GAZİ MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK SAYFASI

MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK’ÜN HAYATI 1881 – 1938

Doğduğu Ev

DOĞUMU:

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881 yılında, Selanik'te Kocakasım Mahallesi, Islahhane Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Selanik yerlilerinden olan babası Ali Rıza Efendi, Söke'den Selanik'e gelmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. Annesi Zübeyde Hanım ise 1871 yılında Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızıdır.

Gümrük Muhafaza Teşkilatı'nda memurluk yaparken Zübeyde Hanımla evlenen Ali Rıza Efendi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan önce de Selanik Asakir-i Milliye Taburunda da subaylık yapmıştır. Daha sonraları kereste ticareti yapan babası 1888 yılında öldüğünde Mustafa yedi, kız kardeşi Makbule bir yaşında idi. Diğer kardeşleri Naciye, Ömer ve Fatma küçükken öldüler. Zübeyde Hanım oğlunun başarılarını gördükten sonra, tedavi görmek için gittiği İzmir'de 14 Ocak 1923 günü 66 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Makbule Hanım (Atadan) ise 1956 yılına kadar yaşamıştır.

AİLESİ:Babası Ali Rıza Bey

Ali Rıza Efendi (1841-1888): Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik'te doğdu. Söke'den Selanik'e yerleşmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. Selanik'te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.

1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. Zübeyde Hanım'dan beş çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi. Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.

Annesi Zübeyde HanımZübeyde Hanım: Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu. Orta Anadolu'dan göç ederek, Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Selanik'te Gümrük Muhafaza Teşkilatında memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve Ömer'i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin Ağa'nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir insan olan Ragıp Bey'le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.

Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte Selanik'ten göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti. Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da Devlet Başkanı olarak gördü. 14 Ocak 1923'te tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti.

Kız Kardeşi Makbule AtadanMakbule ATADAN (1887-1956): Mustafa Kemal Atatürk'ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887 yılında Selanik'te doğdu. Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde Hanım'la birlikte Selanik'ten ayrılarak İstanbul'a yerleşti. Cumhuriyet'in ilanından sonra ağabeyinin isteği üzerine, annesiyle birlikte Ankara'ya geldi. Bir süre Atatürk'ün yanında kalan Makbule Atadan, daha sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan Çamlı Köşke yerleşti.

1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca siyasetten çekildi ve 1935'de milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi. Makbule Atadan'ın ağabeyi Atatürk ile ilgili anıları "Büyük Kardeşim Atatürk (1952)" ve "Ağabeyim Mustafa Kemal (1952)" adlarıyla yayımlandı. 1956 yılında 69 yaşında öldü.

 

OKUL YILLARI:

Mustafa, öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebine başladı. Sonra babasının isteğiyle, yeni bir yöntemle öğretim yapmak üzere Selanik'te açılan, Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti. Bir süre Rapla çiftliğinde dayısının yanında kaldıktan sonra, annesi Mustafa'nın eğitim hayatına devam etmesini istediği için, Selanik Mülkiye İdadisi'ne (ortaokul) kaydoldu. Mustafa'nın bu okulda hocasıyla arasında bir tartışma geçince, zaten orada okumasını istemeyen büyükannesi onu derhal okuldan aldı. Askeri Rüştiye elbisesi giyen komşusunun oğluna özenen Mustafa, asker olmasını istemeyen annesinin karşı çıkmalarına rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi'nin sınavına girdi. Sınavı kazandığı haberini alan Mustafa annesine karşı bir oldu bitti yapıp, bu okula kaydını yaptırdı. (1893). Bu okulda, Matematik hocası ona Kemal adını verdi.
Selanik Askeri Rüştiyesini başarıyla bitiren Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ne (lise) girdi. Burada Fransızca'dan geri kalınca, ilk tatilde Selanik'e gitti ve iki üç ay gizlice Fransız Firerler Okulu'nun özel sınıfına devam ederek, Fransızcasını geliştirdi. Ertesi yıl Manastır Askeri İdadisi'nde, buraya yeni gelen Şair Ömer Naci ile tanıştı ve edebiyatla da ilgilenmeye başladı.
 

HARP OKULU YILLARI:

Manastır Askeri İdadisi'ni başarıyla bitiren Mustafa Kemal, İstanbul'a giderek Harp Okulu'nun piyade bölümüne girdi. (13 Mart 1899). Harp Okulu'nun ilk sınıfında az çalışan Mustafa Kemal, diğer iki yılda var gücüyle derslerine sarıldı. 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de Harp Akademisi'nden mezun olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, staj yapması için Şam'daki 30. Süvari Alayı'na gönderildi.

 

ALDIĞI KIDEM, NİŞAN VE UNVANLAR:

• 6 Kasım 1913'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 29 Ekim 1914'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 25 Mart 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 1 Nisan 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 23 Aralık 1917'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 25 Ocak 1908'de 5. dereceden "MECİDİ NÎŞAN" (Abdülmecit zamanında çıkartılmış nişan) ile onurlandırıldı.
• 12 Mart 1913'de Fransız Hükümeti tarafından 'şövalye' derecesi olan "LEJYON DONÖR NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 6 Aralık 1913'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.
• 17 Ocak 1915'de "ALTIN LİYAKAT MADALYASI" aldı.
• 1 Şubat 1915'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.
• 15 Temmuz 1915'de "HARB MADALYASI" ile onurlandırıldı.
• 1 Eylül 1915'de "GÜMÜŞ LİYAKAT-GÜMÜŞ ÎMTÎYAZ MADALYALARI'yla onurlandırıldı.
• 9 Mayıs 1916'da Avusturya ve Macaristan Hükümeti tarafından "HARB NİŞANI" ile birlikte "KRUVA ve MERİT NİŞANI"nın 3. derecesiyle onurlandırıldı.
• 12 Aralık 1916'da 2. dereceden "MECİDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 17 Şubat 1917'de Alman imparatoru tarafından 1. dereceden "KILIÇLI PRUSYA KORDONU NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 1 Nisan 1917'de 2. dereceden "OSMANÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 9 Eylül 919'da Avusturya ve Macaristan Hükümeti tarafından 2. dereceden "HARB ALÂMETİ MERİT ASKERİ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 23 Eylül 1919'da 1. dereceden "KILIÇLI MECİDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 29 Aralık 1917'de yine 1. dereceden "KILIÇLI MECÎDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından "GAZİ ve MAREŞALLİK" unvanlarıyla onurlandırıldı.
• 27 Mart 1923'de Afganistan Kralı tarafından "LİMER-Î ÂLÂ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 24 Kasım 1923'de kırmızı ve yeşil kurdelalı "İSTİKLÂL MADALYASI'yla onurlandırıldı.
• 24 Kasım 1934'de Türkiye Büyük Millet MECLİSİ tarafından TÜRKLÜĞÜN EN BÜYÜK SİMGESİ Olan "ATATÜRK" soyadıyla onurlandırıldı.

 

ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ

Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat etmektedir.  Gemlik ve Bursa gezileri esnasında Atatürk soğuk alır. Tedavi olmak ve dinlenmek üzere İstanbul'a geri döner. Ama, ne yazık ki hastalık ciddidir. 10 Kasım 1938 tarihinde saat 9.05'te tüm çabalara rağmen çok sevdiği halkından ayrılmak zorunda kalır. Ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü andan itibaren, çok sevilen ismi ve hatırası, çok sevdiği halkının kalbinde yerini almıştır. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak kitleleri etkilemiş, bir  devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş ve nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki  en üstün şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.

VASİYETİ... El yazısıyla vasiyeti

"Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

1. Nutuk ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5. İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6. Her sene nemâdan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir."

Mustafa Kemal ATATÜRK

ATATÜRK KRONOLOJİSİ

Atatürk

1881: Selanik'te doğdu.

1893: Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.

1895: Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.

1899 Mart 13: İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.

1902: Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.

1905 Ocak 11: Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.

1906 Ekim: Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve Kolağası oldu

1908 Temmuz 23: Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmaları.

1909 Mart 31: 31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.

1911 Eylül 13: Mustafa Kemal, İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.

1911 Kasım 27: Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.

1912 Ocak 9: Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta Tobruk saldırısını yönetti.

1913 Ekim 27: Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.

1914 Mart 1: Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.

1915 Şubat 2: Mustafa Kemal, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.

1915 Şubat 25: Mustafa Kemal'in Maydos'a gidişi.

1915 Nisan 25: Mustafa Kemal, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.

1915 Haziran 1: Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselişi.

1915 Ağustos 9: Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.

1915 Ağustos 10: Mustafa Kemal, Anafartalar'dan düşmanı geri attı.

1916 Nisan 1: Mustafa Kemal'in Tuğgeneralliğe yükselişi.

1916 Ağustos 6: Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtardı.

1917 Eylül 20: Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.

1917 Ekim: Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü.

1918 Ekim 26: Mustafa Kemal, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.

1918 Ekim 30: Mondros Mütarekesi'nin imzalanması.

1918 Ekim 31: Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atanması.

1918 Kasım 13: Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılması ve Mustafa Kemal'in İstanbul'a dönüşü.

1919 Nisan 30: Mustafa Kemal'in Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atanması.

1919 Mayıs 15: İzmir'e Yunan'lıların asker çıkarması.

1919 Mayıs 16: Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.

1919 Mayıs 19: Mustafa Kemal, Samsun'a çıktı.

1919 Haziran 15: Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.

1919 Haziran 21: Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.

1919 Temmuz 8 / 9: Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)

1919 Temmuz 23: Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Erzurum Kongresi'nin toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)

1919 Eylül 4: Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Sivas Kongresi'nin toplanması ve 11 Eylül'de sona ermesi.

1919 Eylül 11: Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı'na saçildi.

1919 Ekim 22: Amasya Protokolü'nün imzalanması.

1919 Kasım 7: Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.

1919 Aralık 27: Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.

1920 Mart 20: İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi, Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.

1920 Mart 18: İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.

1920 Mart 19: Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.

1920 Nisan 23: Mustafa Kemal, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.

1920 Nisan 24: Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.

1920 Mayıs 5: Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk Hükümet'in toplantısı.

1920 Mayıs 11: Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.

1920 Mayıs 24: Mustafa Kemal'in cezası Padişah tarafından onaylandı.

1920 Ağustos 10: Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması'nın imzalanması.

1920 Ocak 9 / 10: Birinci İnönü Savaşı.

1921 Ocak 20: İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.

1921 Mart 30 / Nisan 1: İkinci İnönü Savaşı.

1921 Mayıs 10: Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadola ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu'nun kurulması ve Mustafa Kemal'in Grup Başkanlığı'na seçilmesi.

1921 Ağustos 5: Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevinin verilmesi.

1921 Ağustus 22: Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması.

1921 Eylül 13: Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılması.

1921 Eylül 19: Mustafa Kemal'e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal'in Gazi ünvanını alması.

1922 Ağustos 26: Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruz'u yönetmesi.

1922 Ağustos 30: Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı kazanması.

1922 Eylül 1: Gazi Mustafa Kemal'in: "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri !" emrini vermesi.

1922 Eylül 9: Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesi.

1922 Eylül 10: Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e gelişi.

1922 Ekim 11: Mudanya Mütarekesi'nin imzalanması.

1922 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.

1922 Kasım 17: Vahdettin'in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan kaçması.

1923 Ocak 29: Gazi Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesi.

1923 Temmuz 24: Lozan Antlaşması'nın imzalanması.

1923 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal'in Halk Fırkası'nı kurması.

1923 Ağustos 11: Gazi Mustafa Kemal'in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi.

1923 Ekim 29: Cumhuriyet'in ilan edilmesi.

1923 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı olması.

1924 Mart 1: Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliği kaldırması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.

1924 Mart 3: Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi, Şer'iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi'nce kabul edilmesi.

1924 Nisan 20: Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun kabul edilmesi.

1925 Şubat 17: Aşarın kaldırılması.

1925 Ağustos 24: Gazi Mustafa Kemal'in ilk defa Kastamonu'da şapka giymesi.

1925 Kasım 25: Şapka Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.

1925 Kasım 30: Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.

1925 Aralık 26: Uluslararası takvim ve saatin kabulü.

1926 Şubat 17: Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.

1927 Temmuz 1: Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a gitmesi.

1927 Ekim 15 / 20: Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Nutku'nu söylemesi.

1927 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal'in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.

1928 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.

1928 Kasım 3: Türk Harfleri Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.

1931 Nisan 15: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.

1931 Mayıs 4: Gazi Mustafa Kemal'in 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.

1932 Temmuz 12: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.

1933 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu söylemesi.

1934 Kasım 24: Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.

1935 Mart 1: Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.

1937 Mayıs 1: Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışlaması.

1938 Mart 31: Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyurusu.

1938 Eylül 15: Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması.

1938 Ekim 16: Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlanması.

1938 Kasım 10: Atatürk'ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)

1938 Kasım 11: İstanbul Şehir Meclisi'nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı'nın çekilmesi.

1938 Kasım 12: Atatürk'ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite Konferans Salonu'nda toplanması.

1938 Kasım 13: Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i koruyacaklarına ant içmeleri.

1938 Kasım 14: Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.

1938 Kasım 15: Hükümet Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.

1938 Kasım 16: İstanbul'lular Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.

1938 Kasım 19: Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan yüce cenazesi, önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.

1938 Kasım 20: Atatürk'ün sevgilinaşı Ankara'ya ulaştı ve Ankara'da Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.

1938 Kasım 21: Atatürk'ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi'ndeki Geçici Kabre konulması.

1938 Kasım 25: Atatürk'ün vasiyetnamesinin açılması.

1938 Aralık 26: Atatürk'ün "Ebedi Şef" sanıyla anılmasının kabul edilmesi.

1953 Kasım 4: Atatürk'ün Geçici Kabri'nin açılması.

1953 Kasım 10: Atatürk'ün cenazesinin Anıt-Kabir'e nakledilmesi.

 

ATATÜRK'ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN TANIMI

AHŞAP ATATÜRK İŞLEMESİ

I.TEMEL İLKELER

1. Cumhuriyetçilik:
Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlâkî değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.... (1925)
Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilâtıdır ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)

2. Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

3. Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)

4. Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsî faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir. (1937)

5. Lâiklik:
Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)
Lâiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. (1930)
Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)

6. Devrimcilik:
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

IL BÜTÜNLEYİCİ İLKELER:

1. Millî Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu millî egemenliktir. Milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir. (1923)
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla millî egemenliği sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir. (1923)

2. Millî Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, İktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam seferberlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş olmalıdır. (1923)

3. Millî Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. (1919)
Biz millî varlığın temelini,millî şuurda ve millî birlikte görnıekteyiz.(1936)
Toplu bir milleti istilâ etmek, daima dağınık bir milleti istilâ etmek gibi kolay değildir. (1919)

4. Yurtta Barış Dünyada Barış:
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı âmil olsa gerektir. (1933)
Sulh, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)

5. Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)
Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz. (1926)

6. Bilimsellik ve Akılcılık:

a) Bilimsellik:
Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)

b) Akılcılık :
Bizim; akıl, mantık, zekâ ile hareket etmek en belirgin özelliği-mizdir. (1925)
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)

7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931)
Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız. (1936)

 

ATATÜRK İNKILÂPLARI

Atatürk Devrimleri ile çağdaş bir devlet niteliğine kavuştuk. Dünyada saygınlığımız arttı. Yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Tarımın modernleşmesinde devlet öncü oldu. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Sonunda ülkemiz bayındır oldu. Ulusumuz zenginleşti.Böylece, Türk Milleti için, güzel ve aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmış oldu.Onun gerçekleştirdiği devrimlere sahip çıkmak hepimizin görevidir.

Siyasal Alanda Yapılan Değişiklikler: Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde 1919 yılında başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşımız 1922'de tamamlandı. Osmanlı Devleti yöneticileri bu savaşın önderleri hakkında ölüm fermanları imzalamaktan çekinmediler. Kurtuluş Savaşı bittiği zaman bir yanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti, öte yanda Osmanlı Saltanatı vardı. Büyük Millet Meclisi'nin 1 Kasım 1922 günü kabul ettiği bir yasa ile tarihimizde saltanat dönemi kapandı. Yeni bir dönem başladı. Osmanlı Saltanatının kaldırılmasından sonra 1921 Anayasası'nda değişiklikler yapıldı. 29 Ekim 1923 günü Türkiye Devleti'nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu kabul edildi.Cumhuriyetin ilanı ile tarihimizde Cumhuriyet Dönemi başladı.

Hukuk Alanında Yapılan Değişiklikler: Cumhuriyet öncesinde yargı işleri din adamları tarafından görülürdü. Kadı adı verilen yargıçlar din kurallarına göre karar verirdi. Hukuk alanında yapılan değişiklikle eski mahkemeler kapatıldı. Eski yasalar yürürlükten kaldırıldı. Uygar ulusların yasaları örnek alınarak boşanma, miras, ceza hukuku yeniden düzenlendi. Hukuk devrimi ile kadın - erkek arasında eşitlik sağlandı. Miras konusunda kadın ve erkek eşit pay almaya başladı. Kadınlar da erkekler gibi seçme ve seçilme hakkına kavuştu.

Eğitim Alanında Yapılan Değişiklik: Osmanlı Devletinde eğitim sistemi dinseldi. Mahalle okulunu bitirenler isterlerse öğrenimlerini Medreselerde sürdürürlerdi. Medreselerde genel olarak dini bilgiler öğretilirdi. Bu öğrenim kurumlarında tekniğe, bilime önem verilmezdi. Medreselerin yanı sıra İmparatorluğun devlet işleri için kurulmuş Enderun adlı Saray Okulu vardı. Çok sonraları Tanzimat Döneminde Ortaokul dengi Rüştiye, Lise dengi İdadi ve Sultani okulları açıldı. Daha sonra Tıp, Harp Okulu, Mülkiye Okulları kuruldu.
Cumhuriyet döneminde dine bağlı eğitim sistemine son verildi. Eğitim kurumlarında bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı eğitim çalışmaları başladı. Tüm okullar bu ilkelere göre yeniden örgütlendi.
Atatürk eğitime, öğretime çok önem verdi. Bilgisizliği kısa yoldan çözmek, okuma yazmayı kolaylaştırmak amacı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1928 tarihinde Türk Alfabe Yasası'nı kabul etti. Bu alfabe ile okuma yazma öğrenilmesi için Ulus Okulları açıldı. Bütün yurtta okuma yazma öğrenme çalışmaları başladı. Atatürk, Ulus Okullarında Başöğretmen olarak dersler verdi.
Harf değişikliğini, dilde özleşme izledi. Arapça ve Farsça sözcüklerden oluşan Osmanlıca yerine Türkçe konuşulup yazılmaya başlandı. Atatürk Türk Dili'nin benliğine kavuşma çalışmalarını yürütmek amacı ile 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdu. Dilimiz yabancı sözcüklerden arındı.

Ekonomik Alanda Yapılan Değişiklikler: Lozan Barış Antlaşması ile yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Ülkemiz kendi zenginlik kaynaklarına sahip çıktı. Her alanda devlet öncülük etmeye başladı. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Modern tarım çalışmalarına başlandı. Yollar, özellikle demiryolları yapımında büyük çaba gösterildi. Böylece yurdun en uzak yerlerine ulaşma olanağı hazırlandı. Ekonomik bağımsızlığımız kazanıldı. Ekonomik alanda sağlanan bu başarılar sonucu yurdumuz bayındırlaştı. Ulusumuz zenginleşti. Halk için ağır bir yük olan aşar vergisi kaldırıldı. Çağdaş vergilendirme yöntemleri uygulanmaya başlandı.

Sosyal Alanda Yapılan Değişiklikler: Atatürk, ulusumuzun uygar uluslar düzeyine ulaşması için, sosyal alanda da köklü değişiklikler yaptı. Yeni okullar açtı. Hastaneler, dispanserler kurulmasını sağladı. Güzel sanatların gelişmesi için gerekli girişimlerde bulundu. Konservatuar kuruldu. Stadyumlar, spor alanları, kapalı spor salonları yapıldı. Uygar bir toplum için gerek duyulan tüm sosyal kurumlar Atatürk döneminde açıldı.

Ölçü Birimlerinde Yapılan Değişiklikler: Atatürk dünya ile ilişkilerimizi düzenli yürütmek için ölçü birimlerinde değişiklikler yaptı.
Uzunluk ölçüsü birimi olarak arşın, endaze; ağırlık ölçüsü birimi olarak okka, dirhem gibi ölçüleri kaldırarak bugün kullanmakta olduğumuz ölçü birimlerini kabul etti.
Yurdumuzda daha önce takvim Hicri takvime göre düzenlenmişti. Buna göre dünyanın kullandığı takvimle aramızda 580 yıl kadar bir farklılık vardı. 1 Ocak 1926 tarihinden sonra bizde de Miladi takvim kullanılmaya başlandı.
Eskiden ülkemizde ezani saat kullanılıyordu. Bu saat uygar ülkelerin kullandığı saate uymuyordu. Takvimde olduğu gibi saatler arasındaki bu uymazlık büyük karışıklıklara neden oluyordu. Bunları önlemek için takvimle birlikte bugünkü kullandığımız saat kabul edildi.Hafta tatili Cuma'dan Pazar gününe alındı.

ATATÜRK'ÜN ESERLERİ

Atatürklerle Atatürk

En büyük eseri bize emanet ettiği çağdaş Türkiye Cumhuriyeti olan Atatürk’ü ve onun fikirlerini aslında bize en iyi kendisi anlatmaktadır. Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı boyunca kaleme aldığı toplam 14 adet yazılı eseri mevcuttur. Atatürk’ü kendi kaleminden anlatan bu yazılı eserlerini 3 başlık altında incelememiz mümkündür.

I. Atatürk’ün Siyasal Yaşama Yönelik Eserleri

Büyük Söylev (Nutuk):

19 Mayıs 1919’daki “Genel Durum ve Görünüş” ile başlayıp, “Gençliğe Armağan” ile biten Atatürk’ün Söylev (Nutuk)’i, tarihi hem yansıtan hem de yorumlayan bir belgedir. ATATÜRK’ün kendi deyimiyle, “millî ve çağdaş bir devletin” kuruluş öyküsüdür.

Söylev (Nutuk)’e dikkatle bakıldığı zaman hem Kurtuluş Savaşı ideolojisi, hem de yalnız bir önderin çevresiyle hesaplaşması görülür. ATATÜRK, inanılmaz başarısını aktarırken, kendisini yalnız bırakanlardan, başarısına inanmayanlardan da hesap sormaktadır. Rauf ORBAY, Refet BELE, Kazı KARABEKİR Paşa, Ali Fuat CEBESOY, Bekir SAMİ, Cafer TAYYAR, Nurettin Paşa, Ali İhsan SABİS, Nazım Bey ve Kara Yusuf, bir zamanlar önderin yanında olan fakat sonradan ona ayak uyduramayarak, ters düşen kişilerdir. Söylev (Nutuk), düşmana ve Osmanlı’ya yöneldiği ölçüde, bu kişileri de kapsamaktadır.

Söylev (Nutuk), zafere doğru giderken çeşitli uzlaşmalardan yararlanan bir önderin değil, zaferi kazanmış ve bu yüzden de artık kendi çözümlerini egemen kılan bir önderin sözleridir.

Söylev (Nutuk), genç bir devletin pekiştirilmesini amaçlıyordu. Çünkü, devrimci kadro içinde ATATÜRK’ün hesaplaşmak zorunda kaldığı kişiler, etkin kamuoyu önderleri ve asker kişiler olarak varlıklarını sürdürüyorlardı. Oysa genç devletin, bu devletin niteliği hakkındaki siyasal çekişmelere dayanacak gücü yoktu. İşte bu nedenle ATATÜRK, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri hakkında kuşku duyan eski arkadaşlarını duraksamaksızın saf dışı bırakıvermiştir.

ATATÜRK, Neden Söylev (Nutuk)’i yazmaya gerek duymuştur? “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak mahiyet alır.” sözleri ATATÜRK’e aittir. Bu nedenle başardığı büyük devrimin yorumunu başkalarına bırakmak istememesi doğaldır.

Bu kapsamda; tarihe mal olmuş bir belge, tarihi yorumlayan bir belge ve yeni Cumhuriyet’i pekiştiren bir olay olarak üç nitelik taşımaktadır.

1.Bölüm
Türk Yurdunun Genel Durumu
Türk Milletinin Yurdunu Savunma Kararı
Harekete Geçmek İçin Yapılan Ön Hazırlıklar

2.Bölüm
Milli Kongreler ve Gelişen Olaylar
Anadolu'nun İstanbul Hükümeti ile İlişkisini Kesmesi ve Diğer Olaylar
İstanbul'da Hükümet Değişikliği ve Gelişen Olaylar

3.Bölüm
Heyeti Temsiliyenin Ankara'ya Gelmesi
Ali Rıza Paşa Kabinesinin Çekilmesi,İstanbul'un İşgali ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin Toplanması
İç İsyanlar

4.Bölüm
Savaş Cephelerinin Durumu
İstanbul Hükümeti'nin TBMM Hükümetiyle Anlaşmak İstemesi
İnönü Zaferleri
Sakarya Zaferi

5.Bölüm
Büyük Taarruz'a Hazırlık, Başkumandan Meydan Muharebesi, Saltanatın Kaldırılması ve Gelişen Diğer Olaylar
Lozan Barışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen Gelişmeler

6.Bölüm
Ankara'nın Başkent Olması,Barış Dönemi Meclisi,Cumhuriyetin İlanı ve Gelişen Olaylar
Hilafetin Kaldırılması,Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen Gelişmeler,Memlekette Huzur ve Güveni Sağlamak İçin Alınan Tedbirler,Gençliğe Hitabe

Tanımlar
Biyografi
Haritalar
Kronoloji

Atatürk’ten Mektuplar: Bu yazılar, 1935-1938 yılları arasında Cenevre Üniversitesi’nde öğrenimini yapmakta olan A.Afet İNAN ile ATATÜRK arasında yazılan mektupları kapsamaktadır. ATATÜRK, mektuplarında en çok “Hatay Meselesi”nden bahsetmiştir. Hastalığının son günlerinde başbakan ve bakanlarla görüşürken üzerinde en çok durduğu konu ise, ekonomide sanayi planlarının ivedilikle uygulanması idi. Ayrıca, bu eserden de gördüğümüz üzere, ATATÜRK, Türk Tarih Kurumu’nun çalışmaları ile de yakından ilgileniyordu.

