Nükleer enerji nedir?

Atom çekirdeklerinin parçalanması sonucunda büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Ağır atom çekirdeklerinin nötronla bombardımanı sonucu bu çekirdekler parçalanır. Buna ‘fisyon’ denir. Her parçalanmada açığa fisyon ürünleri çıkar (2-3 nötron). Atom çekirdeklerinin birleşme tepkimeleri de büyük bir enerji açığa çıkarır (füzyon). Bu iki tepkimeyle elde edilen enerjiye nükleer enerji denir. Nükleer reaktörler bu enerjiyi elektrik enerjisine çevirir. Oluşan ısı enerjisi kullanılarak türbinler döner ve atom tepkimeleri elektrik enerjisine dönüştürülür.

 

Dünyada nerelerde nükleer santral var?

Şu anda dünyada 441 nükleer santral var; 100 tanesi de inşa halinde (ama bunların bir kısmı 15 yıldır inşa halindeler). Elektrik enerjisi üretiminin yüzde 78’ini nükleerden elde eden Fransa; İngiltere, Almanya ve İtalya’ya enerji ihraç ediyor. İsveç’in kapatalım dediği nükleer santrallerin elektrik enerjisi üretimindeki payı yüzde 50’lerde. Halen dünyada yakıta, soğutucusuna, nötron enerjisine ve yavaşlatıcısına göre sınıflandırılan dokuz tip nükleer reaktör bulunuyor. Son üç yılda yaşanan enerji krizlerinden sonra 30’u inşa aşamasında, 100 nükleer reaktör yatırımı var.

Çernobil kapatıldı [Çernobil nükleer santrali ve “kaza” sonrasında yaşanan felaketler için tıklayınız]. Kazanın ardından İsveç ve Hollanda nükleer güçten vazgeçti, İtalya reaktörlerini kapadı. Son olarak da Almanya, 2021 yılı itibariyle nükleer güç ünitelerini terk edeceğini açıkladı. Avrupa’da ‘güvenli’ reaktörler bir bir kapatılırken, Ruslar yenilerini inşa etme planları yapıyorlar ya da Çernobil tipi reaktörler üzerinde makyaj minvalinde değişiklikler amaçlıyorlar. Bu davranışları, tümüyle ticari kaygılardan kaynaklanıyor. Batı Avrupa’nın enerji ihtiyacının farkına varan Rusya, nükleer reaktörlerle kendi halkının enerji talebini karşılamayı, doğalgaz kaynaklarını da Gazprom yoluyla Avrupa ülkelerine ihraç etmeyi düşünüyor. Kaynaklarda, 2030 yılında bugün 29 olan nükleer santral sayısının 59’a çıkarılacağı belirtiliyor. Litvanya’daki Ignalina güç istasyonu ise tipik bir Sovyet yapımı nükleer santral... Litvanya’nın enerji ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor. Ancak, ABD Enerji Bakanlığı tarafından dünyanın en tehlikeli istasyonu olarak değerlendiriliyor. Sovyet yapımı RBMK-1500 su soğutmalı reaktörle (dünyadaki en güçlü reaktör modeli) çalışan santral, tektonik hata üzerine kurulu... Sadece 1998’de, bu santralde 20’den fazla kaza gerçekleşmiş. Ancak Litvanya, bu reaktörleri hâlâ kapatmamakta kararlı. Ermenistan’da ise, en eski teknoloji olan birinci nesil Rus teknolojisiyle inşa edilmiş olan Metsamor Nükleer Santrali halen faaliyette. Başkent Erivan’a 40 km, Ermenistan-Türkiye sınırına 16 km mesafede olan santral sürekli bir tehlike kaynağı [Metsamor santrali hakkında detaylı bilgi için tıklayınız].

 

Türkiye’nin gündemi neden nükleer santral?

Bugünlerde sık duyacağımız klasik cümleler şunlar olacak: “Nükleer teknoloji, ülkemizin elektrik talebinin güvenle karşılanmasına önemli katkıda bulunacak; ucuz elektrik sağlayacak; yüksek teknoloji kazandıracak; sanayi için bir itici güç oluşturarak; yeni istihdam alanları açacak...” Dünyanın kontrolünü elinde tutmak isteyen iktidarlar için enerji çok önemli bir araç, can damarı. Türkiye devletinin bu kaynaklar için stratejik önemde bir coğrafyada bulunduğu ise ortada. Ve bu yüzden bu santral projelerinin sadece Türkiye devletinin inisiyatifinde olmadığını da unutmamak gerekiyor.  