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Meclis’te, Yurt içi gezilerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Platformlarında yapmış olduğu tüm konuşmaların ve gazeteci ve kişilere vermiş olduğu tüm demeçlerin toplandığı 5 ciltlik bir eserdir.

 

II. Atatürk’ün Sosyal Ve Kültürel Alana Yönelik Eserleri

Atatürk’ün Hatıra Defteri: Mustafa Kemal ATATÜRK, 1 nci Dünya Savaşı’nda; Gelibolu, Diyarbakır, Bitlis ve Suriye cephelerinde bulunmuştur. Türk ordularını bu bölgelerde idare ederken bir taraftan o bölgeleri ve halkını yakından tanımak fırsatını bulmuş, diğer taraftan da yurdun çeşitli bölgelerinden gelen subay ve erlerin kabiliyetlerine ve yurtları için yaptıkları fedakarlıklara şahit olmuştur. Bu geleceğin büyük adamı Kemal ATATÜRK için büyük bir tecrübe devresidir.

Mustafa Kemal, yazmış olduğu bu küçük hatıra defterini, doğu cephesindeki yaveri yedek subay Şükrü TEZER’e vermiştir. Anılan hatıra defteri Şükrü TEZER’in savaşa ait hatıra ve yazıları ile birlikte yayınlanmıştır. Mustafa KEMAL’in kendi el yazısıyla olan hatıraları az olmakla beraber çok ilgi çekicidir.

Arıburnu Muharebeleri Raporu: “Arıburnu Raporu”, Birinci Dünya Savaşı içinde ve Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından İkinci Ordu Komutanlığı sıralarında Harp Tarihi Dairesinin isteği üzerine yazılmıştır.

Karlsbad Hatıraları: 1918 yılını kapsayan anılan günlük hatıra defterleri M.Kemal’in Karlsbad’da “Geçen Günlerim” başlığı altında altı deftere yazdığı hatıralardır. M. Kemal ATATÜRK, askeri, siyasi ve sosyal meseleler üzerinde fikirlerini açmakta ve özellikle okuduğu kitaplardan aktarmalar yapmaktadır. Ancak bunlarda kendi fikirlerini çoğunlukla belirtmemektedir.

Aynı usulü bu tarihten öntabbed_pages/ceki hatıra defterlerinde de takip etmiştir. Zaten kendisinin her zaman her yerde kitap okuduğu bilinmektedir. Tarihi olayları, geleceğe ışık tutacak nitelikte bulduğu için yalnız ezberlemekle değil fakat tahliller yaparak değerlendirilmektedir. Bu bir aylık hatıra yazılarında ATATÜRK milli benliğine bağlı Türkiye’nin geleceğine yön verecek hazırlık içindedir.

Geometri: Bu kitabı ATATÜRK ölümünden 1.5 yıl kadar önce, III ncü Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi el yazısı ile yazmıştır.

Askerlik çığırından gelen ATATÜRK’ü, siyaset olayları büyük bir devlet adamı yapmış olduğu gibi, yurdun kültür sorunları da O’nu büyük bir eğitimci durumuna getirmiştir.

Geometri, eski terimle “Hendese”, eğitim örgütümüzde önemli bir yer tuttuğu halde, bunun terim düzeni çok ağdalı ve çapraşıktır. Arapça ve Farsça, okul programından kaldırılmış fakat Arapça üzerine kurulmuş olan terimler kalmıştır. Örneğin, “müselles-i mütesaviyül adla”yı çözümlemesi olarak hangimiz anlayabilirdik? Eğitimde bir gerçek vardır; anlayış yolunun açık olması, bir ipucu bulunması gerekir. “Müselles-i mütesaviyül adla” bu nitelikte değildir; bir külçe gibi anlayış yolunu tıkayan, öğrencinin eline hiçbir ipucu vermeyen cansız bir tekerlemedir. ATATÜRK, öğrencideki bu anlayış tıkanıklığını açmak için bu terimi, ana dili öğelerinden yapılı bir şekilde “eşkenar üçgen” e çevirmiştir.

İşte bu 44 sayfalık küçük kitapta; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, taban, yatay, düşey, dikey, üçgen, dörtgen, eşkenar, ikizkenar, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayım, gerekçe gibi terimler hep bu amaçla ATATÜRK tarafından türetilip konmuştur.

Medeni Bilgiler:  Vatandaşlara, gerek Devlet ve Hükümetle ve gerek aralarındaki ilişkiye nazaran mevcut görev ve haklar ve genellikle devlet teşkilatını öğreten ve Afet İNAN tarafından aktarılan “Medeni Bilgiler” kitabının altında toplanmıştır.

Afet İNAN’ın aktardığına göre: “Bu kitaplar benim ismimle çıkmış olmasına rağmen, ATATÜRK’ün fikirleri ve telkinlerinden mülhem olduğu ve üslubun tamamen kendisine ait olduğunu tarihi hakikatları belirtmek bakımından bana düşen bir ödev telakki ediyorum. Ben bu konularda çalıştım, hatlar hazırladım ve dersimi onlara göre verdim. Bu kitabımı ATATÜRK’ün çalışmaları ve fikirleri olarak yayınlarken, onun el yazılarını da birer belge olarak koymak istedim.”

“Medeni Bilgiler” kitabında millet, hakimiyet, hak ve görev, Devlet, Hürriyet, ferdi haklar ve ferdi hürriyetler sıkça bahsedilmekte ve bu kavramlar üzerinde uzunca durulmaktadır.

ATATÜRK vatandaşı, miletin ferdi olarak aile, toplum ve devlete karşı görevli telakki ederken “milletin, medeni beşeriyetin bir ailesi olması noktası nazarından bütün insanlığa karşı bir takım görevleri” olduğunu bilhassa işaret etmek istemiştir. Böylece ATATÜRK, Türk vatandaşının medeni alemde hür, eşit görev ve hak sahibi, sorumluluklarını bilen kişiler topluluğu olarak millet bütününü oluşturmasında en büyük medeni özelliği bulmuştur.

 

III. Atatürk’ün Askerliğe Yönelik Eserleri

Bölüğün Muharebe Eğitimi: Kurmay Ön Yüzbaşı M.Kemal ATATÜRK, bu eseri Türkçe’ye çevirdiği yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu dağılma sürecine girmişti. Daha Harp Okulu öğrencisiyken bile ülke sorunlarıyla ilgilenen Mustafa Kemal yaklaşan 1 nci Dünya Savaşı felaketinden ülkesini ancak iyi eğitilmiş ve donatılmış disiplinli bir ordunun koruyacağının bilincindeydi. Ancak mevcut talimnamelerdeki bilgiler devrin muharebe koşullarını karşılamıyordu. Birliklerin eğitim seviyesini yükseltmek için yeni talimnamelere ihtiyaç olduğu gibi birlikleri yanaşık düzen eğitim alanlarında muharebe şartlarına göre eğitim yaptırmak için araziye çıkarmak, muharebe eğitimini orada yaptırmak gerekiyordu.

Berlin Askeri Akademisi eski müdürlerinden Alman Generali LITZMANN’ın “Bölük Muharebe Eğitimi” adlı eser, Kurmay Ön Yüzbaşı Mustafa KEMAL’in aradığı şartları taşıyordu. Mustafa Kemal’in tercüme ettiği küçük birlik komutanlarının sevk ve idare bilgilerini arttırmaya yönelik bu eser, “meskun yerlerde muharebe”, “savunma” ve “taarruz” konularını kapsamaktadır.

Takımın Muharebe Eğitimi: Bu kitap, yine General LITZMANN’ın “Sefer Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri” adlı eserin ilk bölümünü oluşturmakta olup, Selanik’te 3 ncü Ordu Karargahında görevli, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından tercüme edilmiştir.

Kitabın özünde; sefer kadrosu tam olan bir takımın değişik hava şartları ve çeşitli arazi koşullarında, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulanması, avcı hattı teşkili ile bir avcı hattının ateş muharebesi bulunmaktadır.

Taktik Tatbikat Gezisi: Mustafa Kemal, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatların önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5 nci Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, KIRMIZI ve MAVİ roldeki muharebe birliklerinin SELANİK-KILKIŞ arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirmesini yapmıştır.

Bu eserinde Mustafa Kemal, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olmadığını vurgulaması yanında, Komutanın nitelikleri üzerinde durmuştur. Mustafa Kemal ATATÜRK’e göre; Komutan, kişisel cesaret sahibi olmalı, birliğini ortak bir hedefe yöneltebilmeli, birliğini hem savaşta hem de barışta eğitme konusunda yetenekli olmasının yanı sıra, düşman imkan ve kabiliyetlerini önceden sezme ve harekatı uygun yer ve zamanda icra etme yeteneğinde olmalıdır.

Taktik Meselelerin Çözümü Ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler: ATATÜRK, katıldığı ve büyük başarılar elde ettiği Çanakkale Muharebelerinden edindiği tecrübelerden, “Taktik Mesele Çözümü” ve “Emirlerin Yazılması”na ilişkin önemli hususları, 1915 yılında yazdığı, 7 sayfalık bu eserinde toplamış ve 16 Kolordu Komutanı olarak, tüm subaylar tarafından bunların okunmasını emretmiştir.

Cumalı Ordugâhı: 1909 yılı yazında, Osmanlı Ordusu hizmetinde bulunan Alman Mareşali Von Der GOLTZ, Makedonya’daki Türk Ordusuna garnizon tatbikatı yaptırmak üzere Selanik’e gelecektir. 1909 yılı Kasım ayında yapılacak bu garnizon tatbikatı için yapılan hazırlıklar kapsamında, meseleler hazırlanmakta ve birliklere icra ettirilmektedir. Cumalı Ordugahında yapılan süvari tümeni eğitim ve manevraları da bunlardan biridir. Mustafa Kemal, bu tatbikatların yapılmasını, Türk Subaylarının kendilerine olan güvenini arttırmak ve hep yabancılara uymak zorunda olmadıklarını göstermek amacıyla gerekli görmekteydi.

Cumalı Ordugahında 3 ncü Süvari Tümeni’nin manevralarına katılan Mustafa Kemal, anılan manevraları anlatan “Cumalı Ordugâhı” adlı eserini yazmıştır.

Mustafa Kemal, bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden 10 gün süren bu tatbikat sırasında tuttuğu gözlemci notlarına ayrıntılı olarak bu eserinde değinmiştir.

Zabit Ve Kumandan İle Hasbıhal: Mustafa Kemal, yakın arkadaşı olduğu Mehmet Nuri (CONKER) Bey’in “Zabit ve Kumandan” adlı kitabını okuduktan sonra, kaleme aldığı “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabını Sofya’da Ataşemiliter iken Mayıs 1914 ayında yazmıştır.

Bu kitabında Mustafa Kemal, Nuri CONKER ile takip ettikleri manevralardaki kumandan ve zabitlerin durumlarını ve bilgisizliklerini acıklı bir surette tasvir ediyor.

ATATÜRK’ün Balkan Harbi’nin acıları çok derin ve büyüktür. Doğduğu, büyüdüğü Selanik’in düşmana hibe edildiğini Afrika’da duyduğu vakit ne kadar elemli günler geçirdiğini burada hatırlatmaktadır.

ATATÜRK’ün en çok üzerinde durduğu bölüm “İnisiyatif” başlığı altındaki yazılardır. Bu kelimeyi “kendiliğinden hareket ve iş görme” olarak tarif etmiş ve detaylandırmıştır. Bu bölüm başlı başına bir fikir muhassalasıdır.

Bu küçük kitap o tarihlerdeki Mustafa Kemal’in düşünce yapısını bizzat kendi kaleminden anlatan ve tanıtan en iyi eserdir.

Atatürk tüm bu eserleri bizlere bırakmakla çok iyi bir siyasetçi, çok iyi bir asker, çok iyi bir öğretmen olmasının yanında çok iyi bir yazar olduğunu da kanıtlamış olmaktadır.

.

ATATÜRK FOTOĞRAFLARI
 

 

 

....

 ATATÜRK'ÜN SÖZLERİNDEN...

Yazdıklarıyla söyledikleriyle Atatürk


Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.

Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir.

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.

Milli mücadelelere şahsî hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.

Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

Türk Milletinin istidadı ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.

Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.

Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.

Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.

Biz dünya medeniyeti ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.

Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz

Milletimiz her güçlük ve zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim hepimizin en kutlu vazifemizdir.

İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?

Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.

Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz. Cumhuriyeti bir kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.

Benim naçiz vücudum nasıl olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen yaşayacaktır.

Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kast etmiyoruz. Kast ettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.

Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.

Milleti kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.

Dünyanın her tarafından öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.

Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.

Türkiye'nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.

Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin belkemiğidir.


....

 ATATÜRK'TEN ANILAR...

 Yeniçeri Kıyafetiyle Atatürk

Zülüflü İsmail Paşa: Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle görebilen, kendi kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını seven halkın mutluluğunu kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını istemiştir.Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını, beklentilerini ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri bu çerçevede yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka rağmen değil, yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin ve yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel yansıtmaktadır.

Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar, kış...Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:

“Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”

İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.

Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.

Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.39

 

Atatürk ve Köylü Vatandaş: Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk köylüsünün ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.

“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri

emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden biridir.

Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.

- Kolay gele, bereketli ola ağa.

- Allah razı olsun bey

- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?

- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.

- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.

Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.

Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.

Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”

Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.

“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.

Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.41-42

 

Hacer Nine: Türk kadını vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip, acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk kadınının temsilcisidir.

Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.

En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.

Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi.

Aradan biraz vakit geçti, sordular:

- Nine, ne istiyorsun?

- Hiç, hiçbir şey.

- Ya neden burada duruyorsun?

- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.

- O dediğin kim?

- Gazi Paşa.

Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:

- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.

İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.

N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30

 

Bir de Onbaşım Görsün: Atatürk, Türk askerinin göreve bağlılığı ve zekasını hep takdir etmiştir. Mehmetçiklerin bu nitelikleriyle gurur duyduğunu her ortamda anlatarak bu güzel yeteneklerin devamına ve güçlenmesine katkı sağlamış, onlara olan güvenlerini hiç kaybetmemiştir.Aşağıdaki küçük anı Atatürk’ün, Türk askerinin sorumluluk bilinci ve zekasına verdiği değeri yansıtması bakımından güzel bir örnek.

Bir gün askeri bölgeye giderken otomobili bozuldu.- Yürüyelim, otomobil yapılınca arkadan gelsin, dedi.

Atamızla arkadaşları yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı:

- Dur. Kimsin?

Durdular, Mehmetçik geldi:

- Buralara Atamız gelecek. Geçmek yasaktır.

Ata güldü:

- İyi bak, Atatürk bana benzer mi?

Mehmetçik baktı, gözleri parladı.

- Benzemeye benzer ama, askerlik bu, bir de onbaşım görsün, dedi.

H. BESLEYİCİ, Atamız ATATÜRK, s.116

 

Şerefimle Ölmeye Hazırım: Her vatanın temelinde sıkıntı, yokluk, acı, gözyaşı ve ölüm vardır. Bütün bunlara daha iyi, daha onurlu ve daha özgür bir yaşam için razı olunmuştur. Onun içindir ki, vatan toprakları üzerinde yaşayanlar onun değerini bilmek ve sahip çıkmak sorumluluğuyla yükümlüdürler. Mehmet Akif Ersoy’un aşağıdaki dizelerinde bakınız bu gerçek nasıl dile getiriliyor.

“Sahipsiz kalan bir vatanın batması haktır

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

M.Akif ERSOY

Aşağıda yer alan anı, vatan gerçeğini en iyi anlayan ve onun gereğini yapmaktan çekinmeyen insanların başında Atatürk’ün yer aldığını yansıtması açısından önemlidir.


Mustafa Kemal’in Samsun ve çevresindeki faaliyetlerinden korkan İstanbul Hükümeti, İçişleri Bakanı Ali Kemal’in bir genelgesi ile O’nu görevden alıyor. Bu sıralarda, Ali Galip adında birisi de, Erzurum Valiliği’ne atanmak maskesi altında Mustafa Kemal’i tutuklamakla görevlendiriliyor. Ve Sivas’ta bazı tertiplere başvuruyor. Bu komployu Amasya’da haber alan Mustafa Kemal, bir atlı birlik oluşturarak habersizce Tokat’a gidiyor. Kendileriyle sohbet etmek üzere şehrin ileri gelenlerini topluyor. Bu toplantıda bulunan avukat Ali Bey, gözlemini şöyle anlatıyor:

“Yirmi kişi kadar vardık. Atatürk, etrafında bazı kişilerle birlikte geldi. Köşede bir sandalye vardı. Selam verip oraya oturdular ve bize memleketin kurtuluş yolu hakkında hiçbir şekilde unutamayacağım şu açıklamada bulundular:

— Hiçbir koruma aracına sahip olmasak bile, dişimiz tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu korumayı kaçınılmaz görüyorum. Tarih, bize vatan uğrunda canını, malını esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini göstermektedir. Ben hayatımı, hiçbir zaman milletimizden üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her an memleket için şerefimle ölmeye hazırım.”

N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.370-371

 

Vatan Elden Giderse: Vatan, yani üzerinde yaşadığımız toprak parçası, toprak olmanın ötesinde anlamlar taşır. İnsanlar vatanlarıyla vardır. Acı, tatlı, bütün anılar onunla başlar onunla biter. Ona sahip olmayanın kimliği bile yoktur, tutsak köleden öte. İnsanlar varlıklarını vatana borçlu oldukları bilinciyle hep onun için ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek, atayı, kendini, evladını, suyunu, ekmeğini, aşını, nefesini hepsinden öte kimliğini kaybetmektir.Vatanımızın var olmasına emeği, bilgisi ve düşüncesiyle en büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk milletinin Atası Atatürk’tür. Aşağıdaki anekdot bu büyük insanda vatan sevgisinin nasıl bayraklaştığını, her şeyin nasıl vatanla anlam kazandığını yansıtması açısından önemlidir.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.

Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.

Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna:

- Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.

Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:

- Sık sık sana gelen kimdir?

- Babam!...

- Ne istiyor?

Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:

- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, vatan elden giderse evladın ne önemi kalır.

N.A. BANOĞLU,  Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88

 

Aradaki Fark: Saltanat ve Hilafet özlemcisi kimi çevreler tarihsel gerçekleri pervasızca çarpıtmaktadırlar. Örneğin, Atatürk’ün Anadolu’ya Vahdettin tarafından bir bağımsızlık savaşı başlatması için gönderildiğini iddia etmektedirler. Bu çevrelerin iddialarına gösterdikleri kanıtlardan biri de Atatürk’le Vahdettin arasında sarayda geçen bir konuşmadır. Bu konuşmada Vahdettin’in

“Paşa isterseniz devleti kurtarabilirsiniz” şeklindeki sözüne mal bulmuş gibi sarılan bu çevreler, bu sözün kurtuluş mücadelesini başlatmak için söylendiğini belirtirler.

Oysa Osmanlı Padişahının bu ifadeyi kullanırken M. Kemal’den beklentisi şudur: “İtilaf Devletleri’nin emir ve isteklerinin yerine getirilmesini  sağla, Anadolu’da olası işgallere karşı ortaya çıkabilecek direnişi engelle”. Padişah böylelikle İtilaf Devletleri’nin Anadolu’da kalıcı olmayacaklarına, bir süre sonra çekip gideceklerine ve Anadolu’nun da kurtulabileceğine inanıyordu. Yani, kurtuluşu teslimiyette görüyor ve silahlı bir mücadeleyi asla düşünmüyordu. Aksine silahlı mücadeleye başvurulacak olursa işgalci güçlerin Osmanlıyı hemen parçalayacaklarına inanıyordu. Çünkü padişahın Türk milletine ve kendine güveni yoktu. Kurtuluş Savaşı’nı isyan olarak görmesinin nedeni de buydu.

Anadolu’ya geçmek için hazırlıklarını tamamlayan Atatürk, Yıldız Sarayı’na gitti. Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, onu çok küçük bir odada kabul etti. Hemen hemen diz dize oturdular.Padişahın sağında mini bir masa üzerinde güzel ciltlenmiş kalınca bir kitap, bir Osmanlı Tarihi vardı. Pencereden Boğaz, Boğaz’ın mavi sularında birbirine paralel dizilmiş ve toplarını saraya çevirmiş olan düşman savaş gemileri görünüyordu.

Padişah, ona dedi ki:

— Paşa, devletimize çok hizmet ettin; bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir! Elini Osmanlı Tarihi’ne koydu, bastı ve ilave etti:

- Tarihe geçti!...

Sonra dedi ki:

- Bunları unutunuz. Asıl bundan sonra yapacağınız hizmet şimdiye kadar yaptıklarınızdan mühim olacaktır. Paşa, isterseniz devleti kurtarabilirsiniz!

Atatürk cevap verdi:

- Bu yolda elimden gelen yapacağıma emin olmanızı rica ederim.

Vahdettin:
- Muvaffak olunuz! diyerek ayağa kalktı.

Ziyaret sona ermişti.

Padişah, ondan düşmanların arzularını yerine getirmesini bekliyordu; elinde hiçbir kuvvet kalmamış olan devletin ancak böyle, düşmanların hoşuna giderek kurtulacağını sanıyordu. Bilmiyordu ki, kuzuyu yemeğe karar vermiş olan kurt için bahane bulmak gayet kolaydır.

Atatürk de devleti kurtarmak istiyordu; fakat düşmanlara yaranmakla değil, milletin bitmez tükenmez hürriyet ve istiklal aşkını, cesaret ve fedakarlık duygularını harekete geçirerek...

İşte Türk milletini anlamamış bir adamla, anlamış adamın arasındaki fark...

Niyazi Ahmet BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.86-87

 

Sultan Bacı: Ulusal kahramanlar halklarıyla bütünleşebildikleri, onları anlayabildikleri ölçüde ölümsüzleşirler. Atatürk de gerek Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse devrimlerin yapıldığı süreçte toplumla sürekli bir iletişim içerisinde olmuş, halk yararına çalışmış, bu nedenle de halkının büyük sevgisini kazanmıştır. Türk milletinin Atatürk’e olan sevgisi aşağıda anlatıldığı şekliyle Sultan Bacı’nın kişiliğinde somutlaşmıştır.

Atatürk, İzmir zaferinden sonra ilk kez Adana’ya gelmişti. Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla

topraktan ayırabiliyorduk. O genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkun, kendinden geçmiş halkı selamlaya selamlaya hükümet konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti. Merdivenlerin yarısını indiği sırada bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes nefese, sıçrarcasına merdivenleri çıktığını gördük.

Gazi Mustafa Kemal durdu, köylü kadını yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir hayranlıkla O’nun gözlerine tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana sesindeki sevecenlik ve özlemle:

- Ah benim çakır oğlum! Yolunu bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı saçlarını öpeyim... Bu benim adağım, umduğumu çok görme...

Genç komutanın yüzüne bir huzur ve sevinç yayıldı, başını ona doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı, bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı fulyaları ayağının altına sererek:

- Adağım yerini buldu, koca yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun; her muradın yerine gelsin, dedi.

Bu köylü kadın bizim cephe arkadaşımız “Sultan Ana” idi.

Arif Hikmet PAR – M.Agah ÖNEN: Atatürk’ü Anlamak, s.98-99

 

Millete Güveni: Atatürk, “Özgürlüğün olmadığı yerde ölüm ve yok oluş vardır. Bütün gelişmelerin anası özgürlüktür.” sözünü söylerken bu duygu ve düşüncesinin kaynağını mensubu olmakla gurur duyduğu Türk milletinden aldığını çok iyi bilmekteydi. O, özgürlükleri için ölümü göze alabilen ulusların asla tutsak edilemeyeceğine inanmakta, Türk milletinin de bu özelliğinden dolayı sonsuza kadar özgür ve bağımsız kalacağını düşünmekteydi. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk ulusundaki özgürlük tutkusuna olan güvenini yansıtması açısından güzel bir örnektir.

Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:

- Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz? diye sordu.

Olabilecek bir şey değildi, ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:

- Yarım milyonun bu uğurda ölür mü? diye sordu.

Adamcağız yüzüme baka kaldı:

- Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.

- Benimle olmaz, beyefendi hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.

Falih Rıfkı ATAY, Çankaya

 

Atatürk ve Nöbetçi: Atatürk, Türk askerinin zekasına, uyanıklığına ve göreve bağlılığına hep hayranlık duymuş ve takdir etmiştir. Aslında bunlar Türk insanının güzellikleridir. Bu güzellikleri bir de bu ülkenin aydın sorumluluğu taşıyan insanları görebilse ne güzel olacak. Atatürk ile bir nöbetçi arasında geçen aşağıdaki diyalog, Türk askerinin zekasını yansıtması bakımından değerlidir.

İtalyanların Habeş Harbi sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri sık sık uyarıyorlardı.Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş edip dolaşmaya koyuldu.

Savunma mevzilerinden birine giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere:

- Siz beni burada bekleyiniz, ben yalnız gideceğim, dedi.

Yanındaki komutanlar tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey söyleyemediler.Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:

- Dur!... diye gürledi.

Atatürk bu kesin ihtar karşısında durarak:

- Sen beni tanımıyor musun? Ben kimim?

- Mustafa Kemal’sin komutanım.

- Peki sen benim Mustafa Kemal olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...

Mehmetçik bir an durakladı. Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını salladı ve safiyetle yanıt verdi:

- Komutanım, Mustafa Kemal’sin Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte gel, o zaman nereye istersen git!

Atatürk, geri döndükten sonra komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.

H. BESLEYİCİ, Atamız Atatürk s.97-98

 

 ATATÜRK'ÜN SÖYLEVLERİ...

Söylevleriyle Atatürk

Onuncu Yıl Nutku

Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün Cumhuriyet’imizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Bundaki başarıyı Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak kararlılıkla yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak zorunda ve kararlılığındayız. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar memleketlerin seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş rahatlık, araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız.

Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici anlayışına göre değil, asrımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da başarılı olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir, Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, pozitif ilimdir. Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir insan topluluğu olan Türk milletinin tarihi bir niteliği de, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaratılış zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, millî birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü araç ve önlemlerle besleyerek geliştirmek millî idealimizdir.

Türk milletine çok yaraşan bu ideal, onu bütün insanlığa gerçek rahatlığın sağlanması yolunda, kendine düşen uygar görevi yapmakta başarılı yapacaktır.

Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok sözlerimi duydunuz. Mutluyum ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin, hakkımdaki güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.

Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, millî ideale, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün uygar dünya, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır.

Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk Milleti!
Sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, mutluluklarla huzur ve rahatlık içinde kutlamanızı gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene!

Kaynak:Hâkimiyet-i Milliye 30 .10. 1933


Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir.İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır.Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!

Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk İstikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!

20 Ekim 1927



Erzurum Kongresi’nin Açılış Söylevi

Saygıdeğer Temsilci Efendiler!
Kongremiz başkanlık heyetine, beni seçmekle gösterilen güvene ve ilgiye özellikle teşekkür ederim. Buna dayanarak bazı şeyleri arz etmek istiyorum.
Efendiler!
Tarih ve olayların yönlendirmesi ile, fiîlen içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan dehşet ve üzüntü duymayacak hiçbir vatansever düşünülemez.

I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru milliyetler temeline dayanarak verilmiş sözler üzerine Osmanlı hükûmetimiz de adaletli bir barışa kavuşmak arzusuyla ateşkes istedi. Bağımsızlık uğrunda namus ve cesaretle dövüşen milletimiz, 30 Ekim 1918’de imzalanan mütareke belgesi ile silâhını elinden bıraktı.

Devletlerin manevî kişiliği ve imzalayan temsilcilerin kendi namuslarının niyet ve güvencesinde olan bu mütareke belgesi hükümleri bir tarafa bırakılarak İtilâf Devletleri’nin askerî kuvvetleri saltanat merkezini ve yüce hilâfetin başşehri olan İstanbul’umuzu işgal etti. Gün geçtikçe artan bir şiddetle Saltanat ve Hilâfete ait hukukumuz ile hükûmetimizin kişiliği, millî onurumuz saldırılara ve adaletsizliklere uğradı. Osmanlı Vatandaşı olan Rum ve Ermeni unsurlar gördükleri destek ve yardımların sonucunda millî şeref ve namusumuzu yaralayacak taşkınlıklara başladılar. Nihayet üzücü ve kanlı devresine girinceye kadar küstahça saldırılara devam ettiler.

Fakat derin bir üzüntü ile itiraf etmeliyiz ki, bu cesur ataklar, sekiz aydan beri birbirinin peşi sıra iktidar olan, ama millî denetimden uzak hükûmetlerden birinin diğerinden daha kötü olarak gösterdiği zayıf ve beceriksiz icraatlarından, başkentte ve bazı gazetelerde görülen çok ayıp ihtiraslardan ve millî vicdanın inkârı ve Kuva-yı millîyenin hesaba katılmamasından dolayı gelişme fırsatı bulmuştur.

Belirtilen nedenlerle, Saltanat merkezinin de kuşatılmış olmasıyla, tam olarak kaderimize sahip çıkacak bir millî irâdenin de olmadığı şeklinde yanlış fikir hâkim olmuştu. Cansız bir vatan, kansız bir millet neleri hak etmişse çekinmeden onların uygulanmasına İtilâf Devletleri’nce başlanmıştır.
Vatanın bölünüp parçalanması söz konusu olan bu kararda Doğu illerinde “Ermenistan”, Adana ve Kozan havalisinde “Kilikya” adlarıyla Ermenistan, Batı Anadolu’nun İzmir ve Aydın havalisinde Yunanistan, Trakya’da hükûmet merkezimizin kapısına kadar böylece Yunanistan; Karadeniz sahillerimizde “Pontus” Krallığı ve ondan sonra vatanın kalan kısmında yabancı işgal ve kontrolü gibi artık 650 seneden beri bağımsız saltanat sürmüş ve tarihî adalet ve kahramanlığını vaktiyle Hindistan hududuna, Afrika’nın ortasına ve Macaristan’ın batısına kadar yürütmüş olan bu milletin kölelik düzeyine indirilmesi istenmektedir. Sonuçta bu devletin tarih sayfasını kapatarak, devleti sonsuzluk mezarına gömmek gibi insanlık ve uygarlıkla ve hele de millîyet ilkeleriyle açıklanması mümkün olmayan emeller kabul ve destek bulmuş ve görülüyor ki uygulama devresi de başlamıştır.

Bu uygulama gözümüzün önünde üzüntü verici bir şekilde yaşanıyor. İzmir, Aydın, Bergama ve Manisa havalisinde şimdiye kadar binlerce anaların, babaların, kahramanların ve çocukların akıp giden temiz kanı, Aydın gibi Anadolu’muzun en seçkin bir şehrinin Yunanlıların zulüm ve ateşli tahribatına kurban oluşu, memleketin bazı bölümlerinin İtalyan ve diğerlerinin işgaline uğraması ve Anadolunun iç kısımlarına doğru üzücü şekilde göç edilmesi elbette Gayretullah’a ve millî gayretlere dokunmuştur.

Efendiler!
Bilinen gerçeklerdendir ki, tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez. Bundan dolayı, böyle bir yalan örtüsünün arkasından vatanımız ve milletimizin aleyhinde verilen hükümler, kanaatler kesinlikle iflas etmeye mahkûmdur! Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu talihsiz zavallılardan, tarihimize karşı uygun görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî vicdan, sonunda sesini yükselterek haykırmış ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye (Millî Hakları Savunma) ve Muhafaza-i Hukuk-i Millîye (Millî Hakları Koruma) ve Müdafaa-i Vatan (Vatanı Savunma) ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye ve Redd-i İlhak (başta Yunanistan olmak üzere topraklarımızı kendi sınırları içine katmak isteyen her türlü çabayı red) gibi değişik isimlerle fakat aynı kutsal değerlerin korunması için ortaya çıkan millî akım, bütün vatanımızda artık bir elektrik şebekesi hâline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlılıkla meydana getirdiği kahramanlık ruhudur ki vatan ve milletin kutsal bildiklerini kurtarma ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulattıracaktır.

Efendiler!
Genel ve özel durum hakkında hepinizce bilinen bazı konuları burada tekrar hatırlatmayı faydalı buluyorum:
Dört aydan beri Mısır’da millî bağımsızlığın geri alınması için pek kanlı olaylar ve karışıklık devam ediyor. Sonuçta İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya götürülmüş olan temsilciler serbest bırakılmış ve bu temsilcilerin Paris Barış Konferansı’na gitmelerine izin vermek zorunda kalmışlardır.
Hindistan’da bağımsızlık için geniş ölçüde ihtilâl oluyor. Millî hedef-lerine ulaşmak için bankalar, Avrupalı kuruluşlar, demiryolları bombalarla tahrip ediliyor.

Afganistan ordusu da İngilizlerin millîyeti yok etme siyasetine karşı savaşıyor. İngilizlerin bel bağladıkları hudut kabileleri de Afganlılara katıldıkları ve bu yüzden İngiliz askerlerinin de içeriye çekilmek zorunda kaldıklarını İngiliz gazeteleri itiraf etmişlerdir.

Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların zorbalık ve yönetiminden bütün Arabistan ayaklanmış hâldedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı hâkimiyeti reddediliyor. Yalnız memleketin refah ve mutluluğu için yabancıların iktisadî ve bayındıklıkla ilgili desteklerine, medenî vasıtalardan yardım almaya razı olunuyor. Bağdat ve Şam bir araya gelerek bu kararı her tarafa bildirmişlerdir.

Son zamanlarda devletler arasında ortaya çıkan rekabet sebebiyle İngilizlerin Kafkasya’dan tamamen çekilmesine karar verilmiş ve uygulamaya bir süreden beri başlanmıştır. İtalyan kuvvetlerinin Batum yoluyla Kafkasya’ya gelmesi kararlaştırılmış ise de İtalya ve Kafkasya’daki iç durum sebebiyle bu kararı uygulamaya koymaktan korkuyorlar.

Millî bağımsızlıklarını tehlikede gören ve her taraftan işgale uğrayan Rus milleti, bu genel zorbalığa karşı, milletinin bütün bireylerinin ortak gücüyle çarpışmış ve herkesçe bilindiği üzere bu kuvvet, kendi memleketleri içinde üstün gelmiş, çareyi kendi üzerlerine belâ olan milletleri etkileri ve kontrolü altına almakta bulmuşlardır.
Kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan birleşerek millî varlıklarına karşı yürümek isteyen Denikin Ordusu’nu savaşa zorlayarak Karadeniz sahiline sürmüştür.

Ermenistan’a gelince; bir istilâ fikri sevdalısı olan Ermeniler, Nahcivan’dan Oltu’ya kadar bütün Müslüman halka baskıda, bazı yerlerde de katliam ve yağmacılıkta bulunuyorlar. Hudutlarımıza kadar Müslümanları yok etmek, onları göçe zorlayarak doğu illerimiz ile ilgili isteklerine güven içinde yaklaşmak ve bir taraftan da 400 bin olduğunu iddiâ ettikleri Osmanlı topraklarındaki Osmanlı Ermenileri’ni dayanak yaparak memleketimizi işgal etmek istiyorlar.

Karadeniz’in batı tarafına gelince, Macar ve Bulgarlar memleketlerinin önemli bir kısmını işgal etmek isteyenlere karşı bütün millî varlıklarıyla çarpışıyorlar.
Meriç nehrinin batısının, yani Balkan harbinden önce devletimizin sınırları içinde olan Batı Trakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlılara verilmesi İtilâf Devletleri’nce kararlaştırılmış olmasından dolayı uygulamaya başlanmıştır. Yunan işgal kuvvetlerine karşı Bulgar millî kuvvetleri tarafından desteklenen Bulgar kuvvetleri, Batı Trakya bölgesi içinde yaptıkları savaşlar sonunda birçok Yunan birliğini uzaklaştırmışlardır.

Özel durumumuza gelince, daha İstanbul’dan çıkmadan önce vatan ve milletin kurtulması yolunda birçok sorumlu ve yönetici ile görüşülmüştü. Başkent’deki aydınların, din ve devlete hizmetleri geçmiş olan büyük kişilerin harcadıkları zamanları çok değerli olmakla beraber, etki ve denetim altında kalmış bir çevre, kendilerini daima tehdit etmekte ve iş yaptırmayarak üzmektedir. Her hâlde kaderimize hâkim bir millî irâdenin her türlü karışma ve karıştırmalardan korunmuş, sağlam bir şekilde ortaya çıkması, ancak Anadolu’dan beklenilmekte ve umulmaktadır. Buna dayanarak bir millî şûrânın ortaya çıkması ve gücünü millî irâdeden alacak sorumlu bir hükûmetin varlığını istemek, özellikle son zamanlarda İstanbul’da hemen hemen bütün kesimlere ait düşünürler için değişmez bir fikir hâlini almıştır.

Burada dokunaklı bir gerçek olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde çok miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek açıktır: millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emelleri ve vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin zararında arayan sefiller de vardır. Doğu işlerini idare ederken, zayıf noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen düşmanlarımız, memleketimizde bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir. Fakat kutsal değerlerinin kurtuluşu emelleri ile çırpınan bütün millet, işte bu yüce amaç ve savaşında her türlü engelleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.

Bütün bu emellere ulaşmak için kendini adayan asil milletimizin içinde millî bir birey gibi çalışmaktan meydana gelen zevk ve övüncü, burada teşekkür ve iftiharla arz ederim.

En son olarak isteğim şudur ki, istekleri gerçekleştiren Yüce Allah, Sevgili Peygamberi hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu Diyanet-i Celile-i Ahmediye’nin (Hazret-i Muhammed’in Yüce Dini) kıyamet gününe kadar sadık koruyucusu olan soylu milletimize, Saltanat makamını ve yüce hilâfeti, sağlam ve kutsal değerlerimizi düşünmekle sorumlu olan heyetimize başarılar buyursun!.... Amin.

23 Temmuz 1919-Erzurum
 


Sivas Kongresi’nin Açılış Söylevi

Saygıdeğer Efendiler!
Vatan ve milletin kurtuluşunu hedefleyen mecburiyetler, sizleri bunca sıkıntı ve engellere rağmen Sivas’ta topladı. Kahramanca kararlılığınızı tebrik eder ve sizlere hoş geldiniz demekle mutluluğumu arz ederim. Efendiler!
Muhterem heyetiniz kurtuluşla ilgili konuşmalarına başlamadan önce bazı şeyleri söylemek için izninizi rica ederim. Bilindiği gibi millîyetler esasına dayanan vaatler üzerine 30 Ekim 1918 tarihinde İtilâf Devletleri ile mütareke imzalandı.

Milletimiz adaletli bir barışa kavuşacağını ümit etti. Halbuki ateşkesin hükümleri vatan ve milletimizin aleyhinde her gün bir şekilde kötüye kullanma, saldırı ve zorlama şeklinde uygulandı. İtilâf Devletleri’nden kuvvet alan memleketimizdeki Hıristiyan unsurlar, milletimizin onurunu kırmak ve birliğini bozmak için çılgınca hareketlere koyuldu. Batı Anadolu’da İslâm’ın namus ocağının içine girmiş Yunan zâlimleri, İtilaf Devletleri’nin kayıtsız bakışları karşısında öfkelerini canavarca uygulamaya başladı.

Doğuda Ermeniler, Kızılırmak’a kadar yayılma hazırlıklarına ve şimdiden sınırlarımıza kadar dayanan katliam siyasetine başladı. Karadeniz sahillerimizde Pontus Krallığı hayalinin gerçekleşmesi için bile çalışıldı. Adana, Antep, Maraş ve Konya havalisine kadar Antalya işgal ve Trakya da işgal bölgesine dahil edildi.

Saltanat ve hilâfet hükümdar saraylarına kadar boğucu bir tarzda işgal ile devletin can evinde yabancı tekeli ve zorbalığı yerleşti ve bütün bu haksız girişimlere, merkezî hükûmet, belki de tarihte bir eşi daha görülmemiş şekilde katlandı ve daima zayıf ve aciz bir seviyede kaldı. İşte bu durum milletimizi şiddetli bir uyanışa sevk etti. Artık milletimiz pek güzel anladı ki, İtilâf Devletleri, bu vatanda kutsal değerlerine ve geleceğine sahip bir kudret ve millî irâdenin var olmadığı bâtıl düşüncesine kapıldı. Ve bu düşünce yüzünden cansız bir vatan, kansız bir millet, neleri hak etmişse çekinmeden onları uygulamaya koyuldu. Buna karşı kadere razı olma ve teslimiyetin, tamamen yok olma faciasından başka bir sonuç vermeyeceği kanaati kuvvetlenmeye başladı.

Efendiler, milletimizin sizin gibi aydınları, millî onur ve haysiyet sahipleri, manzaranın üzücü karanlığından dolayı ümitsizliğe kapılmadı. Çünkü onlar bilirler ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. Çünkü onlar kuvvetli bir iman ile inanmışlardır ki, bir yalancı perdenin arkasından vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur.

Efendiler, İtilâf Devletleri’nin haksızlıkları ve merkezî hükûmetin zaaf ve acizliği karşısında milletimizin varlığını ispat ve fiilî saldırılara karşı namus ve istiklâlini fiilen savunmak kararını vermek zorunda kaldı. Takip edildiği şekliyle: Doğuda sona eren harbin türlü zorluk ve üzüntülerini görmüş ve özellikle Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş yaslı hudut vilâyetlerimiz, namus ve millî bağımsızlığı kurtarmak amacıyla Müdafaa-i Hukuk-i Millîye, Muhafaza-i Hukuk-i Millîye Cemiyetleri kurdular. Doğudan ve güneyden tehlike hisseden Diyarbakır vilâyetimizde de Müdafaa-i Vatan Cemiyeti (Vatanı Savunma Derneği) kuruldu.

Batıda Yunanlıların olabilecek saldırılarına karşı kurulan Müdafaa-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine ilhakı topraklarımızı (Yunan) topraklarına katmalarına engel olmak için ayaklandılar.
Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta millî cemiyetler oluştu. Kısaca batıdan ve doğudan yükselen milletin sesi, Anadolu’nun en ıssız köşesinde yankı uyandırdı. Bundan dolayı millî cemiyetler, düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek amacıyla millî vicdanın azim ve irâdesinden doğmuş tek teşkîlât oldu. Bu sayede asırlardan beri bağımsız yaşayan milletimiz varlığını dünyaya göstermeye başladı.

Efendiler, milletçe kurtuluş çaresinin ancak milletin kendi ruhundan şekillenerek doğacağı fikri anlaşılınca, açık tehlikeler karşısında bulunan Doğu Anadolu illeri Erzurum Kongresi’ni düzenledi. Bu sırada yapılan haberleşme, devam eden olaylar ve mecburiyetler ile de vatanın tamamının kurtuluşunu amaç edinen Sivas Kongresi, bugün saygıdeğer Heyetiniz’in ortaya koyduğu Genel Kongre 21 Haziran 1919’da kararlaştırılmıştır.

Efendiler, burada Yüce Heyetiniz’e büyük üzüntülerimle söyleyeceğim ki, memleketin ve milletin kutsal değerlerine güven hissi vermede beceriksizlik ve miskinlikten başka bir güç gösterememiş olan merkezî hükûmet, milletin sesini boğmak, milletin ortak bağlarını kırmak ve bu şekilde milleti daima mağlûp göstermek gibi ancak düşmanlarımızın çıkarına sayılacak hareketlerin yiğitliğini takındı. Bu durum tarihimizde doğal olarak merkezî hükûmetin hesabına çok şüpheli bir devirdir.

Teşekkür olunur ki Efendiler, millet ve millî gücün tek koruyucusu olan namuslu ordumuz, merkezî hükûmeti uyararak zararları sonuçsuz bırakmıştır. Böylelikle kötü etkiler bazı gecikmelere neden olmuştur.

Hatırlarsınız ki, Sivas Genel Kongresi’ne katılmaları için 22 Haziran’da gerçekleşen davetiyede Erzurum Kongresi’nden bahsedilerek toplantının 10 Temmuz’da yapılması kabul edilmişti. Batı Anadolu’dan katılan delegelerin bu zamana kadar Sivas’a varabilecekleri tahmin edilerek Erzurum kongre heyeti üyelerinin de Sivas’taki genel toplantıya katılabilmelerinin mümkün olduğu düşünülmüştü. Halbuki Sivas Kongresi’nin toplanması ancak bugün gerçekleşti. Aradan bir aydan fazla zaman geçti. Bu uzun süre içinde, Erzurum Kongresi heyetinin beklenilmesinde ise, zaten bilinen ve ortak olan asıl amaçlar ve esas noktalar üzerinde görüşmeleri yürütmek ve kararları kabul etmek uygun görüldü. Ve sonra da temsilcilerin seçildikleri yerlere dönmeleriyle kararlaştırılan şeylerin uygulanmaya başlanması tercih edildi. Fakat Kongre Genel Kurul’u, Doğu Anadolu adına Sivas Kongresi’nde hazır bulunmak üzere Heyet-i Temsiliye’den (Temsilciler Kurulu) bir heyetin teşkil edilmesine karar verdi.

Erzurum Kongresi’nin bildirisi ve nizamnamesi hükümlerinden başka gizli kalmış hiçbir karar yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşanın Paris seyahatinden dönüşünde Anadolu’da karışıklık olduğu hakkında yayınladığı genelgesi, kongrece büyük üzüntü ile okunmuş ve bu gerçek dışı ve memleketin ve milletin çıkarlarına zararlı olan ve dikkatsizce hazırlanan bu bildirinin derhal yalanlanması kendisinden şiddetle istenmiştir. Bir de milletvekili seçimlerinin çabuklaştırılması istenmiştir. Erzurum Kongresi, yalnız Doğu Anadolu temsilcilerinden oluştuğu için yetkilerinin bu daire ile sınırlı olduğu göz önünde tutulmuştur. Ancak bu, Batı Anadolu ve Rumeli temsilcilerinin katılması ile gerçekleşecek ve bütün yetkilerin kullanılması, değerli Heyetiniz’in oluşması şartına bağlı olacaktır. Hatta bu nedenden Doğu Anadolu’daki millî cemiyetlerin birleşmesinden doğan kütleye ünvan verirken Doğu Anadolu kaydı konuldu. Genellikle “Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yahut “Anadolu- Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” (Anadolu- Rumeli Haklarını Savunma Derneği) genel adının kullanılması, bütün milletin hukuku adına kendini yetkili görmesi doğru olmazdı. Bu durumda İstanbul’da olduğu gibi, beş on kişinin bir araya gelerek bütün milletin yetkili vekilleriymiş gibi, asıl yetki sahibi olan milletle ilgisiz bir teşebbüs mahiyetinde olabilirdi.

Bununla beraber Efendiler, Erzurum Kongresi, bütün ülkenin ve milletin anlaşıp birleşme noktasında Doğu Anadolu illerimiz ve diğer illerimizde her konuda birlikte hareket etme bilincinde olmayı temel kabul etmiştir. Bununla beraber yüce huzurunuzda kabul edilmiş olan bu Sivas Genel Kongremiz, vatanımızın ve milletimizin tek vücut olduğunu gerektiği gibi dile getirip ispatlayacak esasları açıklamıştır.

Efendiler, Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen millî gayretler karşısında İstanbul Hükûmeti’nin ilk günden beri takındığı ilgisiz, sonradan dik kafalıca ve Kanun-ı Esasi’ye (Anayasa) bütünü ile zıt hareketleri, son günlerde millî cereyanın etkisiyle daha uysal bir duruma girmiştir. Seçimlere emir verildiğini biliyorsunuz. Bunun gerçekleşmesini Allah’ın izniyle büyük kararlılığınız ve cesaretiniz ortaya koyacaktır. Ancak bundan öntabbed_pages/ceki olayların evrelerinde çoklukla veya ferdi olarak yabancı mandaterlikleri gibi doğrudan doğruya hayat ve bağımsızlığımızı ilgilendiren önemli bir mesele söz konusu olmaktadır.

Millî Meclis’in henüz toplanmamış olduğu bir sırada (düşman tarafından) kuşatılmış ve bağımsızlığını kaybetmiş İstanbul Hükûmeti’nin tek başına ve kanun dışı bir kararı veya isteklere/çıkarlara aykırı bazı dış önerilere boyun eğip kabul etmeleri ihtimâline karşı, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin millî ruhu temsil eden birbiri peşi sıra toplantıları, muhakkak iyiye alâmettir. Açıklamalarım son bulurken vatan ve milletin kurtuluş zaferi amacına bağlı olan heyetimizin başarılı olmasını Allah’tan dilerim.

4 Eylül 1919

 


Türkiye İktisat Kongresi Söylevi

Efendiler!
Aziz Türkiye’mizin iktisadî yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatanî, hayatî ve millî bir kutsal amaç için bugün burada toplanmış olan sizlerin, saygıdeğer halk temsilcilerinin karşısında bulunmakla çok mutlu ve sevinçliyim.Efendiler! uzun ihmallerle ve derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların iktisadî yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve memleketi bayındırlığa, millî bir rahatlığa,mutluluğa ve servete ulaştıracak yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı sonuçlara ulaşmasını dilerim.

Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bunun için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini, üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin söyleyeceğiniz sözler, alınması gereğini söyleyeceğiniz önlemler; doğrudan doğruya halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Bu, en büyük doğrudur. Zira halkın sesi, hakkın sesidir.

Efendiler, tarih., milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların, tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve ilgilidir.