Belirli bir gündem oluşturması için parça parça açıklanan nükleer projesine göre Türkiye, 2007’de ilk reaktörünü inşa etmeye başlayarak 1000-1500 megavatlık kurulu güce sahip olacak. 2015’e kadar elektrik enerjisi üretiminde nükleer reaktörlerin payını yüzde 7-10 arasına yükseltmek birinci hedef. Orta vadeli hedef Türkiye’nin 5 bin megavatlık kurulu nükleer güce sahip olması.

8 ilde nükleer santral yatırımı ön etütleri gerçekleştirildi. Sinop İnceburun, Trakya (Tekirdağ-Edirne), Adana, Konya, Ankara çevresindeki bazı illerin adı da fizibilite ve ön tespit çalışmalarında geçiyor. Akkuyu Nükleer Enerji Santrali projesinin yeri olan uluslararası lisanslı Mersin Gülnar mevkii de ön etüt yapılan yerler arasında. Akkuyu, Sinop İnceburun, Çilingoz Çiftliği, Lizne Burnu, Tuzağazı Kefken (Adapazarı) Muda Burnu gibi bölgeler daha önceki ihalelerde nükleer risk değerlendirmelerinde olumlu not alan yerlerdi. Nükleer enerji stratejisi açıklandığında 200 ülkenin gözü, bu teknolojiye sahip 30 ülkenin yatırımcılarının eli Türkiye’ye dönecek. Nükleer santraller genel elektrik üretiminin yüzde 7’sini karşılayacak.

 

Türkiye’nin nükleer sevdası ne zaman ve nasıl başladı?

Türkiye’nin nükleer enerji rüyası 1960’larda başladı. ABD, Soğuk Savaş döneminde jüpiter balistik füzelerinin Türkiye’de konuşlanması karşılığında, şu anda Küçükçekmece’de bulunan nükleer araştırma reaktörünü hibe etti. İlk nükleer enerji santrali projesi ise 1967-70 yıllarında gündeme geldi. Yedi yıl sonrası için 300 megavatlık kurulu güçte bir santral düşünüldü. Sonra proje rafa kaldırıldı. 1974’te Akkuyu’da bir nükleer santral kurulması planlandı, bu da hayata geçirilemedi. TAEK, 1978’de Akkuyu için BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’ndan yer lisansı aldı. 1983’te dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından Akkuyu’ya 600 megavatlık kurulu güçte bir nükleer santral projesi gündeme getirildi. Ancak Özal’ın ‘yap-işlet-devret’ modelini öne sürmesi, Türkiye’nin nükleer ile yollarını bir kez daha ayırdı. O dönemde Sinop’a da santral yapılması gündeme getirilmişti. Zaten Özal, Demirel’in 16 barajlı başbakanlık dönemi güç prestijini nükleer santralle geçmek istiyordu. O da 16 baraj inşa ettirdi. Çernobil kazasının ardından, TAEK’in Nükleer Enerji Dairesi kapatıldı. Ancak nükleer hevesi bitmedi. 1992’de yedi firmadan yeniden teklif istendi. 1994’te danışmanlık ihalesi açıldı, Kore kazandı. 1998’de Akkuyu Nükleer Santral ihalesi tekrar açıldı. ABD-Japonya ortaklı Westinghouse-Mitsubishi konsorsiyumu, Kanada’nın AECL (CANDU) ve Almanya-Fransa ortaklı NPI firmaları ihaleye teklif verdi. 25 Temmuz 2000’de dönemin başbakanı Bülent Ecevit, nükleer enerji planlarından çok pahalı olduğu için vazgeçildiğini açıkladı. Bakanlar Kurulu kararıyla ihale ertelendi.

 

Nükleerden gelecek enerjiye gerçekten ihtiyacımız var mı?

Devlet, nükleer santral konusunda propaganda yaparken, hedef olarak, nükleer santrallerin genel elektrik üretiminin yüzde 7’sini karşılamasını planladıklarını söylüyor. Oysa, şu anda mevcut elektrik üretiminin yüzde 20’si dağıtım şebekelerinde kayboluyor. Şebekelerin bakımdan geçirilmesi ile aslında nükleer santrallere hiç gerek olmadan yüksek oranda tasarruf sağlanabilir.