Yeni Türkiye’mizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat devresinden başka bir şey değildir. Efendiler, bir milletin hayat gereklerini, rahatlık ve mutluluğunu oluşturan ekonomiyle uğraşmaması, uğraşamaması dikkatleri çeken bir durumdur. Fakat biz kabul etmek zorundayız ki, ekonomimize gereği kadar önem vermemiş bulunuyoruz. Bir milletin doğrudan doğruya hayat gerekleri ile uğraşamaması, o milletin yaşadığı devirler ile ve devirleri belirleyen tarih ile çok ilgilidir. Bundan dolayı biz de eğer uğraşamamış isek, gerçek nedenlerini geçirdiğimiz devirlerde ve özellikle tarihimizde arayabiliriz. Fakat böyle bir araştırma yaptığımız zaman, yazık ki itirafa mecburuz ki, biz henüz şimdiye kadar gerçek, ilmî, olumlu anlamı ile millî bir devir yaşayamadık. Bundan dolayı millî bir tarihe sahip olamadık. Bu noktayı biraz açıklamış olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım.

Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zaptederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.

Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı.

Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir.

İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur.

Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.

Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel olan karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı.

Fakat yabancılar yalnız bu hukuku korumak ile de yetinmediler. Belki her gün onları biraz daha arttırmak için çareler aradılar ve buldular. İç unsurlar korumaya güçlerinin yettiği iç teşkilâtlarına dayanarak, dışarının daima kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurunun yok edilmesiyle siyasî bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan iç unsurları kışkırtıyorlardı; diğer taraftan da kendileri Osmanlı devletinin iç işlerine karışıyorlar ve her karışmada da yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı. Bu devamlı problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete verebilecek parayı güç hazırlıyordu. Halbuki tacsahipleri yöneticiler, Saraylar, Babıâliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için, onu devam ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün Osmanlı Devletinin iflâsına karar verdiler. Maliye işleri hemen kontrol altına alınmış ve başımıza genel borçlar belâsı çökmüş bulunuyordu.

Efendiler, milletin uğramış olduğu bu üzücü durumun, bu düşkünlüğün sebeplerini arayacak olursak bunu doğrudan doğruya devlet kavramında buluyoruz. Biliyorsunuz ki Osmanlı Devleti, şahsî saltanat ve son beş on yıl içinde de meşruti saltanat ilkesine dayanarak hükûmet idare ediyordu.

Arkadaşlar, şahsî saltanatta her konuya tac sahiplerinin arzusu, iradesi ve amacı hâkimdir. Söz konusu olan yalnız odur. Milletin amaçları, arzuları, ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Bütün millet istekleri ve dileklerini bırakmış bulunuyordu. Çünkü tac sahipleri kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul ettirirlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli etkilemeler karşısında gerçekten bir gün bütün halk bu arzu ve iradelerin yapılması gereken ve kayıtsız şartsız gereken kutsal emirler gibi olduğuna inanmış olurlardı. Böyle idare ve hâkimiyete rıza gösteren bir milletin sonu elbette felâkettir, elbette uğursuzluktur. Arkadaşlar! Son anlattığım noktada artık Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki, kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük uygulamalarını, vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır. Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan mahrumdur.

Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin hayatını devam ettirmesi için gerekli olanlardan, örneğin tren yapmak için, örneğin fabrika yapmak için, örneğin her şey yapmak için devlet serbest değildi. Mutlaka dışarıdan karışmalar vardı. Bundan dolayı hayatını sürdürmekten alıkoyulan bir devlet bağımsız olabilir mi? Söylediğim gibi gerçekte devlet, istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir bir duruma getirilmişti. Bu sonuç söylediğim gibi milletin kendi iradesine ve kendi hâkimiyetine sahip bulunamamasından ve bu irade ve hâkimiyetin şunun bunun elinde kullanıla gelmiş olmasından ileri geliyor. O halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir tarihe sahip bulunmuyorduk.

Örneğin, Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin, en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti bundan ibarettir. Arkadaşlar, milletin hâkimiyetine sahip olmaması yüzünden girdiği Dünya Savaşı’ndan kıymetli evlâtlarımızdan oluşmuş kahraman ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina çöllerinde uğramış olduğu eziyetleri hatırlatmaya gerek görülecek kadar çok zaman geçmemiştir ve en sonunda bu dünya savaşının uğursuz sonucu da hepinizin bilgisi dahilindedir. Özellikle Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü anlaşmalardan ve insanî ve medenî haklardan sıyrılarak memleketimizin en kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i tâ Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve çevresini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en saygın yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini kullanan insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır.

Ve arkadaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar yani iç düşmanlar, dış düşmanların yapmadığı ve yapmaya gücünün yetemeyeceği kötü ve acıklı yeme hareketlerinde kararsızlık göstermemişlerdir. Dış düşman kuvvetleri, saydığım saygın vatan topraklarında bulunurken, padişahın iradesi ile, çıkarttığı fetvalarla ve hilâfet orduları ile bu suçsuz millet, şurada burada alçaltılıyor ve aldatılıyordu. Gerçekten vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı. Zaten çoktan beri manen ve fiilen istiklâlinden mahrum bırakılmış olan Osmanlı devletinin tükenmesinde başarı meydana gelmişti.

Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni kuran Türk milletinin de, aslî unsurunun da, bu memleketin gerçek halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar. Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün acıkgözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine dayanarak ortaya atıldı.

İşte milletimiz o dakikadan itibaren millî devreye girdi, halk devresinin başlangıcına girdi. Millet bu noktadan başladığı gün kendisini hedefe ulaştıran yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların karanlıklar içinde bulunduğunu hepimiz hatırlarız. Fakat bu hal milletimizi ümitsizliğe düşürmedi. Tam bir kararlılık ile kutsal hedefe adımlarını attı. Efendiler, milletimiz, kesin kurtuluşa ve gerçek kurtuluşa sahip olabilmek için, iki ilkeye dayanmanın farz ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık kanaatlerle anladı. O ilkelerden birincisi Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhudur. İkincisi Anayasamızın belirlediği değiştirilemez gerçeklerdir. Biliyorsunuz ki Misak-ı Millî, milletin tam istiklâlini sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran bir yöntemdir. Anayasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin öldüğünü idrak ve ifade var olduğunu ilân eden bir kanundur ve bu devletin hayatının da kayıtsız şartsız milletin yetkisinde kalabilmesi için, halkın bizzat kendi alın yazısını idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur. “Artık Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen bir kanundur ve Babıâli Hükûmeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini koyan kanundur.

Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükûmetinin milletten aldığı yetki tam bir istiklâl ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkelerine dayanarak memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir. Böyle olmakla beraber Anayasa, bir özel madde ile Meclisin görevini de açıklar. O görevler ki, doğrudan doğruya milletin hukuk ve yetkisi iken yüzyıllarca şunun ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve yetkinin hiçbir neden ve şekilde hiçbir makama ve kişiye bırakılamayacağını kesinlikle ifade etmek için bir özel madde koymuştur. Efendiler, milletimizin bu iki ilkeye dayanarak çalışmaya başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört seneden ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı başarı ve zafer bu üç buçuk dört seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir. Gerçekten o hükümdar buyruklarıyla, hilâfet ordulariyle ve bin türlü kışkırtmalar ve yalanlarla meydana getirilen isyanların tamamı bastırılmıştır. Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. Ve bu ordu daha henüz kurulma durumunda iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya meydan savaşlarını ve zaferlerini kazanmıştır. Ve en sonunda bütün dünyayı hayretlerde bırakan, bütün dünyayı ister istemez övgülerine, sevkeden en son zaferi tam bir şiddet ve başarıyla kazanıp topraklarımızı ve kutsal vatanımızı çiğneyen düşman ordularını bire kadar yok etmiştir. Fakat Efendiler, tam bağımsızlık için şu kural vardır, millî hâkimiyet için bir kanun vardır, diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kâğıt üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en kuvvetli temel ekonomidir.

Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir. Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin, düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır. Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri kavramı ile açıklanabilir.

Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz bayındır olsun, milletimiz rahat olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım. “El kanaatü kenzi lâyüfna”. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin.

Efendiler! bu felsefeyi, mutlaka yanlış yorumlamak yüzünden bu millete, bu memlekete çok büyük kötülük edilmiştir. Biliriz ki, Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık içinde yaşasın diye yaratmıştır ve fazla derecede yararlanmış olabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir. Eğer vatan denilen şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Halbuki bu vatan evlât ve torunlarımız için cennet yapılmaya lâyık, çok yakışır bir vatandır. İşte bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Bundan dolayı öyle bir iktisat devri lâzımdır ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrensin ve o vasıtalara yönelsin. Hepimizin isteği şudur ki, bu memleketin fertleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin hayatın bir temsilcisi olsun. Ve artık bu memleket böyle fakir ve bu millet değersiz değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. İşte millet böyle bir devir içinde bulunuyor ve böyle bir devri yükseltecektir. Ve böyle bir devrin tarihini yazacaktır. Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır. Efendiler, Türkiye İktisat Kongresi tarihte ilk defa yüksek yer kazanacak bir kongredir.

Sizler memleketin ihtiyacını ve milletin yeteneğini ve bunun karşısında bütün dünyada var olan çok kuvvetli iktisat teşkilâtına değer vererek, yapılması gereken önlemleri ve uygulaması gerekli olan bütün yenilikleri tam bir açıklıkla dile getirmelisiniz. Tâ ki o önlemler, o yenilikler uygulandıkça memleketimiz hayırlı neticelere, nurlara batmış olsun. Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’niz ve hükûmetiniz, elbette milletin istekleri dairesinde, gelişmeye, yenilenmeye tamamen taraftardır. Bunun için memleket ve millete faydalı olarak alacağınız önlemler tam bir memnuniyetle göz önüne alınacaktır. Buna şüphe etmiyorum. Efendiler, ekonomi sahasında düşünürken ve konuşurken zannedilmesin ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı kanunlarımıza bağlı olmak şartiyle yabancı sermayelerine gereken güvenceyi vermeye her zaman hazırız ve isteriz ki, yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için faydalı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere sahip oldu. Ve ilmi manasiyle denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medenî devlet gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.

Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi yapamayız. Belki hepimizin dikkatlerini çekmiş olan Lozan konferansı’nın son görüşmesi bu nokta ile ilgilidir. Konferansın şimdilik gecikmeye uğrayışı hep aynı meseleden, aynı noktadan doğmuştur gibi anlaşılabilir. Ordularımız en büyük bir zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur. Böyle bir zamanda İtilâf Devletleri, hukukumuzu, kanunî haklarımızı görüşmeler ile bile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile bile çözümleneceğini söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Milletimiz, Meclisimiz ve Hükûmetimiz samimî olarak barış taraftarı olduğu için, muzaffer ordularımızı durdurdu ve delegeler heyetimizi Lozan’a gönderdi. Aylardan beri konuşmalar ve tartışmalar sürüyor. Fakat henüz karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye başlamışlardır. Ve hâlâ karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık tam bağımsızlıktan ve milli hâkimiyetinden zerre kadar fedakârlık yapamayacağını anlamamışlardır.

İşte bunu anlayamamak yüzünden kararsızlığa düşmüşler, beklemeye mecbur hissetmişlerdir. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan geçmiştir. Devletlerin delegeler heyetimize verdikleri son proje elbette heyetimizce kabule değer görülmedi. Diğer delegeler heyeti gibi bizim delegeler heyetimiz de durumu hükûmete ve gerekirse Meclis’e sunmak üzere memlekete geri gelmek üzeredir. Elbette sorular ve açıklamalar olacaktır. Ancak bütün millet, bütün dünya bilsin ki, en sonunda ve en sonunda millet tam bağımsızlığının sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.

Efendiler! Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî milletinin tabiî olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve haklarımızı vermelidirler. Çünkü hakkımız tabiîdir, kanunîdir, mantıklıdır ve bize gereklidir. Biz, bu haktan vazgeçmeyeceğiz ve ne kadar haklı isek bu hakkımızı savunmak ve korumak için de memleketimizin, milletimizin yeteneği ve gücü o kadardır. Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askerî zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadî düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet iktisadî hâkimiyetini sağlarsa o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın, bir türlü rıza göstermedikleri budur.

Efendiler! Bu fiilen gerçekleşmiştir. Barış denilen şeyin sağlanması için yabancıların bu gerçeği itiraf etmemekteki kararsızlıklarına mantıki anlam vermek mümkün değildir. Çok isteğe değerdir ki, çok yakın bir zamanda onlar da bu gerçeği itiraf ederler ve bütün medeniyet dünyasının çok büyük istek ve özlemle beklediği barışın kurulmasına engel olmak sorumluluğundan çekinirler. Biz şimdiden hayatımızla ilgili gereklerimizi sağlamaya başlamış bulunuyoruz. Ve doğal olarak barış durumunun kurulmasında daha büyük gelişmeler oluyor. Fakat başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. İktisadiyat diyoruz; fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir. Bütün bu konularda şimdi memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz. Nitelendirmek istemeyeceğim. Ancak memleketimizin genişliği ve nüfusumuzun bu genişlikle ne kadar uygunsuz olduğunu da hatırlayınız. Bu geniş ve verimli toprakları işleyebilmek, işletebilmek için eksik olan el emeğini, mutlaka fenni aletler ile karşılamak zorundayız. Memleketimizi bundan başka tren ile ve üzerinde otomobiller çalışır yollarla şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz. Çünkü, garbın ve cihanın vasıtaları bunlar oldukça, trenler oldukça bunlara karşı merkepler ve kağnı ile yollar üzerinde yarışmaya çıkışmanın imkânı yoktur. Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir, çobandır.

Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımızı da artırmak ve genişletmek zorundayız. Eğer sanat konusunda yine hoşgörülü olursak o halde sanayi eserlerinde yine dışarıya haraç verici oluruz. Ürünlerin ve eşyaların değiş tokuşu ve servete dönüşmesi için, ticarete ihtiyacımız vardır. Ticaretimizin yabancılar elinde kalması, memleketimizin servetinden gereği kadar yararlanmamızı önler. Fakat bütün bunlar söylenildiği kadar basit ve kolay olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten memleketin ve milletin ihtiyacına uygun ana program üzerinde bütün milletin birlikte ve denk olarak çalışması gerekir. Yüce Heyetiniz bu ilkelerin en kıymetlilerini inşallah bulup ortaya koyacaksınız. Arkadaşlar, bence yeni devletimizin, yeni hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır. Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içinde yerleşmiştir. Bundan dolayı evlâtlarımızı o şekilde eğitmeli ve terbiye etmeliyiz, onlara o şekilde bilgi, anlayış vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat dünyasında ve bütün bunların faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışır olsunlar, ameli bir organ olsunlar. Bundan dolayı eğitim programımız, gerek ilk öğretimde, gerek orta öğretimde verilecek bütün şeyler, bu bakış açısına göre olmalıdır. Eğitim programlarımız gibi devlet şubeleri için düşünülecek programlar bile, iktisat programına dayanmaktan kendini kurtaramazlar. İlkeli bir program uygulamak ve bu program üzerinde bütün milleti denk olarak çalıştırmak lâzımdır.

Bizim halkımızı yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine varlıkları ve çalışma sonucu birbirine lâzım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve işçiye muhtaç olduğunu, kim inkâr edebilir.

Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı programdan söz edildiği zaman, âdeta denebilir ki, bütün halk için bir “Emek Misak-ı Millisî”dir. Ve böyle bir emek Misak-ı Millî’si mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasî şekli ise, sıradan bir parti yapısında düşünülmemek gerekir. Ve barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle bir siyasî şeklin şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı hakkındaki inancım kuvvetlidir ve tamdır.

Efendiler! Yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok önemlidir, çok tarihîdir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felâket noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Millî’nin ve Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, millî tarihimizde ve millî hayatımızda en kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim.

İzmir Yollarında; s.103-126

 


I.İnönü Savaşı Hakkında...

Efendiler! Savaş durumunun çeşitli evreleri ve gelişimi hakkında Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi ve Müdafaai Milliye Vekili Paşa Yüce Heyetiniz’e daha ayrıntılı bilgi verecektir. Fakat kendileri, henüz harekâtı yönetmekle uğraştıklarından biraz gecikecektir. Onun için ben sizce gereken ve bu anda bilinmesi mutluluk verecek konuları kısaca sunacağım.Bilirsiniz ki Venizelos’un düşmesiyle Yunanistan’da bir mesele, bir özel durum ortaya çıkmıştı.İktidar mevkiine gelen Konstantin’in takip edeceği siyaset tamamen belli olmamış gibi idi.

Fakat alınan bilgiye göre İngilizler Konstantin’i bile sıkıştırarak kendi emperyalist emelleri uğrunda oyuncak etmek istiyorlardı. Konstantin krallığını onaylatabilmek için bu konuya meyyal görünüyordu. Fakat İngilizlere karşı yükleneceği görevi yapmak için Yunan ordusunu taarruz ettirmek ve bu taarruzunda başarılı olmak gerekiyordu. İşte bu sırada idi ki Ethem, Tevfik ve Reşit hainleri hainliklerini fiilen göstererek Yunan ordusuna katılmış bulunuyorlardı. Efendiler, Yunan karargâhında ve İngilizlerde bu katılım ile ortaya çıkan sevincin derecesini anlamak ve kavramak için Ethem, Tevfik ve Reşit’in anlayışlarını biraz anlatıp yorumlayacağım. Bu bedhahlarca Batı ordusunda maddeten ve manen kuvvet olarak yalnız onların emri altında bulunan insanlar vardı.

Esasen ordumuzun maddî kuvveti bunlardan aşağı idi. Öyle farz ediyorlardı. Hele manevîyatça ordunun hiç değeri yoktu. Ancak düşman karşısında ve harekât bölgesinde Ethem ve kardeşlerinin kuvveti sayesinde ve bu kuvvetin tesiriyle, bu kuvvetin düşmanı korkutmasıyla durabiliyorlardı. Yani Kuvva-i seyyare ortadan kalkarsa onların görüşlerine göre hemen ordu ortadan kalkacaktı. Yine onların zanlarınca ve yanlış inançlarınca milletimizde birlik ve dayanışma yoktu. Milletimizin tek temsilcisi olan Yüce heyet-i aliyede hiçbir birlik ve kararlılık inancı yoktu. Bundan dolayı bütün bu görüşleri Yunan karargâhına ve doğal olarak İngilizlere, İstanbul’a yetiştirilmişti. Şüphe yok bundan fazla olarak bütün askerî düzenlememizi nerelerde ne kadar askerîmiz var, nelerimiz mevcut, araçlarımız ne derecededir, hangi yerlerden ne kadar zamanda ne kadar kuvvet getirebiliriz. Doğal olarak bunları da söylemişlerdi (Allah kahretsin sesleri). İşte Konstantin’in, bundan olağanüstü cesaret alarak seri bir hareketle zayıf olduğu kendilerince belirlenen yönden yürüyerek Eskişehir’i işgal etmek, ona göre diğer harekâtlarını düzenlemek istediği ortaya çıktı. Şüphe yoktur ki bu harekete Ethem kendi kuvvetleriyle de katıldı.

Ethem ve kardeşlerinin kuvveti henüz kuvvetlerimiz Gediz yakınında bulunurken bir darbe ile dağıldı. Bilirsiniz onu izleyen askerî kuvvetlerimiz asıl tehlikenin gelmekte olduğu yöne yönelendirildi. O yönde, yani Kütahya bölgesinde bazı şeyleri söylemekte beis, zarar görmeyeceğim.

Orada (600-800) kişiden oluşan ufak bir kuvvet Ethem’i dağıttıktan sonra yalnız 300 kişi beraberinde kalmıştır. Yanında bir bataryayı beraber götürmüş, fakat o bataryanın zaptı kaçmıştı. Batarya kullanılamayacak bir halde bulunuyordu. Bu kuvvetlerin buradan çekilip gittiğini görünce yine birtakım insanları başında toplamış, 600 kişiye belki 800 kişiye çıkarmış. Bataryaya da belki Yunanlılardan gönderilen topçularla bir faaliyet vermiş ve öntabbed_pages/ceki günden beri Kütahya’da bulunan ufak kuvvetlerimize saldırmaya başlamıştır. Bundan dolayı öntabbed_pages/ceki gün, dün ve bugün orada bulunan bu cüz’î kuvvet bu âciz kuvveti devamlı darbelerle uğraştırmıştır. Hatta şimdi gelen bir raporda sağ tarafta Aydoğdu sırtları yönüne çekilen asiler takip olunmaktadır. Efendim, işte bu ufacık kuvvet yenilmeye mahkûmdur. Fakat doğal olarak durumu daha gerçek düşünmek ve bunları bir an önce temizleyebilmek için oraya süvari ve piyade olmak üzere bugün üstün kuvvet gönderilmiştir. Bekliyorum. Bu üstün kuvvet bunu büsbütün perişan edecektir (İnşallah sesleri). Şimdi Fevzi Paşa Hazretleri haber göndermişler geleceklerdir. Onun için çok kısa geçeceğim. Asıl İnönü Meydan Savaşı’na geçiyorum.

Biliryorsunuz kuvvetlerimizi İnönü bölgesinde toplamaya başladık, düşman oraya kadar geldi. Fakat Nazifpaşa mevkiinde ve sonra Pazarcık bölgesinde daima bir taburdan ibaret olan küçük kuvvetler, bütün bu düşman ordusuna iki üç gün kadar zarar verdirdi. Düşmana göre az olan kuvvetlerimiz İnönü’nde toplanmıştı. Burada gerçekleşen Meydan Savaşı’nda düşman, büyük zararlar ile yenilgiyi hissetti, anladı ve seri bir şekilde çekilmeye başladı. Kuvvetlerimiz, biliyorsunuz Otalbalı, Beşkardeş tepeleri hattında bulunuyordu. Dün bütün ordu, düşmanı takiben ileriye hareket etti ve dün akşam aldıkları vaziyet (20-30) kilometre kadar daha ileride olmak üzere Gündüzbey, Metris, Akpınar ve Karaağaç hattına kadar ilerledi ki bu hat bütün piyade kısımlarının hattıdır. Fakat süvari kolları daha ileri gitmiştir. Bir kısmı Bozüyük, bir kısmı da Mezit vadisine doğru ve daha ileride Söğüt ve Pazarcık yönünde keşif bölükleri gönderilmiştir. Bugün ordu Komutanlığı’ndan gelen bir raporda, düşmanın iki alay piyade, iki bölük süvari ve bir batarya toptan oluşan kuvvetinin Söğüt, Bilecik, Yenişehir yönünde çekilmekte olduğu bildiriliyor.

Gerçek kuvvetlerinin de (Pazarcık, Nazifpaşa, İnegöl, Bursa) yönüne doğru çekildiği bildiriliyor. Düşman son derece seri bir çekilme yapıyor. Birçok eşya ve malzemeyi terkederek çekiliyor. Yalnız güzergâhlarında Müslüman halka tecavüz ve zulüm yapmaktan geri durmuyorlar. Buna karşılık ordu komutanı, doğrudan doğruya Mezit vadisinden düşmanın dönüş yolunu kesmek üzere önemli bir süvari kuvveti gönderiyor. Kuzeyde de piyade ve süvari kuvvetinden oluşan bir kuvvet, doğrudan doğruya Yenişehir yönüne doğru düşmanın dönüş yolunu kesmek emrini almış bulunuyor. Şimdi bunun sonuçlarını bekleyeceğiz .

Efendim, Yüce Meclisiniz, toplantı durumunda bulunmadığı için, bu zaferin gerçekten çok önemli ve değerli olan siyasal ve askerî durumumuzun, iç durumumuzun üzerindeki etkisinin önemini anlayacağınıza emin olarak İnönü Meydan Savaşı’nı kazanmış olması dolayısıyla Batı Ordusu Komutanı’nı, bütün subaylar, komutan ve fertlerini Yüce Heyetiniz adına tebrik etmiştim (şiddetli alkışlar). Belki okudunuz, tekrar okuyayım, yazdığım tebrik şu idi:

Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Beyefendi!
İnönü Meydan Savaşı’nda Batı Cephesi bölüklerinin uğurlu ve üstün yönetiminiz altında kazandıkları kesin galibiyetten dolayı yüce şahısınıza ve kahraman ordumuzun bütün komutanlarıyla subaylarına ve fertlerine Büyük Millet Meclisi’nin içten tebriklerini sunarım ve bu başarının kutsal topraklarımızı düşman isgalinden tamamen kurtaracak olan kesin zafer için hayırlı bir başlangıç olmasını Allah’tan diler ve işbu tebriklerin bütün Batı Ordusuna ve subaylarına ulaştırılmasını rica ederim.

Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal

Hilmî Bey (Bolu)- İzin verilir mi Paşa Hazretleri Ben, İsmet Beyin, komutanların ve gerekenlerin birer derece terfilerini öneriyorum.
Mustafa Kemal Paşa- İzin verir misiniz? Bu konu hakkında daha biraz genel durum tespit edilsin ve kazanılmış olan bu meydan savaşı zaferini taçlandıracak beklediğimiz birkaç şey vardır. Ondan sonra yine uygun bulursanız buyurduğunuz şey yapılır efendim. İsmet Beyin verdiği cevabı da aynen okuyacağım.

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
Allah’ın yardımıyla İnönü Meydan Savaşı’nın kazanılmasından dolayı Büyük Millet Meclisi’nin içten destek ve dilekleri, ordunun bütün fertlerini ve subaylarını teşekkür onuruna erdirmiştir. Geleceğimizi tam istiklâl ile yüklenmiş olan Büyük Millet Meclisi’ne kayıtsız şartsız bağlılık ve teslimiyetten aldığı manevî ve kutsal ışık ile (şiddetli alkışlar) kutsal topraklarımızı kurtarma görevini yapacağına, ordunun kesin inancı ile emin bulunduğunu Başkanımıza arz ederim. (Allah muvaffak etsin sesleri)

Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi ve
Batı Cephesi Komutanı
İsmet

Efendiler, ben bu arada Yüce Heyetiniz’e özellikle teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Nedenini açıklayacağım. Aleyhimize oluşan harekâtın, gerçekten birçok kalpleri endişeye düşürecek boyutta olduğunu kabul etmek gerekir. Böyle bir görüntü karşısında Yüce Meclisiniz olağanüstü bir sükûnet, soğukkanlılık ve kararlılık göstermiştir. Hükûmet de komutanlara ve orduya karşı güvenini iyi korumuş ve sonucu tam bir sakinlikle beklemiştir. Yüce Meclisiniz’de beliren bu yüksek durum emin olunuz, hepimize ve bütün millete aynı şekilde iyimser bir etki yapmıştır. Eskişehir’den gelen birçok kişiye kendiniz sorabilirsiniz. Daima buradaki sükûnet, oraya sakinlik vermiştir. Halbuki düşman Eskişehir’e iki üç saat yakınına kadar gelmişti. Eğer Meclis’te ufak bir telâş olsaydı, bu bütün memlekete yansıyabilirdi. Hatta orduya da bulaşabilirdi ve Allah korusun istenmeyen sonuçlar karşısında kalınabilirdi. İşte Yüce Heyetiniz’in sakinlik ve dayanıklılığının etkisi ve sonucu olmak üzere İnönü Meydan Savaşı kazanılmıştır. Bundan dolayı teşekkürlerimi sunarım (estağfurullah sesleri). Efendim, Fevzi Paşa Hazretleri geldikleri zaman daha fazla bilgi vereceklerdir. Bu kadarla yetiniyorum.1

Mustafa Kemal Paşa (Ankara)- Arkadaşlar, Muhittin Bey’in son derece değerli sözlerinin doğurduğu duygulara tercüman olmak üzere bir iki kelime arz edeceğim. Milletimiz bugün bütün geçmişinde olduğundan ve atasından daha çok ümitlidir. Bunu ifade için şunu söylüyorum: Kendilerinin tabiri ile cennetten vatanımıza bekçi olan merhum Kemal demiştir ki:
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini
İşte bu kürsüden bu Yüce Meclis’in başkanı sıfatiyle yüce Heyetiniz’i oluşturan bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki:
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini (annesini)
(Sürekli alkışlar).

13 Ocak 1921

 


Atatürk ve İnkılâp Konulu Söylev

1916’da Atatürk’ün askerliği- karakteri- dine karşı durumu- kişiliği ve komutanlığı ve liderliği- Millî Egemenlik- Avrupa’ya karşı durumu- Müzik inkılâbı:

Vossische Zeitung muhabirine demeç:
Bu demeç, 1916 senesinde Mustafa Kemal’in bağımsız olarak çalışmaya başlaması için fırsatı ne biçimde elde edebileceğini kapsar. Kendisinde övünen bir tutum görülmeden şöyle demiştir:
- Ordugâhta, tek başına iken sıçrayıp ateşe başlamıştım. Aynı zamanda İngiliz askerînin o dakikada hemen bize karşı ateş açamayacakları kanısındaydım. Bunun için, bir tehlike gelmeyeceğini biliyordum. Benim o zamanki gerçek amacım, duruma tamamen hâkim olmaktı.

Bu olay, Gazi’nin seçkin olduğu yönlerden birisini de, onun övünme hayallerinden uzak olduğunu da gösterir. Söz, Napolyon’un huyuna gelince, yüzünde Napolyon’a karşı saygı belirtisi görülürken üzüntüyle, Napolyon’un kendi hayallerine kapıldığını ve tahta çıktığını ve kendine Eski Roma ve Bizans İmparatorları’nın unvanını verdiğini ve Hindistan’a göz diktiğini, akrabalarını ve çevresini yüksek görevlere getirdiğini anmıştır.

- Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz. Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse, modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon, temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı, demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur, diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni nedir biliyor musunuz?

İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet anlasın.

Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine karşı durumunu şöyle anlattı:
Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz?

Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı kutsal sayar.

Gazi’ye dedim ki, kendisinin bu görüşü, en büyük akılların görüşlerine uyar. “Goethe” de bu doğaya “Allahlar” adını vermiştir. Daha önce bu ülkede aksettirilmesi uzak görülen bu sözleri Mustafa Kemal, yüksek sesiyle yinelenmiş ve bundan sonra şöyle demiştir:
Ben anlaşılmaz işi kabul edemem, kutsallığa lâyık ancak topluluğunun başkanı olan kimsedir.

İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı” kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini söyledi:

- Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de bir kolaylık verir.

İşte burada kendisine aşağıdaki soruyu sordum:
- Şu hâlde siz, o zamanlarda komutanlığı ele almamış olsaydınız, bu ülkenin kurtarılmasını ve niteliklerinin birleştirilmesini düşünecek diğer kimseler çıkmayacak mıydı?

- Diğer kimselerin nasıl düşündüklerini bilmiyorum. Benim izlediğim yol ve çalışma, ancak kendi düşüncemin ürünüdür.
Aramızda bulunan çevirmen Dışişleri Bakanı idi. Bu kişi, bu sözleri zafer çığlıklarıyla karıştıran bir sesle çeviriyordu. Oysa ki, Gazi bunları söylerken, böyle özel bir uyum vermiyordu. Bu nedenle kendisini takdir ettim.

Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip biraz sonra şöyle demiştir:

- Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur. Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş zamanında başkanınız kimdi?

- Loudendorf.
- Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.

Mustafa Kemal bunu söyledikten sonra Kayser’den söz etmiş ve şiddetli bir biçimde aleyhinde bulunmuştur. Bundan sonra:
- Sizin iyi şansınız vardır, demiştir.

-Siz de Talat Paşa gibi, bir komutana bağlı idiniz, dedim. Ve Talat Paşa’yı takdir edenlerden olduğumu gösterdim. Gazi, Talat Paşanın düşmanı olduğu hâlde benim bu övgüme izin vermiş ve Talat Paşa Selânik’te küçük görevli iken onunla nasıl tanıştığını anlatmıştır. Talat Paşanın anlayışının kıt olduğunu ve bunun nedeni de Talat Paşanın Enver Paşaya karşı olan güveni olduğunu, bu nedenle yoldan saptığını söylemiştir.

Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:
- Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim. Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum.

İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki, ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün başkanlıktan ve hatta ordu komutanlığından çekilmeğe ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye hazırım.
- Parti başkanlığından da vazgeçer misiniz? riye sordum.

- Hayır... Asla vazgeçmem. Çünkü benim kanımca bu parti, ülkenin gerçek siyasî düşüncelerini temsil ediyor...
Buralarda çok yıllardan beri oturan, yabancıların tanıklık ettikleri gibi, gerçekte Mustafa Kemal, bizzat o, asıl kaynağına uygun olan demokrasi temellerini bu ülkede oluşturmak için var gücüyle çalışıyor. Padişahların kötü yönetimlerini eleştirdiği hâlde Mustafa Kemal, 1924 yılında, saltanat ve halifeliği kabul etmesi için Ankara’ya gelen Müslüman kurullarının kendisine yapılan önerilerini geri çevirmişdir.

Çünkü, bu kurulların bu önerilerini kabul etmiş olsaydı, yüzlerce yıldan beri sarayda patlayan ihtilâllere ve ihtilâlci komutanların, tahtından indirilmiş hakanın tahtı üzerine çıkmalarıyla sonuçlanan yöntem ve âdetlerine karşı çıkmayacaktı. Aslında, bu yönleriyle Napolyon’u eleştiren Mustafa Kemal’in, Müslüman kurulların bu önerilerini kabul etmemekle kendisine karşı bir muhalefet ortaya çıkmayacağından emin bir durumda kalmıştır.

Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle göstermektedir.

Gazi söylüyor:
- Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz. Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz. Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur. Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildir.
Bütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz...

- Şu halde, basına niçin özgürlük verilmiyor?
- Yönetim ve hükûmetin sistemine saldırmamak şartıyla bütün basın özgürdür.
Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:
Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap vermiştir:

- Asla... Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz.
Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.

Müzik inkılâbı:

Gazi söylüyor:
- Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem göstermekte olduğunu görüyorsunuz.

Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:

- Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında duyulabilir.

- Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir?

- Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti?

- Dört yüz yıl kadar geçti.

- Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini almakta olduğumuzu görüyorsunuz.

Ayın Tarihi: 1930, No.73, s.6049-6055

30 Kasım 1929

 


TBMM’nin Kuruluş Günü Anıları

16 Mart’ta İstanbul’un resmen işgali üzerine Ankara’da millî bir meclis toplamak gereği-Mustafa Kemal’in şahsiyetine yönelik propagandalar ve saldırılar-Mustafa Kemal’in işbaşından çekilmek düşüncesi-Mustafa Kemal için hürriyet ve bağımsızlığın anlamı- Ateşkes döneminde İtilâf Devletleri’nin durumu ve İstanbul’un psikolojisi- Mustafa Kemal’in girişimleri-Anadolu’ya geçmesi-Milletin kurtuluşunu savunmak için gösterdiği tamayül
Hâkimiyet-i Millîye

S- Paşa hazretleri, yarın Nisanın yirmi üçü... Büyük Millet Meclisi’ni geçen yıl bugün açmıştınız. Bu tarihin çok büyük önemi var ve bu tarih, millî geçmişimizin en değerli anısı olacak, bu nedenle bazı sorular sormama izin verilir mi?
C- Ne sormak istiyorsunuz?
S- Geçen 23 Nisan, Meclisin ilk açılış gününe dair anı ve duygularınızı sormak istiyorum, Sayın Paşa bu anı ve duygularınız millî tarihîmiz için çok önemlidir.
C- Peki açıklayayım.
Mustafa Kemal Paşa, koltuğuna gömüldü. Birkaç dakika düşündü, sigarasından pencereye doğru giden helezonî dumanları bir süre gözleriyle sakince izledi ve anılarını ağır ağır şöyle anlattı:
C- 16 Mart felâketi üzerine artık, İstanbul tamamen bağlanmış, millet ve ülke başsız kalmıştı. O’nun kurtuluşunu düşünmek ve kurtarmak için Ankara’da millî bir Meclis toplamak gerekirdi. Bu düşünce ile gerekli çözümlere giriştik. Böylece geçen Nisan ortalarında milletvekilleri Ankara’da toplanmaya başladı. Ancak ülke geniş ve ulaşım araçları sınırlı idi. Bunun için vekillerin varması her zaman gecikmeye uğruyor ve bu gecikme bana eziyet veriyordu.

Bu eziyet içinde bütün çalışma arkadaşlarım ile gece gündüz dinlenmeksizin çalışarak durumla ilgili çözümler düşünüp uyguluyorduk. Milletin beslediği sevgi ve inancı yakından bildiğim için, bence bazı yönlerde sakatlık gösteren doğru yoldan sapma hastalığına karşı, bütün millet ve ülkeyi koruyacak tedbirler alındığı zaman, durumun ağırlığının giderilebileceğinden şüphe yoktu. O sırada içeride halkın düşüncesini belirlemek, dışarıda da dünya kamuoyunu karıştırmak amacıyla kullanılan araçlardan biri de doğrudan doğruya benim şahsiyetim idi; ülkemizdeki millî heyecanı, hak ve kurtuluşu savunma yolunda gösterdiği hayatı ile ilgili var olma yeteneğini yalanlamak için bazı kişiler, bütün saldırılarını bana yöneltiyorlardı.

Gerek millete ve gerek İstanbul’daki hükûmete resmen diyorlardı ki: “Mustafa Kemal’i tanımayınız; Mustafa Kemal’e güvenmeyiniz. İtilâf Devletleri’nin Türkiye’ye karşı gösterdiği şiddet O’nun yüzündendir”. Onlar böyle söylüyorlar ve ben ortadan kaldırıldığımda, milletin ve ülkenin dışarıdan her türlü dostluğu ve iyiliği göreceğini ileri sürüyorlardı, zihinleri bu şekilde kandırıyorlardı. Ben bu teşebbüste ne kadar yüzeysel, fakat ustaca bir kasıt olduğunu bütün açıklığıyla görüyordum. Ancak milletimin üstüne konan baskı ve tutsaklık yükünün benim yüzümden oluştuğunu düşünebileceklerin varlığını zaman zaman düşündükçe kalbimin çok derin üzüntü ile çarptığını hissediyordum. Hem kendimi bu üzüntüden hem de böyle düşünebilecekleri kuruntudan kurtarmak için, o güne kadar oluşturulan tarihî durumun ve bu durumun o günden sonraki aşamalarına ait sorumluluğu başka bir arkadaşa emanet ederek unutulmuş bir köşeye çekilmenin uygun olacağını düşündüm; bu düşüncemi, o zamanlar temasta bulunduğum çalışma arkadaşlarımın hepsine açık ve kesin bir dille bildirdim. Fakat arkadaşlarım böyle bir davranışın düşmanın isteklerini ve niyetlerini desteklemekten başka bir sonuç vermeyeceğini iddia ettiler.

İçerideki başkaldırı ateşi Ankara kapılarına kadar dayanmıştı. Durumun ağırlığı, sorumluluğun büyüklüğü ürkütücü bir özellikte idi. Bu durum karşısında şöyle düşündüm: Ortaya çıkan durum, hangi düşünceye yol açarsa açsın, çekilmek iki şekilde açıklanabilirdi: Birincisi, tutulan yolda umutsuzluğa düşmüş olmak; ikincisi, tutulan işin ağır sorumluluğuna dayanamamak. Bu gibi yanlış düşünceler hem kutsal amaca zarar verir, hem de bu amaç etrafında toplanan güçleri dağıtırdı. Bunun üzerine, arkadaşlarımın içtenliğine milletimin güçlü inançlarına ve düşmanlarımızın önce ve sonra güçsüzlüklerini ilân etmeye zorlayacağı hakkındaki kesin inancıma ve Allah’ın yardımına dayanarak, eskisi gibi sonuna kadar millî mücadelemizin bana yüklediği namus ve vicdanî görevi yerine getirmeye karar verdim.

Ve artık genel hareketi, kanuni olarak çevirmeye başlamak gününün daha fazla ertelenemeyeceğinden; 1920 senesi Nisanının 23.günü Meclis’in açılmasına karar verildi. İşte 23 Nisan Cuma günü öğleden sonra yaklaşık saat ikide Meclis binasının kapısından girerken, günlerden ve gecelerden beri bütün varlığımı meşgul eden fikir ve duyguya dalmış bulunuyordum. İçeriye girip Meclis salonunu dolduran milletvekillerinin güven ve sevgiyle bana baktıklarını gördüğüm zaman teşebbüsümüzün milletin isteğine, beklentisine uygunluğunu bir kez daha anladım. Ve artık benimle ortak düşünce ve istekte milletin, düşünce ve isteğini tamamen temsil eden bu kadar arkadaşlarla beraber çalışacağımdan dolayı büyük bir mutluluk duydum.

Mustafa Kemal Paşa onurlu geçmişinin millî kurtuluşu hazırlayan bu anılarını tekrar düşünmüş olmaktan duygulanmış gibiydi: Anadolu direnişi bu olgun şekline gelene dek, millet kahramanın geçirdiği bazen ızdıraplı, üzüntülü, bazen sevinçli, mutlu günleri ruhumda duydum. Baştan başa ebedi bir tarih oluşturan bu anıları saran yüksek memleket coşkusunu, bugün kendilerinden dinlerken ruhumdan kopan derin özlem ve duyguyu güç sakladım ve tekrar sordum:

S- Paşa Hazretleri Türk milletinin bütün dünyaya gösterdiği bu soylu direnç, sizin aklınıza önceden nasıl geldi? Direnişe ait ilk düşüncelerinizi sormama izin verir misiniz?
C- Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük atalarımın en değerli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile büyülenmiş bir insanım. Çocukluğumdan bugüne kadar aile, özel ve resmî yaşamımın her aşamasını yakından tanıyanlar tarafından bu aşkım bilinir. Bence bir millette haysiyetin, gururun, namusun ve insanlığın oluşması ve devam etmesi, kesin olarak o milletin özgürlüğüne ve bağımsızlığına sahip olmasıyla mümkündür. Ben kendi adıma, bu saydığım özelliklere çok önem veririm ve bu özelliklerin bende olduğunu iddia edebilmem için, milletimin de aynı özelliklere sahip olmasını gerekli görüyorum. Ben, yaşayabilmek için, mutlaka, bağımsız bir milletin çocuğu kalmalıyım. Bu nedenle millî bağımsızlık bence bir hayatî meseledir. Millet ve ülkenin çıkarları gerektirdiğinde, insanlığı oluşturan milletlerden her biriyle medeniyet gereklerinden biri olan, dostluk ve politik ilişkilerini büyük bir incelikle kabul ederim. Ancak benim milletimi tutsak etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu amacından vaz geçene dek amansız düşmanıyım.

Örneğin, genel savaş, yeryüzünde ortaya çıktığı zaman, coğrafî durum, tarihî olaylar ve siyasî dengelerin zorlamaları karşısında, tarafsızlığımızın korunmasının imkânsızlığı yüzünden Almanların bulunduğu gruba katıldık; Almanlarla dost olduk. Almanlar, yurdumuza, ordumuza, hükûmetimize kadar girdiler. Bunların hepsini hoş gördük; fakat Almanlardan bazıları, haysiyetimize ve bağımsızlığımıza zarar veren davranışlar göstermeye başladıkları dakikada ve anında, hiçbir yaptırıma bakmadan, ruhen, hatta eylem düzeyinde başkaldırdım. Bu direncim yüzünden, genel savaşın devamı sırasında, bir yıla yakın, bu tavrımdan yana olmayanlarla, ters düşerek, düşman konumunda kaldım. Arkasından, şartlar gereği tekrar Suriye’de kabul ettiğim komutanlık, savaşın son günlerine rastladı. Savaşın sürmesine taraftar olmadığım gibi, savaşın her imkândan yararlanarak sona ermesi gerektiğine inanıyordum; bu inancımı da özel ve resmî olarak açıklamaktan da geri kalmamıştım. Savaşın sonuçlarının bizim için üzücü olacağını düşünüyordum. Fakat İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların, bizim için üzücü olacak bu sonucu, ülkemizi parçalamak ve milletimizi rezil ederek, haysiyetimizi kırarak, aşağılık bir hayvan sürüsü hâline sokmaya çalışacak kadar ileri götüreceklerini düşünemiyordum.

Herhâlde yenilirsek cezasız ve zararsız bırakılmayacağımıza şüphe etmiyordum. Fakat insanlık, medeniyet, adalet ilkelerinin savunucusu olmakla tanınan bu milletlerin hükûmet adamları, ne düşüncede ve yaratılışta olurlarsa olsunlar, herhâlde, Türkiye’nin ve Türk halkının, haysiyetini, varlığını, bağımsızlığını yıkmak gibi anlamsız bir girişimde olamayacaklarını düşünüyordum. Ateşkes dolayısıyla, Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak bulunduğum Adana’dan ayrılıp, İstanbul’a geldiğimde, anlaşma şartlarının uygulanmasına ve onun ardından gelecek olan barışın şartlarına ilişkin düşüncelerimde etkili olan görüşler böyle idi. İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan, askerî ve siyasî temsilcilerinden bazıları ile oluşan görüşmelerde sürekli içtenlikle bu görüşleri söylüyor ve diyordum ki: “Savaşa girmek ve girdikten sonra müttefikler grubuna katılmak bizim için mecburiydi. Çünkü tarafsız bırakmazdınız.

Çarlık Rusyası da sizin yanınızdaydı. Yenilginin doğal gereklilikleri elbette söz konusudur. Ancak, milleti bağımsızlığından mahrum bırakarak yok etmek, hiçbir zaman gerekenlerden sayılamaz”. Bütün görüşmeler, şaşkınlık ve gariplik, bende bir gerçeğin ortaya çıkmasına yol açıyordu. Dinlediğim iki yüzlü sözlerde gizlenen bu gerçek, düşmanların bizi, kesinlikle yok etmeye karar vermiş olmalarıydı. İtilâf görevlilerinin, subaylarının, askerlerinin İstanbul’da en büyük kurumlardan, toplantı yerlerinden sokaklara kadar her yerdeki davranışları, saldırıları, kışkırtmaları, bulduğum bu gerçeği kanıtlayan birer delil oluyordu. Bu gerçeğe, herkesin gözü önünde bu saldırı ve aşağılamaya koca İstanbul içinde padişahından, hükûmet üyelerine, komutanlarından, subaylarına, en son askerîne kadar, bir buçuk milyon can, toplu tüfekli korunaklı, kırılması zor, kalın zincirlerle sımsıkı bağladıklarını anlamaksızın şaşkın ve işini oluruna bırakmış duruyordu. Ben bu zincirle çevrilmişlikle kendime dert ortağı aramakla uğraşıyordum.

O şaşkın ve kaderci kütleler içinde zaman zaman girişimci insanları görüyordum. Bunlar, kötülüğü genel olarak görüyorlar ve çare bulmayı düşünüyorlardı. Fakat dayanak noktalarını yine İstanbul surlarının içindeki kütlede aradıklarını görüyordum. Sayısız programlar ve bu programların etrafında esaret zincirine vurulmuş olduklarının farkında olmayan yine o insanlar, gruplar, partiler, topluluklar... Bütün bu kurumların yönü, benim ruhumdaki oluşumla tamamen zıttı. Çünkü oluşumların hiçbirinde söz konusu olan davanın gerçek özelliğini anlamış oldukları gerçeğini göremiyordum. En aydın sayılan insanların manda tutkunluğu içinde, âdeta milletin bağımsızlık inancını yıkmak için aptalca sürekli bir çaba içinde çırpındıklarını hayretle görüyordum. Ben artık şu noktaları açıkça görebiliyordum. Düşmanlar bağımsızlığımızı yok etmeye karar vermişlerdir; bu gerçeği, millet tam olarak keşfedememiştir. Çünkü İstanbul karanlık sisler içinde boğulmuştur. Oradaki düşünceler, beyinler, oradaki vicdanlar bir yandan doğrudan doğruya düşman baskısı, diğer yandan yine doğrudan düşman aldatmasıyla bunalmış, bunaltılmıştı.

Hiçbir güç bu çevre içinde, duruma, gerçeğe uygun doğru hedef belirlemeyi başaramazdı. Milleti hedefe yöneltmek için güçlü bir dayanak noktası bulamazdı. Herhâlde hareket noktası İstanbul dışıydı. Bu noktayı bulmak ve orada bütün milleti gerçek hedefe yöneltmek gerekiyordu. Bunun üzerinde günlerce düşündüm. Bazı arkadaşlarımla fikir alışverişinde bulundum. Onlar da benimle aynı görüşte idi. Ben önce, bir şekilde Anadolu’ya geçmek ve orada milletin görüşlerini, duygularını bir kez daha değerlendirmek ve milletin kaynağını izlemek istiyordum. İstanbul’dan ayrılmam bir sorundu. Ben bunun çözümünü düşünürken, Anadolu’da yetkileri oldukça geniş, ordu müfettişliğini kabul edip etmeyeceğim soruldu.

Tereddütsüz kabul ettim ve Anadolu’ya bu şartlarla geçtiğimde hiçbir inceleme ve araştırmaya fazla gerek kalmadan düşüncelerimi en uygun konumda uygulayabileceğime inanıyordum. Hemen hareket günüydü ki İzmir’i haydutçasına işgal ederek millete büyük katliam örneğini vermiş oldular. Artık dönüşü imkânsız olan kararımı vermiştim: Anadolu’ya gideceğim, hemen yetki ve imkânlarımla milleti gerçek durumdan haberdar edeceğim ve millî bağımsızlığımıza vurulmak istenen darbeye karşı, direniş şartlarını ve savunmayı oluşturmaya çalışacağım. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’de vicdanlarına inandığım başkanlara amacımı anlattım ve faaliyetlerimin kesintiye uğratılmaması için olabilecek yardımlarını istedim. Vapura binmeden önce Babıâli’ye uğradığım zaman Yunanlıların bu saldırısını şaşkınlık içinde haber alan Heyet-i Vekile toplantı hâlindeydi. Benim varışımı öğrendiklerinde görüşmelerine ara vererek bir kısmı yanıma geldi.

“Ne yapalım?” dediler.

“Yiğitlik gösteriniz!” dedim.

“Bunu burada nasıl yapabiliriz” dediler, yalnız, yine:

“Burada yapabildiğinizi yaptıktan sonra devam edebilmek için benim yanıma gelirsiniz” cevabını vererek ayrıldım. Samsun’a ayak bastıktan sonra hemen ülke ve milleti yokladım, gördüm ki ülkenin ve milletin görüşü bağımsızlık savunmasında duraklayanları utandıracak yüksek özelliktedir. Doğrusu iki yıldan beri bütün dünyanın şahit olduğu olaylar düşüncelerimde tutarlılık ve milletin kararlı inançlarında gerçek kuvvetin olduğunu kanıtladı. Bundan dolayı cidden gurur duyuyorum.