Diğer yandan, sistemin dikkate alacağı kurumların araştırmaları “gelecekte ne kadar enerjiye ihtiyaç duyulacağı” konusunda farklı rakamlar veriyor. 2020 itibariyle enerji ihtiyacı, Enerji Bakanlığı tarafından 570 milyar kwh olarak tahmin edilirken; TÜSİAD 315 milyar, EMO ise 310 milyar kwh enerji ihtiyacı olacağını söylüyor. Hangisine inanacağız?!

Aslında, “bilimsel” olduğu iddia edilen laf salatalarının ötesinde bir gerçek var: Akkuyu’ya yapılması planlanan santral döneminde insanların evlerindeki elektrikler kesilerek nükleere meşruluk kazandırılmaya çalışılmıştı. Aynı numara şimdi de yapılacak. Oysa doğanın dengesini bozan çeşitli yöntemlerle üretilen enerjinin sadece yüzde 20’sini evlerimizde kullanıyoruz, geri kalan enerjinin çok büyük bir kısmı sanayi için üretiliyor. Yani, içinde nükleerin de olduğu bu kadar enerji kaynağına bizim ihtiyacımız yok. Bu enerjiye ürettikleri ekolojik ve toplumsal felaketler ve adaletsizliklerin abideleri olan büyük fabrikalar ve sanayi kuruluşlarının ihtiyacı var. Onların kullandığı bu enerji ise bize gasp, sömürü, açlık, sefalet ve ölüm olarak geri dönüyor. 

 

Nükleer santrallerin kaza riski ne kadar?

Atom Enerjisi Konseyi’nin raporuna göre, mevcut santrallerle hesaplandığında, ortalama her 2,5 yılda bir santrallerde ölümcül derecede tehlikeli sızıntılar meydana gelecek. ABD’de 2000 yılına kadar felakete yol açabilecek 169 “kaza”nın meydana geldiği, ABD yetkililerinin itiraf ettiği bir gerçek. 1980-1989 arasında ABD’de 34 bin operasyon hatası ve çalışanların ölümcül derecede radyasyona maruz kaldığı 140 bin olay rapor edildi. Japonya, sadece 1992 yılında 20 önemli reaktör kazası bildirdi. Aynı yıl Rusya, 205 kaza rapor etti, kazalarda yüzde 45 artış olduğunu açıkladı. 1986’daki patlamadan sonra Ukrayna’da 472 bini çocuk yaklaşık 2,5 milyon kişi felakete bağlı hastalıklarla hastaneye kaldırıldı. Çernobil’in yakınlarında yaşayan çocuklarda tiroid kanseri oranı 80 kat, sakat doğumlar 2 kat arttı. Felaket sonrasında Rusya’daki 13-29 yaş arası erkeklerin yüzde 50’si kısır.

 

Nükleer santrallerin maliyeti ne kadar? Pahalı mı ucuz mu?

5 bin megavat kurulu güç için yapılacak yatırım miktarı ilk aşamada 15 milyar dolara kadar varacak. Bin megavat elektrik gücündeki bir PWR reaktörünün maliyeti 2,2 ila 2,5 milyar dolar arasında değişirken, CANDU reaktörlerin maliyeti ise 2,8 milyar dolardan başlıyor.

Ama sadece yapım aşamasının maliyetinden bahsetmek yeterli değil. Çünkü nükleer santrallerin üreteceği atıklar, taşınmasından gömülmesine dek çok büyük maliyetler gerektiriyor. Ayrıca, nükleer atıkların nereye gömüleceği de hem mali hem de ekolojik açıdan önemli bir sorun. Akkuyu nükleer santrali ihalede olduğu dönemde, Siemens şirketinin de içinde bulunduğu, ihaleyi kazanan konsorsiyum, atıkları Toros Dağları’nın altına gömmeyi planlıyordu. Planın korkutuculuğu ve göreceği tepki Siemens tarafından da biliniyor olacak ki, plan, şirketin yaptığı yarı-gizli bir toplantıda dillendirilmişti. Nükleer karşıtı bir gazetecinin meseleyi yazmasıyla plan açığa çıkmıştı.