22 Nisan 1921

 


Sakarya Meydan Savaşı Hakkında Söylev

Saygıdeğer Arkadaşlarım!
Milletimizi yok etmek niyetinde ve girişiminde bulunan düşmanlarımız, I. Dünya Savaşı’nda, içinde bulunduğumuz grubun mağlûbiyetinden yararlanarak amaçlarını hızlı bir şekilde gerçekleştirme girişimlerinde bulundular. Herkesçe bilinir ki; ateşkes zamanında memleket ve milletin hayatını savunmak için elimizde var olan bütün araçları almak hususunda girişmedikleri hiçbir yol kalmamıştır.Gerçekten ordumuz dağıtılmış ve elimizde silâhımız, topumuz hemen yok denecek bir duruma getirilmişti.
İşte böyle bir zamanda idi ki, düşmanlar amaçlarını tamamen sağlamak için Yunan ordusunu memleketimize saldırttılar. Bu sırada düşman karşısına çıkabilenler yalnız kalp ve vicdanları hürriyet ve haysiyet ateşiyle dolu millet fertleri olmuştu.

Gerçekten Yunan ordusu, karşısında yalnız millî kuvvetlerden ibaret zayıf bir hat bulmuştu. Fakat, bunun gerisinde millet ve milletin temsilcilerinden oluşmuş olan yüce heyetiniz varlığımızı savunmak için tek vasıtanın ordu olduğunu kabul ederek, böyle bir orduyu meydana getirmek için, bütün yardım ve çabalarını harcamaya başlamıştı. Ancak düşmanlarımız bize bu fırsatı vermek istemediklerinden derhal millî kuvvetlerimizin üzerine hücum ettiler. Ve bunun sonucunda Bursa, Uşak gibi değerli şehirlerimiz de -İzmir gibi- zoraki düşmanın eline geçti. Fakat, hükûmet, hükûmetimiz bundan etkilenmedi. Ve bir an bile duraksamadan, ordusunu oluşturmak için hazırlıklarına devam etti. Ve bu gayret ve emeklerle, memleketin harp kısmında ordunun ana öncüsü denebilecek bazı teşkilâtlar şekillenmeye başlamıştı. Fakat, düşman bunu mutlaka önlemek için fırsat arıyordu.

Ordunun vücut bulmasını kendi çıkarlarına aykırı gören bazı hainler, İstanbul ileri gelenlerinin, İstanbul’un daima tehlikeyi göremeyen ileri gelenlerinin hareket tarzından da yararlanarak hükûmetimize isyan etti ve düşmanlara katıldı. Bunu çok uygun bir fırsat sayan düşmanlarımız; derhal baskın tarzında Bursa’dan, Eskişehir yönünde taarruza geçtiler. Öyle bir zamanda idi ki, kuvvetlerimiz Gediz ve Simav taraflarında uğraşıyorlardı. Fakat, bu meşgul olan kuvvetlerimiz derhal İnönü’nde toplandı, düşman taarruz ve tecavüzüne karşılık verdi ve ordumuz millî tarihimize Birinci İnönü zaferini yazdı. Gerçekte İnönü’nde bu zaferi kazanmıştık; fakat arzu edilen orduyu meydana getirmek için gereken zaman gecikmişti. Bundan dolayı artık bundan sonra yeniden ordumuzu oluşturmak ve şekillendirebilmek için çalışmaya başlandı. Düşmanlarımız bu hazırlıkların da önüne geçmek istediler. Bu kez daha çok kuvvetlerle ve daha büyük ölçüde, çeşitli yönlerden yeni bir baskın hareketi gerçekleştirmişlerdi. Bu baskın hareketi de yine ordumuz tarafından emniyet ile karşılanmış ve sonucunda da İkinci İnönü zaferini kazanmıştık. Tıpkı birincisi gibi, bu ikinci zafer elde edilmekle beraber ordunun hazırlıkları için yine gecikme olmuştu. Bundan dolayı üçüncü kez yeniden pek büyük emek ve çabalarla ordunun hazırlıklarına devam edilmeye başlandı.

Üzerimize saldıran Yunan kuvvetleri, böyle Türk kuvvetlerine çarparak parçalandıkça, gerçekten bizi yok etmek isteyen düşmanlarımız daha büyük ölçüde önlemler almak, gayret ve hırs uyandırmakla uğraştılar. Ve bütün bu çalışma sonucunda Yunanistan’ın hemen bütün silâhlı kuvvetlerinden oluşmuş son derece mükemmel, donanmış, kuvvetli ve büyük bir ordu Anadolu’nun içerisine saldırdı. Artık düşmanlarımız bir görüşe varmışlardı ki, bu kuvvetli ordu, kuruluş hâlinde bulunan ve hazırlıklarını tamamlamaya zaman bulamayan Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunu tamamen ortadan kaldıracak, memleket ve milletimizi yok etme hususundaki kararlarının uygulamasına hiçbir engel bırakmayacaktır. Bu düşman ordusu, Temmuz ortalarında taarruz harekâtına başlamıştı. Ordumuz bu harekâta karşı bildiğiniz gibi İnönü, Kütahya ve Altıntaş kuzey ve kuzeydoğusunda bulunan uzun bir hatta bulunuyordu. Bu hatta düşmanla savaşmaya başlamıştık. Fakat, daha ilk temasta, düşmanın sayıca ve araç bakımından üstünlüğü görünüyordu. Buna dayanarak ordumuz bu hat üzerinde kesin savaşı kabulden çekinmekle yalnız mevzii savaşlar vererek düşmanı fazla zararlara uğratmakla yetindi. Ve bunun sonucunda ordumuz Eskişehir doğusu ve Seyitgazi hattına çekildi. Böylece bu hatta da görüldü ki düşman ordusunun üstünlüğü kalıcıdır.

Bundan dolayı meydan savaşı vermeden, yalnız düşmanı kayıplara uğratmak için savaşlar yapıldı. Ve bundan sonra ordumuzu biraz daha tamamlamak ve memleketimizin diğer kısımlarında bulunan yedek kuvvetlerin katılımına zaman bırakmak ve herhalde bizim için uygun ve düşman için uygun olmayan bir bölgede Meydan Savaşı’nı kabul etmek uygun görülmüştü. İşte böyle bir kararla ordumuzun ana kısımları düşman ordusu ile olan temasını kesmişti... ve uzak bir mesafede doğuya çekilmiş, yaklaşık 26 Temmuzda Sakarya gerisinde toplanmıştı. Düşmanlarımız ve düşmanlarımızın uygulama aracı olan Yunan ordusu, ordumuzu sıkıştırıp mağlûp edemeyince, elinde yalnız birkaç şehir ve biraz arazinin kaldığını gördü. Ve bunun bir hedef elde edemeyeceğine doğal olarak inanmış oldu. Her halde tasarladıkları hedefe ulaşmak için ordumuzla mutlaka kesin sonuç verecek bir meydan savaşı yapmak mecburiyeti bulunuyordu.

İşte biz, bu mecburiyetten dolayı düşmanın mutlaka doğuya yöneleceğine inanmıştık ve Sakarya doğusunda, gelecek olan düşmanı emniyetle karşılamak için lâzım gelen hazırlıklarda bulunduk. Gerçekten, düşman Eskişehir’de o güne kadar oluşan kayıpları gidermek ve ileri yürüyüş esnasında uzayacak menzil hatları üzerinde gereken düzenlemeleri yapmak için 15-20 gün kadar bir zaman harcadıktan sonra 13 Ağustosta ileri yürüyüşüne başladı. 13 Ağustostan 17 Ağustosa kadar Porsuk suyunun kuzeyinden ve güneyinden ve Sakarya’nın yukarı kısmının güneyinden olmak üzere toplam 10 piyade bölüğü ve bir süvari bölüğünden oluşmuş olan kuvvetli ordularını yürüttü. Ağustos’un 17 ve 18’inci günleri bu düşman, Sakarya batısında ana ordumuzla temasa geldi. Düşman belki bizim Mihalıççık ve Sivrihisar’da ciddî bir direnişte bulunacağımızı varsayarak bu hatta kuvvetlerini toplamış olarak hazırlanmıştır. Halbuki bu sahada düşmanla temasta bıraktığımız kuvvetler yalnız süvari bölükleriyle yükü hafif ve küçük piyade müfrezelerinden ibaretti. Ve bunlar düşmanın harekâtını mümkün olduğu kadar geciktirerek ve durdurarak ve teması koruyarak geriye çekilmişlerdir. Özellikle düşman ordusunun sağ tarafı ve sağ tarafının gerisinde faaliyetler gösteren süvari kütlelerimiz düşmanın harekâtına olağanüstü zorluklar çıkardı.

Bu şekilde düşmanın bütün stratejik plânlarını meydana çıkarmıştı. Düşman, Sakarya karşısına geldikten sonra almış olduğu düzenin ordumuza taarruza ve ordumuzu arzu ettiği gibi mağlûp etmeye uygun olmadığına karar vermiş olacaktır ki, 13 Ağustostan 23 Ağustosa kadar önemli bir hareket yapamadı. Bu süre zarfında yalnız stratejik düzenini değiştirmekle uğraştı. Düşmanın bu yeni stratejik düzeninde takip ettiği görüş, ana kuvvetleriyle ordumuzun sol tarafını çevirerek ordumuzu yok etmek ve ondan sonra Ankara’ya gelip Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmetini dağıtmak ve bütün Anadolu’ya hâkim olmak idi. İşte bu maksada dayanan strateji plânını yaparken bizim nazarımızda meydana gelen aşamalar şunlar idi: Düşman 1-2 tümenini Sakarya’nın batısında terkettikten sonra geri kalan sekiz tümenini güneye ve doğuya kaydırarak Ilıca vâdisinin güney sahasında doğuya doğru yürütüyordu. Doğal olarak biz de daha çok öncesinden düşmanın bu maksadını keşfetmiş bulunduğumuz için ordumuza ona göre önlem aldırmış bulunuyorduk.

Daima düşman sağ tarafı karşısında harekât yapan süvari bölüklerimiz ve yükü hafif piyade bölüklerimiz, düşmanın geri dönüş yollarının üzerine, menzil hatları üzerine birçok hücumda ve devamlı taarruzlarda bulundular. Birçok kollarını vurdular, birçok otomobillerini ve diğer nakliye araçlarını tahrip ettiler, yahut ganimet aldılar ve binlerce düşman Çeltik yakınından geçen menzil hatlarını kuzeye taşımak zorunda kaldı. Düşman 23 Ağustos sabahına kadar tasarladığı plânın bütün uygulamalarını tamamlamıştı. Ve bugün sabahleyin bütün doğuya gitmekte olan kuvvetlerini kuzeye yöneltti ve ileri harekete başladı. Bizim, İnler, Katrancı güneyinde ve onun doğusunda Kirazoğlu ve daha doğuda Mangaldağı denilen bazı mevzilerde ileri bölüklerimiz vardı. Düşman bu ileri bölüklerimize hücum etti. Bazı yerler hafif ve bazı yerler de ciddî ve kanlı savaşlarla müdafaa olundu. Nihayet 23-24 Ağustos gecesi orada bulunan bölüklerimiz zaten kararlaştırılmış olduğu gibi ve önceden aldıkları talimat gereğince geriye, ana mevzilere alındılar. Düşman, aynı günü takip eden gecenin sabahında Beylikköprü civarında da hafif postalarla sağlamlaştırılmakta bulunan kısımdan bir ilâ bir buçuk tümenini nehrin doğusuna geçirmeye başladı. Ağustos’un 24 üncü günü düşmanın Beylikköprü’den doğuya geçmiş olan kuvveti üzerine o çevrede bulunan bölüklerimiz kuzeyden ve güneyden taarruz ettiler. Savaş, akşama kadar ve bütün gece devam etti. Bunun sonucunda düşmanın doğuya geçirmiş olduğu bölükler, olağanüstü kayıplara uğratıldı.

Ve hemen köprünün çevresinde ve doğusunda kurulmuş mevzilere kadar sürüldü. 25 Ağustos günü düşman Beylikköprü’den Haymana’nın 20-30 kilometre daha doğusuna kadar uzayan bütün cephe üzerinde genel taaruza geçti. Bu taarruzlar daha başlangıcında yalnız bir nokta ayrı olmak üzere büyük kayıplar ile uzaklaştırıldı ve durduruldu. Yalnız Haymana güney sahasında, Alancık’ın kuzeyinde Türbetepe denilen bir mevziimiz vardı ki, düşman burayı geçici bir şekilde işgal etmiş bulunuyordu. Fakat, aynı günde o çevrede bulunan yedek bölüklerimiz karşı taarruza geçti. Ve çok kahramanca taarruz ve hücumlarla düşmanın oraya varmış olan bölüklerini hemen tamamen denilecek bir biçimde yok etmiş, buradaki düşman askerînin, küçük bir kısmını oluşturan geri kalan kısmını kıyıya atmıştır. Ve bu şekilde aynı günde orası tekrar geri alındı. Bugünkü savaşta düşman bu tepede ve Yıldızdağı civarında olağanüstü kayıplara uğratıldı. Ağustosun 26’ncı günü düşman yine bütün cephe üzerinde genel taarruzlarına devam etmiştir. Ve bu taarruz harekâtında gelişen düşman bölüklerinin bölünmesi şöyle idi:

Bir buçuk tümen kadar kuvveti Beylikköprü ve bunun kuzeyinden hücum ediyordu. İki tümen kadar bir kuvveti Yıldız ve bunun doğusundaki Devidemir mevzilerimize taarruz etti ve bunun daha doğusunda Sapanca sahasında 4-5 fırka kadar kuvveti hücum etti. Düşmanın bugünkü taarruzu bile genellikle her yerde uzaklaştırıldı ve durduruldu ve pek çok kayıplar verdirildi. Yalnız Haymana’nın güneyinde Yamak’ın doğusunda bir miktar arazi kazanmada başarılı oldu. Fakat kısa bir mesafe içinde ilerleyebilen düşman kuvvetleri derhal alınan önlemlerle durduruldu. Bunu izleyen günde, 27 Ağustosta düşman ordusu Sapanca-Yamak arasındaki kısmı ayrı olmak üzere yine bütün cephe üzerine genel taarruz yaptı. Düşman bu taarruzda hiçbir yerde en ufak bir başarı bile kazanamadı. 28 Ağustosta yine düşman gündüz ve gece devam etmek üzere bütün hattımıza taarruz etti. Bu taarruz sonucunda Beylikköprü yakınında ve sol tarafımız karşısında düşman bir kısım arazi kazanmada başarılı oldu.

Fakat, buna karşılık özellikle sol tarafımız karşısında yerine konulamayacak büyük kayıplara uğratılmıştır. Bununla beraber düşman, taarruzlarında ısrar ediyordu. Ağustos’un 29’uncu günü yine Beylikköprü’den tâ Dikilitaş ve onun daha doğusunda Büyükgökgöz mevzilerine kadar bütün kuvvetiyle genel taarruza kalkışmıştır. Bugünkü savaş sonucunda Dikilitaş civarında ve onun biraz batısında fazlaca bir kısım arazi kazanmada başarılı oldu. Bunun ardından ordunun merkezini Sarı Hâlil ve Kursak mevkilerinden geçen hatta almayı uygun gördük. Dikilitaş civarında ilerlemeye başarılı olan düşmana karşı tertibat almış olan kuvvetlerimizle düşmanın bir hizaya gelmesi için bütün cephede böyle bir değişikliği uygun bulduk. Gerçekten durum harita üzerinde düşünülürse görülür ki, bugüne kadar bölüklerimizin savunduğu hat, tamamen bir dik açı oluşturmak üzere kuzeyden güneye uzanan Sakarya hattı ve tamamen batıdan doğuya uzanan Ilıca hattından kurulmuş oluyordu. Şimdi biz, bu dik açıyı atarak savunma hattının merkezini geriye almak suretiyle daha kısa, daha yoğun hale konan bir savunma hattına sahip bulunmuş oluyorduk. Yani düşmanın Dikilitaş yönünde biraz arazi kazanmış olması, bize cephe değişiklikleri yaptırttı. Ve bu değişiklikler düşmanın aleyhine ve bizim lehimize olmuştur. Doğal olarak böyle bir cephe değişikliği manzarası düşmanı çok ümitlere düşürdü. Onun için 30 Ağustosta tekrar düşman Beylikköprü bölgesinde ve Sarı Hâlil ile Kursak bölgesinde ve buradan doğuda Büyükçalış yönünde ordumuzun sol tarafı aleyhine olmak üzere genel taarruza geçti.

Bugünkü harekât sonucunda düşmanın bütün taarruzları hemen her yerde başarıyla uzaklaştırıldı. Yalnız Çaldağı batısında hafif bölüklerle sağlamlaştırılmakta olan araziye kolaylıkla girmiş oldu. Bundan dolayı düşman sanırım biraz daha ümitlendi. 31 Ağustosta tekrar bütün cephede taarruzunu sürdürdü ve bu taarruz sonucunda Sivrihisar ve bunun doğusunda bulunan Çaldağı sahasında bir kısım arazi kazandı. Bugüne kadar cereyan eden haberleşmelerden orada gözle görülen durum şu idi: Düşman uğradığı büyük kayıplar yüzünden artık bizim sol tarafımız aleyhine olan taarruzdan tamamen vazgeçti. Fakat, merkezde, hafif tutulmuş yerlerde taarruzunu yenilemekle belki bir sonuç alabileceğini zannettiği kanaati ortaya çıktı. Ve gerçekten 1 Eylülde doğudan kaydırabildiği kuvvetlerin katılımıyla sağ tarafımız aleyhine ve merkeze, Haymana ve Dikilitaş’a kadar olan sahada genel taarruz yaptı. Ve bu taarruzu 2 Eylülde yine sağ kolumuza ve merkezimize karşı yeniledi. Bugünkü taarruz sonucunda düşman Çaldağı üzerinde bulunan bazı bölüklerimizin daha doğuya çekilmesine neden olmuştur. Bu elimizde bulunan harita, Kiepert’in tercüme olunmuş haritasıdır. Elbette bütün dünya bu harita ile harekâtı takip ediyor. Gerçekten bu haritaya bakılınca Çaldağı bütün sahaya son derece hâkim bir mevzi gibi görünüyor. Görünüşte böyle bir mevziin düşman eline geçmesi savaşın artık aleyhimize döndüğü gibi bir fikir verebilir. Fakat Efendiler, bu çok yanlış bir fikirdir.

Daima özünü koruyan, aklını ve ileri görüşlülüğünü koruyan bir ordu için mevziin önemi yoktur. Bir asker her yerde savaşır. Tepenin üstünde, tepenin altında, derenin içinde de savaşır. Bundan dolayı bu kurala uyarak hareket eden ordumuz, Çaldağı’nın düşman eline geçmesinden de hiç endişe etmedi. Çaldağı’nın 500 metre, bin metre doğusunda bulunan savunma açısından daha güvenli ve daha sağlam bir hat üzerinde yerleşti. 3 Eylülde düşmanın bütün cephede sessizliği, yorgunluğu görünüyordu ve birtakım önlemler almakta olduğu hissediliyordu. Fakat, Eylülün dördüncü günü düşman, toplayabildiği kuvvetlerle sağ kolumuz ve merkezimiz karşısında bulunan mevzilerini destekledi ve oradan tekrar taarruza geçmek istedi. Fakat, bu kez düşmanın bütün taarruzları son derece fazla kayıplarla her noktada durduruldu ve uzaklaştırıldı. Düşman gerçekte mağlûp olmak üzere idi veyahut mağlûp olmuştu. Fakat, öyle birtakım emeller peşinde, o kadar hayaller içinde geziyordu ki bu mağlûbiyeti bir türlü kendi kendine kabul etmek istemiyordu. Onun için Eylül’ün beşinci günü bile toplayabildiği son yedekleriyle son bir taarruz ve boğazlanmışcasına bir harekette bulunmaktan kendini engelleyemedi. Gerçekten bütün bu kuvvetlerle yalnız ordumuzun merkezine bir taarruz yaptı. Fakat, bu taarruzu bile büyük kayıplar ile durduruldu ve uzaklaştırıldı. Artık düşman bütün cephe üzerinde taarruzdan vazgeçmek zorunda kaldı ve savunmaya geçmek mecburiyetini hissetti.

Papulas’ın resmî olarak yayınladığı raporunu burada okudum. O rapora göre Papulas, sanıyorum ki, bugüne kadar cereyan eden savaşlardan ve özellikle 6 Eylülden sonra, kendisince savaşı bitiriyor. Raporunda kısaca diyor ki: Türkiye ordusunu mağlûp ettim, nehrin doğusunda yerleştim. Halbuki bizim plânımızın yalnız birinci aşaması son bulmuştu. Henüz ikinci aşamasına başlamamıştık. Gerçekten Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun plânı düşmana istediği yerde savaşmak ve öncelikle onu çarpışmaya zorlamak ve çarpıştıkça kırmak ve beli üzerine atılmaktı, bundan dolayı maksadımızın birinci aşaması tamamen tasarladığımız gibi oluşmuştu. Onun için ikinci aşaması başlıyordu.

6 Eylülde artık düşmanın harekete ve faaliyete gücü kalmadığı tamamen görünüyordu. Fakat, direnişinin ne dereceye kadar kırıldığını anlamak için derhal cephemizin merkezinden karşı taarruza geçildi. Ve yaklaşık iki tümenlik bir cephe üzerinde bu taarruz hareketi yapıldı ve başarılı olundu. Ve zamanın uygun olduğu derecede ileriye gidildi. Eylül’ün sekizinci günü bu harekete devam edildi ve yine elde edilmiş olan başarılar arttırıldı ve artık kanaat geldi ki, düşman ordusunun tepelenmesi zamanıdır. Bundan dolayı daha köklü ve daha genel şekilde hazırlıklara başlanıldı. Eylülün dokuzuncu günü hazırlıklar ile vakit geçirdik. 10 Eylül günü bütün ordu cephesinde ve özellikle düşmanın sol kolu aleyhinde Beylikköprü’nün doğusunda bulunan kuvvetlerine genel taarruz yaptık. Bu taarruzumuz çok kısa bir zamanda gayet büyük sonuçlar verdi. Düşman ordusunun hayat ve ölümüyle ilgili ve son derece önemli olan mevziler kahraman askerlerimiz tarafından derhal işgal edildi. Ve buraları işgal eden düşman, topunu, tüfeğini terkederek perişan bir şekilde Beylikköprü yönünde kaçmaya başladı (Alkışlar)

İşte bugüne kadar burada oturmaya, burada yerleşmeye ve karşı harekât için hazırlanmaya karar vermiş olan Yunan ordusu derhal geri dönmeye karar vermiştir. Bu darbe ile düşman ordusunu geri dönmeye zorladık. Gerçekten 11 Eylülde düşman, sağ tarafından başlamak üzere batıya doğru çekiliyordu. Fakat, bizim yönelttiğimiz taarruz o kadar etkili, o kadar yok edici idi ki, buna karşı düşman ordusu, Yunan milletinin gösterebileceği en büyük cesaret, yiğitlik, kahramanlık ne ise onların hepsini göstermek suretiyle karşı koymak ve savunmada bulunmak mecburiyetinde idi. Ve gerçekten öyle olmuştur. Düşman, sağ kolundan getirmiş olduğu kuvvetlerle destek bulmuş ve ordusunun çekilme hareketini yapabilmek için karşı taarruza geçmiştir. 11 Eylül günü düşmanın yaptığı bu taarruzların tamamı kırıcı ve ezici bir şekilde uzaklaştırılmıştır. Ve 12 Eylülde ordumuz şiddetli hareketlerle taarruza devam etti. Ve düşman bütün gayretlerine rağmen en önemli mevzileri süngülerimize bırakmak zorunda kaldı. Kartaltepe, Beştepeler, onun güneyinde uzayan mevzileri bırakmış idi.

Zaten düşman ordusunun maddîyat ve manevîyatı bozulmuş ve sarsılmıştı. Bu darbenin etkisi altında artık düzenli bir çekilme görüntüsünü de kaybederek perişan bir halde; bir an önce nehrin batısına atılmaktan başka bir şey düşünmedikleri anlaşılıyordu. Nihayet 13 Eylülde bu saha düşmandan tamamen temizlenmiş bulunuyordu. Bu sahada meydan savaşı cereyan ederken Afyonkarahisar ve Dinar taraflarında bulunan bölüklerimiz de Uşak, Karahisar hattına taarruz ettiler. Hat ve köprüleri tahrip ettiler. Düşmanın menzil hizmetlerini karışıklığa düşürmek suretiyle buradaki Meydan Savaşı’nın kazanılmasına yardım etmişlerdir. Düşmanın çekilme hareketleri olurken daha önce düşmanın sağ tarafı arkasında bulunan yükü hafif bölüklerimiz derhal düşmanın geri dönüş yolu yönünde taarruz etti ve önüne gelen düşman bölüklerini perişan etti, dağıttı. Ve biliyorsunuz, Sivrihisar’a kadar girdi.

Yunan ordusu Başkumandanın şahsına ait eşyasına varıncaya kadar birçok şeyleri ganimet olarak aldı. 13 Eylülden bugüne kadar (ki, bugün 19 Eylüldür) geçen aşamaları kısaca arz edeceğim: Düşman nehrin batısına atıldıktan sonra tamamen çekilmeye devam edecek halde değildi. Onun için öncelikle toplanmak ve ondan sonra yürümek zorunda kaldı. Bundan dolayı mümkün olduğu kadar kuvvetli olarak nehrin geçitlerini tutmuş ve onun gerisinde toplanmaya uğraşmıştı. Bizim ona karşı uygulamak istediğimiz harekât, nehir boyunca yalnız işgal hareketi yapmak ve düşmanın kuzey ve güney tarafları dışından geri dönme yolunu kesmektir, bu hareketimiz şimdiye kadar başarıyla cereyan etmiş ve başarıyla devam etmektedir (elhamdülillâh sesleri). Yalnız çok arzu ederim ki, Düşman daha çok burada uğraşmış bulunsun. Ancak bu hareketin tehlikesini fark etmiş bulunacaktır ki, artık nehrin savunmasından vazgeçerek batıya doğru süratle çekilmeye başlamıştır. En son durum şudur: Düşman ordusu Mihallıççık ile Sivrihisar arasında ve daha çok demiryolu güzergâhında toplanıyor ve oradan geri çekilmek istiyor.

Ve bizim bölüklerimiz nehri her noktadan geçmiş. Mihallıççık ve Sivrihisar hattına yaklaşmakta bulunuyor. Kuşatmakla görevli olan kuvvetlerimizden bir kısmı Hamidiye, Mahmudiye, Arapören civarındadır. Yani Seyitgazi’nin kuzey doğusunda ve Alpı köyünün güneyindedir. Diğeri Kuzeyden gelen diğer kuşatma kolumuz Kartaltepe’yi işgal etmiştir ve doğru Alpı yönünde hareket hâlinde bulunuyor. Doğal olarak bu duruma göre düşmanın durumu pek de mutluluk verici olmasa gerekir (Allah daha fena etsin sesleri). Bu ayrıntılı bilgiyi özetlemek istersek diyebiliriz ki; düşman, ordumuzun sol kolunu kuşatmak suretiyle hızlı ve yok edici bir sonuç almak istiyordu. Düşmanın bu stratejik harekâtını iptal ettik. Düşmanı düzen dairesinde savaşa zorlayarak, öncelikle stratejiyle mağlûp ettik. Savaşı cephe savaşına çevirdik. Onun ardından merkezimizi yarmak istedi, bunda da başarılı olamadı. Ondan sonra savunmada kalmaya karar verdi. Taarruz hareketlerimizle bunu da önledik. Ve bu şekilde yirmi bir gün, gecesiyle beraber, devam etmek üzere Sakarya Meydan Savaşı kahraman ordumuz tarafından kazanıldı (şiddetli alkışlar).

Efendiler! Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakarya’da kazanmış olduğu meydan savaşı, çok büyük bir meydan savaşıdır. Savaş tarihinde belki benzeri olmayan bir meydan savaşıdır. Bilirsiniz ki, büyük meydan savaşlarından biri olan Mukden Meydan Savaşı bile yirmi bir gün devam etmemiştir. Bundan dolayı ordumuzun savaş tarihine bir örnek olan bu zaferi kazanmış olmasından dolayı Yüce Heyetiniz’i tebrik ederim (Alkışlar). Bu parlak zaferin kazanılmasını sağlayan kişileri yüksek huzurunuzda ve bu kürsüden büyük saygı ve övgülerle anmayı vicdanî bir borç kabul ederim. Genelkurmay Başkanımız Fevzi Paşa Hazretlerinin bu Meydan Savaşı’nda yaptığı hizmetler çok büyük övgülerle anılmaya layıktır. Pek saygıdeğer, faziletli ve değerli olan bu yüce şahıs, savaş alanlarının hemen her noktasında gece ve gündüz hazır bulunmuş ve çok isabetli ve değerli tedbirlerini yerinde, gerekenlere ulaştırmış ve daima sevinç verecek, manevî kuvveti yükseltecek öğütleri bol bol kullanmıştır.

Adı geçen şahsın olağanüstü hizmetleri övgüye ve beğeniye değerdir. Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri derin bir zekâ, yorulmaz bir kararlılık, iman ve faaliyetiyle gece gündüz harekâtın en ufak noktalarına varıncaya kadar etkili olmuş ve son derece geniş bir görüşle ordusunu sevk ve idare ederek bu başarı ve zafere ulaştırmıştır. Diğer grup ve kolordu ve tümen, alay ve diğerleri... Kumandanların her biri, birbiriyle yarışırcasına fedakârlık, kahramanlık ve dayanıklılık göstermişlerdir. Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyleyecek söz bulamam, yalnız ifadede doğru olabilmek için diyebilirim ki, bu savaş, subay savaşı olmuştur. Bundan dolayı subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en büyük rütbelisine kadar değer ve fedakârlıklarını bütün kalp ve vicdanımla ve hakkını vererek anarım. Erlerimizi övgülerden çok yüksek görürüm. Zaten bu milletin evlâdı, başka türlü düşünülemez. Bu milletin evlâtlarının fedakârlıklarının, kahramanlıklarının için tek bir benzeri bulunamaz. Erlerimiz hakkında yeni bir şey eklemek isterim: Kahraman Türk askerî, Anadolu savaşlarının manasını anlamış, yeni bir ülkü ile savaşmıştır.

Efendiler! Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan oluşmuş ordulara sahip bir millet, elbette hakkını ve istiklâlini bütün manasıyla korumakta başarılı olacaktır. Böyle bir milleti istiklâlinden mahrum bırakmaya kalkışmak hayal ile uğraşmaktır. Efendiler! Müdafaa-i Milliye Vekilimiz Refet Paşa Hazretleri savaşın bütün cereyanı anında ordunun ihtiyaç duyduğu ve duymadığı her şeyi başarıyla ve zamanında yetiştirmiştir. Bu, zaferin elde edilmesi için birinci etkenlerdendir. Bundan dolayı kendisine teşekkürlerimi sunarım.
Efendiler! Düşmanın pek büyük çabalarla, fedakârlıklarla vücuda getirdiği ve diğer bazı devletlerin de büyük yardımlarıyla destekledikleri gerçekten mükemmel ve kuvvetli ordularını mağlûp etmek için kendimizde bulduğumuz kuvvet ve kudret, davamızın haklılığındandır. Gerçekten biz, millî sınırımız içinde hür ve bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Biz, Avrupa’nın diğer milletlerinden esirgenmeyen, hukukumuza tecavüz edilmemesini istiyoruz. I. Dünya Savaşı’nda içinde olduğumuz grubun mağlûp olması yüzünden uğramamız gereken cezayı Suriye ve Irak gibi geniş memleketlerimizin yönetimi ve geleceğinin belirlenmesi hakkını o memleketler halkına bırakmak suretiyle hâkimiyet hakkımızdan vazgeçerek çekmiş bulunuyoruz. Hiçbir mağlûp devletten bu kadar geniş ve bu kadar zengin memleketler alınmamıştır. Bu araziyi bizden almak için yönetimimize yüklenilenlerin tamamı asılsızdır.

Ve görünen nedenlerden ibarettir. Çünkü bugün işgal altında bulunan bu memleketlerdeki halkın, medeni olduğu öne sürülen yönetimlere karşı isyan etmekte olmaları, bütün kalp ve vicdanları ile tekrar bizim yönetimimizde bulunmak arzusunu göstermeleri, bizim kötü yönetimimiz hakkında söylenilen, duyurulan konuların ne dereceye kadar gerçekten uzak olduğunu tamamen ispat eder. Hükûmetimizin ve milletimizin Hristiyan unsurlara karşı adaletli bir şekilde hareket etmemiz, geleneklerimiz ve dinimiz gereklerindendir. Ve gerçekten Hristiyanlara adaletli davranıldığına en büyük delil, memleketimizin her noktasında en ufak köyünde bile Hristiyan unsurların Müslümanlardan fazla huzur, refah ve servete sahip olmalarıdır. Eğer bunlar hakkında zulüm ile, gasp ile adaletsizce muamele edilseydi doğal olarak bugünkü hal ve vaziyette bulunmamaları lâzımdı. Bundan dolayı bunun için başka bir delil ve neden söylemeye gerek görmüyorum. Fakat, bu Hristiyan unsurlardan, dışarının kışkırtmalarıyla veyahut ekmeğini yediği toprağa nankörlük ederek millî varlığımızı zarara sokmak, ihlâl etmek girişimlerinde bulunacakların fenalıklarına set çekmek çok tabiî ve mecburîdir. Bundan dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini hatalı saymak hiç kimsenin hakkı değildir. Bugün en büyük, en kuvvetli ve en medeni milletlerin bu gibi meselelerde bize göre çok şiddetli ve zorlayıcı uygulamalara girişmekte olduğu herkesçe bilinir. Fakat, bütün dünya bilmelidir ki, sakin ve bağlı halk daima korunmuştur. Ve daima korunacaktır. Hristiyan unsurlardan olanların İslâm vatandaşlarından bir farkı yoktur. Aynı hukuka sahiptir. Ve sahip kalacaktır. Düşmanlarımızın diğer iddiaları da bu arz ettiklerim gibi asılsızdır. Yunanlılar, gasp etmek suretiyle işgalleri altına geçirdikleri bölgelerde çoğunluğun Rumlar’da olduğunu iddia ederler. Halbuki, gerçek tamamen tersidir.

Bütün tarafsız istatistikler, bunu böyle göstermektedir ve milletlerarası komisyon raporlarının sonucu bunu doğrulamaktadır. Ve nihayet Londra’da harp bölgelerinde araştırmalar yapılmasını önerdikleri zaman bunu, delegeler heyetimiz kabul ettiği halde; Yunan Hükûmeti reddetmiştir. Çünkü: Araştırmaların sonucu onların değil; bizim lehimize olan gerçeği doğrulayacağına şüphe yoktu. O halde Yunanlılar bizim memleketimizin servetini çalmaktan başka bir amaç beslemiyorlar. Yunanlıların bizim yönetimimiz aleyhinde yayınlamaya devam ettikleri iddialar yazık ki bazı yerlerde kabul görüyor. Fakat, sormak gerekir ki: Onların gösterdikleri medeniyet eserleri nelerdir? Yunanlıların medeniyeti Efendiler, zulme uğramış insanların kanına, malına, canına, ırzına tecavüz ve mâsum kadın ve çocukları katletmektir. İtilâf Devletleri’nin gözleri önünde cereyan eden bu kötülükler, gerçekten Yunanlıların Anadolu’ya getirmek istedikleri medeniyetin iğrenç eserleridir! Evet, Haçlıların kahramanları arasına girmek isteyen Kral Konstantin’in Anadolu’ya ulaştırmaya memur olduğu medeniyetin eserleri: Yangın yerleri ve ihtiyar kadın ve çocuk cesetleridir (kahrolsun sesleri). Mazlûm kanı dökmekten zevk alan Yunanlıların uygulamakla oldukları zulümlere neden büyük devletler göz yumuyorlar?

Ve neden bizim millî varlığımızı zarara sokanlara karşı aldığımız önlemlere kıyametler koparıyorlar? Bu sorunun cevabını medeniyet dünyası versin! Kral Konstantin bazı hükûmetlerin hoşuna gitmek için Venizelos tarafından açılan sefere gayet derin dinî amaçları canlandırmak için girişmişti. Hristiyanların asırlarca önce takip ettiği dini gayeleri canlandırmak için Hz. İsa tarafından kendini memur zannetti. İzmir’de ilk karaya çıktığı zaman İzmir şehrine değil, vaktiyle Haçlıların çıktığı yeri seçerek oraya çıkmıştır. O yerin, Eskişehir ve diğer Müslüman Türk şehirlerinin isimlerini değiştirdi. Kral Konstantin, Mareşal Foch ve General Gouraud gibi değer ve askerî şöhretleri bütün dünyaca tanınmış büyük kumandanların doğru öğütlerini gururla reddetti. Kral Konstantin’in arzusu Haçlıların kahramanları sırasına geçmek ve eski istilâcı zalimleri taklit etmekti. Avrupa bu serserilikleri uzaktan seyretti. Fakat, Efendiler, Cenab-ı Hak bize yardım etti (elhamdülillâh sesleri) Yunan ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusu karşısında yüz geri etti.

Sırrı Bey (İzmit)- “Senin dehan karşısında...”

Mustafa Kemal Paşa (devamla)- Kuşkusuz, haklarımızı elde edinceye kadar silâhımızı elden bırakamayız. Fakat, bundan bizim aşırı harp taraftarı olduğumuz sanılmasın. Böyle bir anlayış kadar büyük haksızlık olamaz. Biz tersine herkesle barış yapmak istiyoruz. Efendiler! Barış yoluyla haklarımızı elde etmek için her yola başvurduk. Bu konuda hiçbir kusur etmedik. Fakat, bizim bütün iyi niyetlerimizi, ciddîyetimizi medeniyet âlemi önünde gizlediler. Ve ancak ilkel kavimlere yapılabilir uygulama ile ve çocukça birtakım manasız tehditlerle bizi karşıladılar. Efendiler! Bütün dünyanın bilmesi lâzımdır ki: Türk halkı, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun Hükûmeti, uşak yerine konulmayı kabul edemez. Her medenî millet ve hükûmet gibi varlığının, hürriyet ve istiklâlinin tanınması talebinde kesinlikle ısrarlıdır (hay hay sesleri). Ve bütün davası da bundan ibarettir! Biz savaşçı değiliz. Barış severiz. Ve bir an önce barışın olmasını görmek ve ona yardım ve hizmet etmek isteriz. Biz, Rusya ile dostuz. Çünkü Rusya, herkesten önce bizim millî hukukumuzu tanıdı. Ve ona uydu (Alkışlar). Bu şart dahilinde bugün olduğu gibi yarın da ve daima Rusya, Türkiye’nin dostluğundan emin olabilir (Alkışlar). Bundan dolayı İtilâf Devletleri bile millî varlığımızı ve istiklâlimizi tanıdıkları halde onlarla da aramızda hiçbir ayrılık sebebi kalmayacaktır. Ve derhal barış ve ilişkiler kurulabilir.

Açık ve gerçek cephemizi tamamen açıklayabilmek için işte bu kürsüden ve kanun yapmaya geniş yetkiye sahip olan yüce Heyetiniz’in başkanı sıfatiyle açıklıyorum ki: Biz savaş değil, barış istiyoruz. Barış yapmaya hazırız ve bence buna engel hiçbir neden yoktur. Eğer Yunan ordusunun bizi kanunî ve haklı olan davamızdan vazgeçireceği düşünülüyorsa, bu mümkün değildir. Görüşün çürüklüğünü anlamak için çok basit bir kıyaslama yeterlidir. Lloyd George 16 Ağustosta Avam Kamarası’nda verdiği nutukta: “Başarılı bir harbi göze almış olan memleketin lehinde davranmak gereğini” kabul ediyordu. Bundan dolayı bu başarıyı, bu zaferi kazanan Türkiye olmuştur. Buna göre Lloyd George’un sözünden dönmeyeceğini ümit etmek isterim. Bununla beraber bizi yok etmek görüşü karşısında varlığımızı silâhla korumak ve savunmak çok doğaldır. Bundan daha doğal ve daha haklı bir hareket olamaz (hay hay sesleri).

Tunalı Hilmî Bey- “Bu çalışma daima zaferle taçlanacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa (devamla)- Efendiler! Askerî harekâtımız hakkında son bilgiyi ve son sözü söylemiş olmak için arz ederim ki: Ordumuz, vatanımız içinde bir tek düşman askerî bırakmayıncaya kadar takip, baskı ve taarruzuna devam edecektir (yaşasın sesleri ve sürekli alkışlar).

19 Eylül 1921

 


Atatürk'ün Büyük Zafer Konulu Söylevi

Arkadaşlar! Kalbimde derin bir özlem doğurmuş olan ayrılıktan sonra tekrar size kavuştuğumdan dolayı, pek mutluyum (şükran sunarız sesleri). Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki, ordularımızın silâhlarına bıraktığınız yüce ve kutsal amaç, istediğiniz şekilde, güvenliğimiz için kullanılmış olduğunu gösteren, mutlu bir sonuca ulaştı.En karanlık ve en talihsiz günlerimizde Meclis’imizin sarp ve yalçın bir kaya gibi kararlılık ve imanı; bu parlak geleceğe erişmek için, gereken imkânı daima saklı tuttu.Millî meselelerde şaşmaz bir akılla daima doğruyu ve daima iyiyi bulan ve seçen Meclis’imizin


bu sonuçlara ermekten dolayı duyduğu mutluluk kadar kazanılmış hak olarak başka ne düşünülebilir? Milletin alın yazısını doğrudan doğruya yüklenerek ümitsizlik yerine ümit, perişanlık yerine düzen, kararsızlık yerine kararlılık ve iman koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimiz’in, temiz ve kahraman ordularının başında bir asker olarak bağlılıkla ve boyun eğerek emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin pek nadir duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. (şiddetli ve sürekli alkışlar). Kalbim bu sevinçle dolu olarak, çok temiz ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum (Sürekli alkışlar).

Arkadaşlar! Tebrik etme mutluluğuna sahip olduğum bu zafer kolaylıkla açıklanabilir değildir. Bunu anlamak, bugün değil, belki yarın tarih sayfalarında geniş ve derin incelendikten sonra mümkün olacaktır. Fakat, hissediyorum ki, benim ağzımdan buna dair bazı sözler işitmek istiyorsunuz (hay hay sesleri). Bu isteklerinizi karşılamak için önemli bazı resimler ve önemli bazı yazılar üzerinde açıklamalarda bulunacağım: (teşekkür ederiz sesleri).

Arkadaşlar, geçen sene Ağustos’un, yanılmıyorsam beşinci günü bu kürsüden, beni Başkomutan tayin etmiş olduğunuz zaman teşekkürlerimi sunarken demiştim ki:
Memleketimizi çiğnemek üzere, memleketimize giren Yunan ordusunu namus ocağımızda boğacağız.
Bu sözümde yanılmamış olduğumu olaylar ispat etti sanırım. Gerçekten Yunan ordusu namus ocağımızda tamamen boğulmuştur arkadaşlar! (Alkışlar). O gün, bu kürsüyü terk ettikten sonra Sakarya gerilerine kadar gelmiş olan ordumuza kavuşmuştum. Hepinizin hatırındadır ki, yirmi bir gün ve yirmi bir gece devam eden Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günlerinde ordumuz, düşmanın sol koluna karşı taarruza geçti ve bunun sonucu olmak üzere çok kuvvetli ve çok donanımlı olan Yunan ordusu mağlûp olarak geri dönmek zorunda kaldı ve ondan sonra tekrar bu kürsüye geldim. Dedim ki:
Kararımız, en son düşman askerîni vatanımızdan kovuncaya kadar taarruza devam etmektir, düşmanı takip etmek ve sıkıştırmaktır. Bu sözümü her harfiyle takip etmiş ve uygulamış olduğumu olaylar ispat ettiği gibi, vuku bulacak olan maruzatımla da açıklamış olacağım.

Gerçekten o gün için, düşman ordusunu takip etmek konusunda verilen karar, bu zamana kadar saklı kalmıştır. Fakat arkadaşlar! Şunu kabul etmek zorundayız ki, ordumuzun o günkü durumu, şartları ve araçları hemen uzun aralar üzerinde hızlı hareketler uygulamasına uygun bulunmuyordu. Bu nedenle gereken eksikleri tamamlamak hazırlıkları bitirmek için, bir zaman harcanacaktı. Ve bu zaman da doğal olarak harcandı.

Fakat, gerçeği kesin olarak herkesin bilmesi gerekir ki, bu senenin ortalarında ordumuz düşman ordusunu yenmek ve bozguna uğratmak için gereken kuvvet ve kudreti kazanmış bulunuyordu. Fakat, bütün milletimizin ve onun gerçek temsilcilerinden oluşan Meclisimiz’in işareti, kan dökmeden millî amaçlarımızın elde edilmesine yöneltilmiş olduğunu pek güzel anlıyordum. Bundan dolayı Efendiler, askerî kuvvetlerimizi kullanmadan önce kan dökmeye neden olmaksızın meseleyi arabuluculukla çözmek için girişimde bulunmak da ayrıca bir görev idi. Bu görevi yerine getirmek için, her türlü önlemlere girişildi. Bütün siyasal girişimler uygulandı. Bu cümleden olmak üzere, en değerli arkadaşlarımızdan incelemesine ve bakışının doğruluğuna son derece güvendiğimiz önemli hükûmet ileri gelenlerimizden Fethi Beyefendiyi Londra’ya kadar göndermiştik. Adı geçen, gerek Londra’da ve gerek diğer büyük devletlerin başkentlerinde bütün ileri gelenler siyasîlerle görüşmek, konuşmak ve barış yapmak için her şeyi yapmaya tam yetkili bulunuyordu.

Fakat Efendiler, Fethi Beyin Londra’daki kabul şekli ve özellikle o günlerde Mösyö Lloyd George’un parlamento kürsüsünde verdiği nutuk gösteriyordu ki, bütün bu girişimlerimiz ters bir anlamda kabul edilmiştir. Gerçekten insanca duygularımızın gereği olarak, yapmış olduğumuz bu girişime İngiliz hükûmetinin vermiş olduğu anlam, arabuluculukla girişimlerimizin bizim isteğimizle yorumundan ibaretti. Zannettiler ki, ordumuz zayıftır. Zannettiler ki, ordumuz taarruz ve takip etmek değil, yerinden kıpırdamayacak bir durumda bulunuyor. Zannettiler ki, Meclisimiz ve hükûmetimiz zayıftır ve ümitsizdir. Şüphesiz, bütün bu noktalarda en büyük hataya sapmış oluyorlardı, en derin dikkatsizlik içersinde bulunuyorlardı. Ve belki bazı durumlar ve bazı görüntüler düşmanlarımıza bu ümidi vermiş olabilirdi. Fakat ben, düşmanlarımızın bu şekilde aldanmış olduğunu zannetmiyorum. İsteseydim, o anda bu fikri düzeltirdim. Fakat, Efendiler, bu fikrin düzeltilmesi konusunu sözle değil, fiilen yapmayı seçtim. Bundan dolayı, Fethi Beyefendi kesin inancını hükûmete bir raporla bildirdi ve dedi ki: “Millî amaçlarımızın elde edilmesi, ancak askerî hareket ile olabilecektir. Başka incelemeye, başka yoruma yer yoktur”.

Elbette ki Fethi Beyefendinin bu sözüne ve bu inancına katılmak gerekiyordu. Aynı zamanda Avrupa’da bulunan bütün temsilcilerimizden ve diğer siyasî memurlarımızdan gelen raporların içindekiler de, Fethi Beyefendi’nin sözünü, inancını doğruluyor ve destekliyordu. Artık anlamıştık ki, harekat-ı askeriye bir mecburiyet hâline geldi. Bunun üzerine Başkumandanlık, aracılık ve siyasî girişimlerin gereği olarak, uygulamaya koymayı ertelediği taarruz kararını fiilen uygulamaya geçirmeye ve taarruzu uygulamaya karar verdi. Ordumuzun yetenek ve kudreti ve hazırlığına dair güvenimiz tamdı. Fakat, bir kez daha Genelkurmay Başkanı Paşa cepheye gitti. Ben de cepheye gittim ve baştan sona kadar ordumuzu tekrar gözden geçirdik. Düşman mevzileri, düşman ordusu incelendi. Bu son kontrolümüzün sonucu var olan düşünce ve imanımızı sağlamlaştırdı ve o zaman kesin olarak taarruz hazırlığı için emir verdim. Efendiler! Taarruzumuz, öteden beri Genelkurmay Başkanı Paşanın çok derin ilme, bilgiye ve deneyimlere dayanarak hazırladığı plân içinde oluşacaktı. Bu plân düşman ordusunu kaçırmak için değil, fakat boğmak esasını ihtiva eden bir plandı. Bu plân içinde hazırlık emri verildikten sonra, tabîi ki amacımızı gizlemekte yarar görüyorduk. Onun için öncelikle Genelkurmay Başkanı ve sonra Başkomutan tekrar Ankara’ya döndü. Ankara’ya dönüşümde Bakanlar Kurulu’ndaki saygıdeğer arkadaşlarla beraber durumu bir kez daha düşündük. Genel durumu, özellikle siyasî durumu tahlil ettik ve gördüm ki, bu arkadaşlar da bütün kalpleriyle, bütün inançlarıyla Başkumandanlığın kararını uygun görüyorlar ve destekliyorlar. Özellikle Maliye Bakanı Beyefendi’nin göstermiş olduğu kolaylık, Başkomutanlığın uygulamalarında ayrıca bir kuvvet oluşturmuştur. Bundan dolayı, kendilerine bu kürsüden teşekkür etmeyi ayrıca bir borç bilirim (biz de katılırız sesleri). Bakanlar Kurulu arkadaşlarımızın da oyları elde edildikten sonra tekrar buradan kayboldum. Konya üzerinden Batı Cephesi merkezinin bulunduğu Akşehir’e gittim. Son araştırmalarımda artık düşmanı yenmek için her şey hazır olmuştu ve aralıksız düşmanın İzmir’e kadar takibi için gereken bütün önlemler alınmıştı. Bunun üzerine 25 Ağustosta taarruz için emrettim.