Nükleer santraller, son yaşanan doğalgaz ‘kriz’i sonrasında, devlet ve nükleer ölüm pazarlamacıları tarafından “dışa bağımlılıktan kurtulma” yolu olarak sunuluyor. Oysa, kullanılacak uranyum ve onun zenginleştirilmesi için yine “dışa bağımlılık” zorunlu. Yani, nükleer santralin üreteceği elektrik sadece görünüşte “dışarıdan” alınmamış olacak. 

Bir de, gerçekleşmesi çok büyük ihtimal olan herhangi bir kaza sonrası ortaya çıkacak maliyet var. Örneğin Ukrayna’nın Çernobil felaketinden dolayı 1986’dan sonraki 30 yıl içinde (2015’e kadar) 201 milyar dolarlık ekonomik hasarı olacağı öngörülüyor ve Ukrayna, bütçesinin yüzde 15’ini salt Çernobil’in etkilerini gidermeye harcadı. Türkiye’nin 2006 bütçesinden sağlığa ayırdığı payın ise, yüzde 4,3 olduğunu hatırlatmak, sonrasında karşılaşacağımız felaketleri anlatmak için yeterli görünüyor.

 

Çernobil’deki santralde tam olarak ne olmuştu?

26 Nisan tarihinde Sovyetler Birliğinin Ukrayna Cumhuriyeti’nde 4 reaktörden oluşan Çernobil reaktör kompleksinin 4 no’lu reaktöründe bir hidrojen patlaması meydana geldi. Bir yangın çıktı ve reaktörün kalbi kısmen tahrip oldu. Bu patlamayla birlikte radyoaktif madde yüklü bulutlar rüzgarla İsveç ve Finlandiya’ya doğru sürüklendi. Böylece bu ülkelerin büyük bir bölümünde radyoaktif kirlenme yarattı. Daha sonra bulutlar 2-3 Mayıs günlerinde Balkanlar üzerinden Trakya’ya geldi, yağışla birlikte radyoaktivite toprağa yayıldı. 5-10 Mayıs günleri arasında da rüzgar, bulutları Doğu Karadeniz’e sürükledi.

1986 yılında çocuk yaşta olanlarda, şimdi yaygın olarak tiroid kanseri ve çeşitli kan hastalıkları görülüyor. Uzun vadede toprak altına gömülen radyoaktif maddelerin etkisi, kendini yeraltı sularında gösterecek. Kazadan 17 milyon kişi çeşitli oranlarda etkilendi. En tehlikeli radyoaktif element havaya toz halinde karışarak kalkıp gelen ‘Sezyum 137’. Radyoaktif etkisinin yarısını kaybetmesi için 30 yıl gerekiyor.

Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’da dokuz milyon kişi Çernobil faciası sırasında radyasyona maruz kaldı. Beyaz Rusya nüfusunun %80’i yoğun radyasyondan etkilendi. Hala, Çernobil etrafında 57,6 km çapında bir “ölü bölge” var. Beyaz Rusya’da doğum oranları yarıya indi. Özellikle çocukları vuran tiroid kanseri, Beyaz Rusya’da %285 arttı. Kaza nedeniyle bugüne kadar toplam 125 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Kazanın etkilerinin bir yüzyıl devam edeceği belirtiliyor. Patlama sonucunda, Hiroşima’nın 200 katı radyasyon yayıldı

*  1991 Ekim’inde çıkan yangın nedeniyle iki numaralı reaktör kapatıldı. 1996’da ise bir numaralı reaktör, kullanma süresi bittiği için durduruldu.

*  İsviçreli sigorta şirketi Swiss RE’nin çıkardığı Sigma dergisine göre, Çernobil felaketinin kurban sayısının 165 bin olduğu tahmin ediliyor.

*  İlk anda 28 kişinin aşırı radyoaktiviteden öldüğü kazanın ardından, 20 kilometre uzaklıktaki bölgeden 135 bin kişi boşaltılmıştı.

*  237 kişi akut radyasyon sendromundan yaşamını kaybetti, 150 bin kişi hastalık nedeniyle çalışma gücünü yitirdi, dokuz bin bebek doğum öncesi radyasyona maruz kaldı. Radyasyondan pek çok hastalık türü bölge insanlarını etkilemeye devam ediyor.

*  Çevrede yaşayan çocuklarda tiroid kanseri hâlâ çok yaygın. 1981-1985 yılları arasında Ukrayna’da 15 yaşın altında tiroid kanseri riski taşıyanların oranı bir milyonda dört ila altı arasında değişirken, 1986-1997 yılları arasında bu oran bir milyonda 45’e çıktı. Bu çocukların yüzde 64’ü radyasyon kirliliği taşıyan bölgelerde yaşamış.

*  Çernobil felaketi, 10 kilometre çapındaki bir alanda ağaçları ve memelileri de etkiledi. 1989’dan itibaren buradaki ekosistemde yavaş yavaş bir iyileşme olmasına rağmen, uzun vadede genetik etki olasılığı çok yüksek.

 

Çernobil’deki patlamadan sonra, gün gün yaşananlar:

Sovyet yetkilileri, ilk başlarda felaket haberini gizlemeye çalıştılar. İtfaiye erleri, yapı içinde başlayan 30 ayrı yangınla uğraşırken, rüzgâr radyoaktif bulutları İsveç’e kadar taşıdı. Yapılan açıklamalara göre, Stockholm’deki radyoaktif kirlilik düzeyi 15 kat artmıştı.

Ukrayna’da da resmi yetkililer suskundu. Kiev sakinleri, Pripyat’a otobüs seferlerinin kaldırılmasının şaşkınlığı içindeydiler; çünkü yetkililer bu bölgeyi boşaltmışlardı. 3 Mayıs sabahı Kiev’deki bir yerel gazetede, nükleer santralde yangın çıktığı haberi yer aldı. Şüpheli insanların zihinlerindeki soru işaretleri de aydınlanmaya başlamıştı, mutlaka bir felaket yaşanmış olmalıydı...

Kaza sırasında 13 yaşında olan Kiev’li gazeteci Anastasia Zanuda, "Sovyet yetkililer paniği önlemeye kararlıydı. Kent çıkışında ve her köşe başında, insanların kenti terk etmesini engellemek için polisler duruyordu. Uçakta yer bulmaksa imkânsızdı. Çünkü hepsi parti yetkililerinin çocukları için ayrılmıştı" diyor.

Kazadan 36 saat sonra, insanlar Çernobil’den uzaklaştırılmaya başladı. Bir ay içinde 30 km’lik çember içinde yaşayan 116 bin kişi boşaltıldı ve bunlara yeni evler verildi. Ancak, birçoğu radyasyona maruz kalmıştı bile... Çoğu gönüllü 600 bin işçi, onarım ve temizleme çalışmalarına katıldı. Yapılan ölçümlerde maruz kaldıkları radyasyon, her biri için 165 "millisievert"ti (10 millisievert insan için ölümcül dozu ifade ediyor). Santralde gönüllü olarak çalışanların çoğu, büyük acılar çekerek öldü. Patlamanın ilk saatlerinde göreve çağırılan itfaiye erlerinin vücutlarında radyasyon yanıkları baş gösterdi. Ağızlarında, dillerinde küçük yaralar açıldı ve yaralar tüm vücutlarına yayıldı. Birçoğu iki hafta içinde öldü; çinko kaplı tabutların içine konarak kalın beton mezarlara gömüldüler.

Bu korkunç kazaya rağmen Çernobil kapatılmadı ve faaliyetini sürdürdü. Ama bu uygulama, beraberinde bir takım kazalar getirdi. 1991 yılında 2 numaralı reaktörde yangın çıktı. 2000 Temmuz’unda yoğun yağışlar sonucunda 3 numaralı reaktörü su basınca, yetkililer bu bölümü tamamen kapattılar.
Birimlerin kapatılmasına rağmen, Çernobil’de güvenliğin sağlanması için sürekli bir mühendis ordusunun varlığı gerekliydi. Birimlerin kaplanmasında 250.000 ton beton kullanıldı. Böylece, 180 tonluk yüksek radyoaktivite içeren yakıt kapatılmış oldu. Şimdi, bu betonun yüzde 10’luk bölümü çatlaklarla dolu.

Çatlaklardan sızan yağmur suları, boruların dayanıksızlığı, yeni bir facianın habercisi sayılıyor. Yeni bir doğa katliamına yol açılmaması için yeni bir lahit gerekiyor. Ancak bunun maliyeti 650 milyon YTL (650 trilyon TL)... Çernobil- ulus-devlet sınırlarını aşan bir soruna dönüştüğünden, batılı devletlerin de 2007 yılına kadar bakım ve onarım eksiklerini gidermeye gönüllü oldukları biliniyor. Uzmanlar, 5 milyonu aşkın insanın yüksek düzeyde radyasyona maruz kaldığını söylüyorlar. Radyasyonun yüzde 40’lık bölümü Ukrayna, Sovyetler Birliği ülkeleri ve Batı Avrupa’yı etkisi altına aldı. Ancak en çok mağdur olanlar, Beyaz Rusya’nın yoksul bölgeleri. Ülkenin dörtte birlik bölümü, 264.000 hektarlık bir alan tarım yapılamaz durumda, 485 köy ise tamamen boşaltıldı.

Çernobil’in insanlar üzerindeki etkisi de korkunç. Temizleme çalışmalarına katılan gönüllüleri temsil eden Çernobil Sendikası, kaza sonucu ölenlerin sayısının 15.000’i bulduğunu ve yaklaşık 50.000 kişinin de sakat kaldığını belirtiyor. Sendika başkanı Viaçeslav Grişin’in verdiği bilgilere göre, 1991 yılından bu yana mağdurların sayısında 12 kat artış görülmüş.

Dahası, katlanarak artmaya da devam ediyor. Ukrayna Sağlık Bakanlığı, üçte birini çocukların oluşturduğu 3,5 milyon kişinin ciddi rahatsızlıklarla pençeleştiğini açıkladı. Çernobil’in çevre yerleşimlerindeki kanser hastalarının oranı, ulusal ortalamanın on kat üzerinde. Felaketten bu yana, Ukrayna’da tiroid kanserine yakalananların sayısı yine on kat artmış. Birçok bilim insanı, kazanın etkilerinin yeni yeni çıktığı konusunda aynı kanıyı paylaşıyor. Çünkü radyasyon sinsice zarar veriyor ve olaydan 10 yıl sonra tanımlanamayacak hastalıklarla ortaya çıkıyor. 20 yıl sonra bile kötü huylu tümöre ya da tiroid kanserine yol açabiliyor.

Uluslararası Kanser Araştırmaları Derneği’nden Dr. Elisabeth Cardis’in önderliğindeki Dünya Sağlık Örgütü bilim insanları, Beyaz Rusya’daki Gomel’de, kaza günü dört yaşın altında olan çocukların yüzde 36,4’ünün tiroid kanserine yakalandığını açıkladılar. Beyaz Rusya’da yaşayan kadınların yaşam süreleri 74 yıldan 58’e inmiş durumda. 9 yıl içinde sakat doğan çocuk sayısı yüzde 20’lere ulaştı. Beyaz Rusya Sağlık Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre, ülkedeki çocukların yüzde 29’u kronik hasta. Çoğu uzman, bu durumdan Çernobil’i sorumlu tutuyor. Radyasyon 1.500 dönümlük ormanı yok etmiş durumda. Bazı tür hayvanlar ya yok olmakla yüz yüze ya da genetik değişikliklere uğradı. Örneğin fareler arasındaki farklılık ürkütücü boyutlara ulaştı.

 

Çernobil felaketinden sonra Karadeniz bölgesinde neler yaşandı?

Radyoaktif kirlilikte çok yüksek rakamlar oluştu. Özellikle Giresun-Tirebolu bölgesindeki radyoaktivite oranı oldukça yüksekti. Yükseklik, Rize’de Derepazarı’ndan başlıyor. Radyoaktif kirlilik oranları Rize’nin tümünde limitin üstünde. Kirliliğin Pazar’dan Hopa’ya kadar çok yüksek olduğu tespit edildi. Çernobil’den yayılan radyasyon, bütün Karadeniz’i etkiledi, ama bazı bölgelerde kirlilik çok üst seviyeye ulaştı. Dolayısıyla bu bölgedeki insanlar sadece içtiği çaydan değil, lahanadan, sütten, yürürken çamurdan etkilendi. Örneğin Ordu’da, Çernobil felaketi sonrası kanser vakalarında büyük artış oldu. Aradan geçen 18 yılda 1763 kişi kansere yakalandı, bunların 1637’si hayatını kaybetti. Facianın yaşandığı 1986’da ise bölgede sadece 16 kişi kanser hastasıydı. En çok kanser hastası 2001, 2002 ve 2003’te ortaya çıktı.