26 Ağustos günü geçen taarruz hareketlerini kolaylıkla kavramak için isterseniz, o tarihteki düşman ordusunun durumunu birkaç kelime ile anlatayım. Dört, beş fırkadan oluşan Yunan kuvveti Afyonkarahisar’da bulunuyordu. Afyonkarahisar’ın doğusunda ve güneyinde olmak üzere yaklaşık 90-100 kilometrelik bir yol üzerinde sağlamlaştırma yapılmıştı. Fakat bu sağlamlaştırma, Efendiler, bayağı değildi. Yunanlılar bir sene sürekli olarak askerleri ve halkı kullanarak çalışmışlar ve fennin bütün araçlarını orada uygulamışlardı. Dediğim yol, birçok kuvvetli dayanma noktalarını ve derinliğine sağlamlaştırmayı, savunma yollarını içeriyordu. Yani bu mevzi tam anlamıyla, son zamanın bir kalesi olarak adlandırılabilecek bir durumdaydı. Bundan başka düşmanın üç fırkadan oluşan bir kuvveti de Eskişehir’de ve Seyitgazi’de bulunuyordu. Eskişehir ve Seyitgazi’nin kuzeyi, doğusu ve güneyi de tıpkı Afyonkarahisar’da olduğu gibi aynı araçlarla, aynı teçhizatla sağlamlaştırılmış ve donatılmış bir duruma sokulmuş bulunuyordu. Bu iki grubun arasında da demiryoluyla ve yürüyerek hızla ve kolaylıkla her tarafa gidebilecek durumda olan ve Döğer’de bulunan düşmanın üç fırkadan oluşan bir kuvveti vardı. Kısaca düşman seçkin ordusunun kollarını iki kaleye dayamış, orta yerinde kuvvetli bir yedek gruba sahip bir takım hâlindeydi. Bu takımın uzak kollarına da bakmak istersek, Gemlik ve İznik Gölü yakınlarında da düşmanın iki fırkaya yakın bir kuvveti vardı. Eğer güneye bakacak olursak, Afyonkarahisar’dan sonra bütün Menderes boyunca denize kadar düşmanın ikinci fırkasını da içermek üzere, birçok bağımsız alayları ve atlıları vardı.

Biliyorsunuz ki, Efendiler, Batı Cephesi denildiği zaman orada bizim iki ordumuz ve diğer kuvvetlerimiz de vardı. Binaenaleyh Birinci Ordu, Afyonkarahisar’ın doğusunda Akarçay’dan batıya doğru Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzileri karşısında toplanacaktı. Burada elbette ki desteklenmiş olan ordumuz, düşmanı yenerek, kuzeye atmak görevini aldı.
İkinci Ordumuz -bu Akarçay’dan kuzeye doğru Porsuk vardır, biliyorsunuz, işte onun kuzeyinde Sakarya kısmı vardır- oraya kadar olan cephede düşmana taarruz edecekti. Düşmanın Eskişehirde bulunan üç fırkası ve Afyonkarahisar’ın doğusunda bulunan iki fırkası ki, toplam sekiz fırkayı kendi karşısında belirleyecekti. Kocaeli bölgesinde bulunan kuvvetlerimiz de karşısında bulunan düşman kuvvetlerine taarruz edecek ve bu kuvvetlerin güneye inmesini önleyecekti. Menderes yöresinde biri atlı fırkası, olmak üzere kuvvetlerimiz vardı. Bunlar da güneyden kuzeye doğru önündeki düşmana taarruz edecek ve o kuvvetlerin son savaş yerine gelmesine engel olacak ve aynı zamanda düşmanın İzmir’le olan ulaşım yollarını kesecekti.
İşte bu temel noktalar üzerine bütün önlemler ve düzenlemeler yapılmıştı ve hazırlık tamamlanmış olduğu halde 26 Ağustos günü taarruz başlamıştır.

Bu hareketleri yakından yönlendirmek ve yönetmek elbette ki istenildiğinden ve gerekli görüldüğünden, Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Komutanlığı 26 Ağustos günü güneş doğmadan önce, Birinci Ordunun gözleme noktası olan Kocatepe’de hazırdılar. Kocatepe, bilenlerce bilinir ki ve harita üzerinde düşünenlerce anlaşılabilir ki, düşmanın güney cephesine ve güney cephesindeki önemli noktalara o kadar yakındır ki mevzileri incelemek ve hareketleri yönlendirmek ve yönetmek için, hatta dürbün kullanımına bile gerek yoktur.

Birinci Ordu, Akarçay’dan Dumlupınar’a kadar olan bütün düşman mevzilerine taarruz edecekti. Atlı kolordumuz, bu taarruz grubunun sol kolunda bulunduğu aralıktan içeri girecek ve düşman ordusunun arkasında icra-yi faaliyet edecekti.
Ordularla bütün cephe üzerinde taarruz olunacaktı. Fakat, ilk anda şu önemli noktalar düşünüldü. Afyonkarahisar’ın batısında Kaleciksivrisi vardır ve onun kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi vardır. Bu mevziler son derece önemlidir ve ondan başka bütün mevzilerin kilidi derecesinde olan ikinci bir önemli yer daha vardı ki, ona Tınaztepe adı veriliyor; bu, Kaleciksivrisi’nin on iki kilometre kadar batısındadır ve bu zincirlemenin en önemli bir noktasıdır. Burasını yok etmek istiyorduk. Bir de iki grubun arasında bir tepe vardır ki Belentepe deniliyor. Afyonkarahisar’ın güneyindeki esas mevzisi başlıca bu noktalara dayanıyordu. Bundan dolayı, bütün topçularımız ve ağır topçularımız bu üç noktayı ateş altına alabilecek mevzilere konmuştur.

Arkadaşlar! Topçularımız, bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi aldılar ve güneş doğmadan önce bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe başladılar (maşallah sesleri). Tam bir övgüyle ve saygıyla bunu söylemek isterim ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu yetenek ve bilgi, bütün dünya topçuları için örnek olacak yapıdaydı (Sürekli alkışlar). Askerî hayatımda bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel yönetilmiş bir topçu ateşi çok az gördüm. Topçularımız saat 4.30’da atışa başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta öncelikle ateş düzenlemek için atış yapılır. Yarım saat içinde bütün bu cephe üzerinde ateş düzenlenmiş ve saat beşte yani yarım saat sonra, bu saydığım noktalar üzerine şiddetle etki atışına başlamıştır. Bu mevziler, çok ve çok sağlamdı. Bu mevzilerin korunma değerini en son inceleyen bir İngiliz subayının verdiği raporda, eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir günde yok ettiklerini iddia edebilirler. Fakat Türklere, bu mevzileri yok etmek için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yeterli gelmişti (şiddetli alkışlar)! Saat altıda Tınaztepe’ye hücum durumunda, saldıracak kadar yaklaşmış bulunan piyadelerimiz önlerindeki tel örgüleri kesmeye ve bir tarafa itmeye gerek görmeyerek; ayaklarını kaldırdılar ve tel örgüsünden bacaklarını aşırarak atladılar ve orada bulunan Yunan askerlerini süngüleriyle tamamen tepeledikten sonra Tınaztepe’yi işgal ettiler (Sürekli alkışlar, yaşasın Türkler, sesleri). Ve ben bu görüntüyü seyrederken, bir soruya bir cevap vermeyi hatırladım. “Bu tel örgüsünü nasıl geçebilirsiniz?” diyorlardı. Oradakilerine dedim ki: “İşte böyle ayaklarını kaldırır ve geçerler.” Bundan sonra Efendiler, saat dokuzda Belentepe düştü. Ve onun ardından Kaleciksivrisi düştü. Fakat, bunun daha kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi hâlâ dayanıyordu. Bunun nedenini açıklayayım:

Biz, ağır topçularımızı mevzilere getirebilmek için yollar yapmaya mecbur olmuştuk. Bu bölgeyi bilenlerce bilinir ki, burası tekerlekli araçların hareketine uygun olmayan bir yerdir, yol yoktur. Bundan dolayı, ondan daha ilerisine yol yapabilmek için kesinlikle düşmanla çarpışmak gerekiyordu. Son 1310 rakımlı tepe, topçu ateşimizin etkisinden uzaktı. Orada taarruzlarımız tekerlek geçmediği için yalnız dağ topçuları ile korunmak zorundaydı. Onun için dayanıldı. Bu nokta, o kadar çok önemlidir ki, düşman, bütün kuvvetiyle ve bütün araçlarıyla orasını elde tutmaya çalışıyordu. Tınaztepe önemli mevzisinin batısında taarruz eden bölüklerimiz de bazı önemli noktalara, önemli mevzilere girmişlerdi.

Bu taarruz gününde, en sol tarafta bir fırkamız -57’nci fırka- taarruzlarını yöneltirken kuvvetlerini biraz birbirinden uzakça bulundurmuştu. Bu yüzden düşman üzerinde, etkili bir sıkıştırma yapamıyordu. O fırkanın komutanı Reşat Bey adında bir kişiydi. Bu kişiyi çok eskiden tanıyorum. Muş’ta beraber savaştık, Suriye’de çok savaşlar yaptık. Çok değerli bir askerdi, kendisinin bana çok sevgisi ve güveni vardı. Telefonla sordum: “Niçin hedefinize ulaşamadınız?” dedim. Cevap olarak dedi ki, “Yarım saat sonra bu hedeflere ulaşacağız.” Halbuki, yazık ki, yarım saatte bu hedefler ele geçirilememişti. Tekrar sorduğum zaman telefonda Reşat Bey’in son bir ayrılış mektubunu okudular, orada diyordu ki: “Yarım saat içinde size o mevzileri almak için söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam”.

Bu örneği, Reşat Beyin o hareketini övmek için söylemiyorum. Doğal olarak öyle bir uygulama ve öyle bir hareket bizce kabule değer değildir. Yalnız ordumuzda zabitanın, kumandanların kendilerine verilen vazifeyi ifada ortaya koydukları can atmayı ve namus hissini göstermek isterim.

Gerçekten ordumuzdaki subaylar ve yüce kumanda heyeti, birbirine karşı böyle bir sevgiyle, saygıyla, güvenle bağlıdırlar ve yukarıdan aldıkları emri bir namus kabul ederek yerine getirirler. Efendiler! Düşman yakın destek bölüğünü birinci yolda içeri soktu ve Balmahmut üzerinden ve Afyon’dan bile birtakım destek bölüğü çekti ve ayrıca otomobillerle çekilir toplar getirdi ve bizim elimize geçen noktaları tekrar geri almak için karşı taarruza geçti. Tınaztepe’nin batısında elde edilmiş olan mevziler, hemen tamamen düşman tarafından geri alındı ve Tınaztepe üzerine yönelttiği taarruzlar, başlangıçta askerlerimizin yandan piyade ve topçu ateşleri sayesinde, bir an için durdurulabildi. Fakat düşman eline geçti ve 1310 rakımlı tepe yerinde durdu. Aynı zamanda düşman, Kaleciksivrisi ile Akarçay arasında Afyon’un güneyinde, bir karşı taarruz hazırlığına kalkıştı sanılabilirdi. Gerçekten orada birtakım kuvvetler topladı ve bütün bu cephe üzerinde Işıklar yönüne genelinde, gayet yoğun bir topçu hazırlığına başladı. Düşmanın böyle bir hareketi çok akıllı ve çok beklenilirdi. O kadar beklenilirdi ki, biz bu hareketlere başlamadan önce düşmanın bizim üzerimizde en etkili bir hareketi olmak üzere, bunu kabul etmiştik.

Gerçekten düşman, böyle Karahisar’dan Akşehir genel yönüne yapılan bir taarruzda başarlı olduğunda seçkin kuvvetlerimiz batıda kalmış ve diğer kuvvetlerden ayrılmış olabiliyordu. Düşmanın bu kadar çok önemli olan girişimini daha önceden düşünmüş olduğumuzdan başarısızlığa sürmek için, gereken her türlü önlemler de alınmıştı.

Onun için bu düşman girişimi bizi korkutmadı. Bununla beraber, bu cephe üzerine ve bütün cephe üzerine yönelen askerlerimizin şiddetli ve kahramanca taarruzları, düşmanı bu harekete girişmekten önledi, düşman böyle bir şey yapmaya cesaret edemedi.
Tınaztepe’de düşman tamamen hâkim olduktan sonra orada bulunan kuvvetlerden bir alay -ki, ismini saygıyla ve övgüyle anmak istiyorum -57’nci alaydır- düşmana ateş kullanımına gerek görmeksizin süngüsünü taktı; düşman cephesine girdi. Bunun sonucu olarak gece Tınaztepe, çok derin ve sağlam bulunan Tınaztepe, baştan sona kadar elimize geçti (Alkışlar). 26 Ağustos akşamına kadar bu cephe üzerinde geçen olaylar bundan ibaretti. Yani, Akarçay’dan Tınaztepe’ye kadar uzayan mevziler üzerinde Kaleciksivrisi, Belentepe ve Tınaztepe elimize geçmişti.

Oradan sonraki mevzilere kuvvetlerimiz girememişlerdi. Bunun batısında hareket uygulayacak olan atlı kolordumuz, yüce bilginizle Afyon’un batısında Çayhisar vardır, Çayhisar’a kadar geldi. Daha ileriye çok kuvvet geçirmek için, henüz zaman kendisine pek izin vermiyordu. Fakat, atlı bölüğümüzün burada görünmesi hemen düşmanın dikkatini çekti ve düşman buna karşı Ayvalı-Karka yolunun kuzeyinden güneye doğru, batıya yönelik bir cephe almaya mecbur oldu. Harita üzerinde durum düşünüldüğü zaman kolaylıkla görülür ki, bu durum düşman kuşatmasının öncesidir. Düşman, doğuya ve güneye yöneldiği gibi, İzmir’e karşı, batıya da bir cephe almaya mecbur edilmişti. Bu durumla düşman kendi kendini bir kale içerisine koymuştur.

Diğer cephelerde, Afyon’un doğusundaki düşman mevzilerine de kuvvetlerimiz taarruz etmiştir ve orada bulunan düşman kuvvetlerinin, güneye gelip yardım etmesini önlemede başarılı olmuştur. Onun daha kuzeyinde düşman için olağanüstü öneme sahip olan Kazuçuran adında kuvvetli bir sağlam mevzi vardı. Oraya bizim bir fırkamız taarruz etti ve orasını aldı. Fakat düşman bu noktaya çok önem verdiğinden bölüğünü tekrar destekledi. Karşı taarruz yaptı ve bizim fırkayı oradan attı. Fakat aynı fırka tekrar şiddetle taarruz ederek aynı mevziyi bir daha aldı. Bunun daha kuzeyinde hareket eden bir atlı fırkamız vardı; bu da Döğer genel yönünde yürüdü, her önüne rastladığı düşmana taarruz etti ve bu sayede Döğer çevresinde bulunan üç fırka yedek kuvveti yerinden kıpırdayamadı (bravo sesleri). Bunun daha kuzeyinde Seyitgazi’ye yakın Hüsrevpaşa bölgesi vardır. O bölgede bulunan düşman kuvvetlerine taarruz eden bölüğümüz, aynı zamanda Eskişehir doğu cephesine taarruz eden kıtalarımız düşmanın üç fırkasını tespitte başarılı olmuştur. Ve bu taarruz eden kuvvetlerimiz oradaki düşmana göre, dörtte bir oranında idi.

Kocaeli grubunda da taarruz başladı. Bölüklerimiz verilen görevi başarıyla yerine getiriyorlardı. Menderes yöresindeki bütün bölükler bile verilen görevi başarıyla yapıyorlardı. Orada bir atlı fırkamız, Uşak’ın batısına kadar ilerleyerek düşmanın ulaşım yollarını kesmeye başlıyordu. Bundan dolayı 26 Ağustos akşamı durum bu idi. Eğer incelenecek olursa bu sonuç memnuniyete değerdir. Ve gerçekten Başkomutanlıkça memnuniyete değer görüldü.... Çünkü kuzeyde ve Menderes’te düşman kuvvetlerini, tam tasarladığımız gibi, bulunduğu yerlerde belirledik ve sonra Afyonkarahisar batısındaki çok sağlam bir yolun da en önemli dayanma noktasından üç yer elimize geçti.

27 Ağustos için yapılacak yeni bir şey yoktu. Bölükler, önceden almış oldukları hedeflere bir an önce ulaşmak için taarruzlarına devam edecekti. Nitekim öyle oldu. 27 Ağustos sabahı 1310 rakımlı tepeye karşı doğrudan doğruya Dördüncü Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın önderliğiyle gayet ustaca bir taarruz düzenlendi ve bunun sonucu olmak üzere, 1310 rakımlı Erkmentepesi düşmandan alındı ve buradaki düşman yenilmiş ve perişan bir şekilde kuzeye ve kuzeybatıya doğru atıldı. Bu şekilde Kaleciksivrisi’nden Tınaztepe’ye kadar olan iki kilometrelik bir gedik açılmış bulunuyordu.

Düşman cephesi burada yarılmıştır. Bunun ardından, bu gedikten geçerek, düşmanı bırakmamak ve tekrar taarruz etmek üzere, hareket edildi. Aynı zamanda diğer düşman mevzilerine karşı da yönelmiş olan taarruzlar yenilendi ve bu sonuç ile artık düşman tarafından, sağlam yollarının güvenle korunamaması durumu ortaya çıkmıştır. Gerçekten biraz sonra birbirini takip eden Tınaztepe’nin batısında bulunan mevziler bile birer, birer düşmeye başlamıştı ve Kaleciksivrisi cephesi bile düştü. Gerek bu durumdan, gerek Afyonkarahisar’ın doğusuna yöneltilen taarruzların etkisinden, orada bulunan düşman fırkaları bile mevzilerini terk ederek, batıya ve kuzey batıya doğru çekilmeye mecbur olmuşlardı. 27 Ağustos günü öğleden sonra saat beşte Sekizinci Fırkamız muzaffer olarak Afyonkarahisar’na girdi. Burada 20-22 kadar çeşitli cinste top alınmıştır. Karahisar’da da belki, henüz kesin hesabı bitmemiş olan savaş malzemesi, silâhlar ve karışık malzeme ganimet alınmıştır. Yalnız düşman, Karahisar’da ve ondan sonra her yerde yaptığı gibi, hemen şehri ateşledi. Bölüklerimizin hızla yetişmesi sayesinde yangının yayılmasına meydan verilmedi ve yanan yerler de bastırıldı. O gün, düşmanın önemli kuvvetleri kaleden atıldı ve böylece açık Meydan Savaşı’na mecbur kaldılar.

27 Ağustos akşamı durumu şöyle düşündük: Düşmanın henüz Eskişehir grubu yerindeydi ve Döker’deki yedek fırkaları henüz tamamen kullanılmamıştı. Diğer cephedeki düşman kuvveti tamamen duruyordu. O halde burada yendiğimiz düşmanın kuvveti dört ilâ beş fırkadan ibaretti. Bundan dolayı, düşman tekrar sol kolunu Eskişehir’e dayandırarak, onun güneyinde Döker ve daha güneye ininiz, Resulbaba sırtları vardır. Oradan batıya gidiniz, burada Dumlupınar mevzileri var; daha sonra Toklusivrisi mevzileri vardır ki, düşman bu yol üzerinde çekilen kuvvetleriyle tekrar savunma yapabildi. Zaten bu mevzilerde daha önce yapılmış ve hazırlanılmış ve tel örgülerle sağlamlaştırılmış hemen hemen Afyon’un doğusunda ve güneyindeki yerlere benzer kuvvetli yerler vardı. Onun için en akıllı ve beklenen hareket, düşman için, bu idi.

Bundan dolayı, düşmanı bu mevzide de yenmek için, güneyde bulunan Birinci Ordu, düşmanı sol kol ile kavrayarak, İzmir’e gitmesini önleyecek şekilde taarruza devam edecekti. İkinci Ordu, doğudan düşmanı kavrayarak, kuzeye, Kütahya üzerine gitmesini önleyecek şekilde taarruz edecekti. Artık ileriye geçmiş olan atlı kolordumuz da düşman kuvvetinin tamamen arkasında hareket uygulayacaktı. O gece düşündüklerimizi ertesi günü Hakkın yardımıyla ve tamamen düşündüğümüz gibi noktası noktasına uygulamak kolaylıkla oldu (bravo sesleri).

Birinci Ordu bölükleri kuzeye hareketinde, düşmana birçok yerlerde rastladı ve her rastladığı yerde çok kanlı savaşlar geçti. Örneğin: Balmahmut’un kuzey doğusunda Köprülü vardır; bir fırkamız, düşmanın orada bir fırkasını yakaladı. Gayet hızlı bir hareket sonucunda, düşman fırkası yenilerek, bütün silâhları ve otomobillerle sürüklenir üç ağır topunu bırakmaya zorlandı ve perişan surette Cankuyusu istikametinde firar etti. Ondan sonra Balmahmut istasyonunda yine bir fırkamız, düşmanın bir fırkasını yakaladı, savaşarak yendi. Kuzeye attı, ondan sonra, Oğlanmezarı, Başkilise, Kumari Çiftliği, Akçaşehir, Bakırcık, Tazılar’ın güneybatısı ve Toklusivrisi’nde düşmanla karşı karşıya gelindi ve buralarda, ciddî ve önemli savaşlar oldu ve fakat bazı fırkalarının direnmesine rağmen, sonunda yenilerek kuzeye atıldı. Yalnız Toklusivrisi’nde bulunan düşman direniyor ve yerinde durabiliyordu.
İkinci Ordu da verilen cephede batıya doğru yürüyüşüne devam ediyor ve savaşa girmek istiyordu.

Bütün bu savaşlar olurken, atlılarımız tamamen düşman bölüklerinin gerilerinde olmak üzere, hareket ediyordu. Örneğin: Olucak’ta ve Başkilise’de bazen piyade gibi, ateş savaşı yaptı ve fakat, sık sık kılıcını çekti ve dört nala düşman safları içerisine girdi. Arkadaşlar! Atlılarımızın burada gösterdiği kahramanlık, düşüncenin üstündedir ve anlatılamaz (şiddetli alkışlar). Henüz savaşa girmiş yeni düşman fırkalarını görür görmez atlılarımız dayanamıyorlardı, bunları durdurmaya imkân yoktu ve hemen kılıçlarını çekiyor ve düşmanın içerisine dalıyorlardı (Sürekli alkışlar) ve gerçekten bu kahramanlık sonucunda batıya çekilmek isteyen düşman bölükleri durmaya ve yeni bir durum almaya zorlandı. O sırada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı tekrar savaşmaya zorladık. 28 Ağustos günü, bu dediğim çeşitli savaşlarla geçti.

Bunun sonucunda yani 28 akşamı biz durumu şöyle düşündük: Artık düşmanın bu çok uygun olan mevzide savunmadan çok, arka yollardan saparak, Dumlupınar mevziine gitmesi, veyahut oradan Uşak mevzilerini tutmak istemesi gerekir. Arkadaşlar, burada düşmanın 4’üncü, 5’inci, 9’uncu, 12’nci, 13’üncü, 1’inci, 7’nci fırkaları vardı; yani toplam yedi fırkası vardı.

Bu meydan savaşı sırasında, yalnız birinci, yedinci fırkaları mağlup bir durumda, Dumlupınar’ın batısına geçebilmişlerdi. Diğer beş fırkası bu dediğim çerçevenin içerisinde kaldı. Dumlupınar’a geçen bu iki fırka, henüz düşmanın batıda yeni bir durumda bulunan ikinci fırkası ile birleşti ve bir kuvvet oldu.

Bundan dolayı, artık yapılacak şey, düşmanın bütün kuvvetlerini İzmir’e çekilmekten, kuzeye ve herhangi bir yere gitmekten önlemek gerekti... Bunun için, verilen emre göre, Birinci Ordu, artık bütün bölükleriyle batıya yönelecek, düşmandan önce Dumlupınar mevzilerini tutacak ve batıya çekilmek isteyen düşmana taarruz edecek idi. İkinci Ordu böylece, kuzeyden aynı düşmana taarruz etmek üzere, ilerleyecek ve atlı fırkaları Muratdağı ile Kütahya, Gediz şosesi bölgesinde toplanacak, düşmanın kuzeybatıya çekilmesine engel olmak görevine devam edecekti. Döker yönünde hareket uygulamakta olan atlı fırkamızı söylemiştim. O da Altıntaş’a çekildi, diğer cephelerde, Eskişehir’de ve diğer yerlerde bütün bölükler verilen görevin yapılmasına devam edeceklerdi. Yani taarruzlarına devam ederek düşmanı durdurulacaktı...

29 Ağustosta Birinci Ordu, Olucak, Hamurköy, Çalköyü, Aslıhanlar üzerinden Dumlupınar’a gitmek isteyen beş düşman fırkasına çattı ve güneyden taarruza başladı. Dumlupınar’ın doğusunda, Kızılcaköy’den Murat Dağları üzerinde, Hasandede yönüne giden fırkamız da düşmanın Aslıhanlar’a gelmiş olan iki fırkasına rastladı ve hemen bu iki fırkaya taarruz etti. Bunun üzerine düşmanın Dumlupınar yolu kapatılmış oldu. İkinci Ordu da artık savaş temasına gelmişti. Ağustos’un 29’uncu günü, bu hareketlere devam ile geçti.

30 Ağustosta durum şöyle idi: Artık düşmanın beş fırkası Dumlupınar’a gitmekten de önlenmişti. Kütahya yönünde kuzeye gitmekten de önlenmişti. Yalnız kendisi için, bir kurtuluş noktası kalmıştı ki, o da Muratdağı’nın kuzeyindeki Kızıltaş deresi idi. Bu dere ve bu derenin içi, sarp patikalara sahip bulunuyordu. Yani hareket zordu ve bunun da karşısında atlı kolordumuz bulunuyordu. Bundan dolayı, düşmanın beş fırkası artık tamamen kuşatılmıştı.

Ağustos’un 30’uncu günü bu kuşatma hareketini kesin bir kazanç ile tamamlamış olmak için, savaşları yakından görmek ve yönlendirmek ve yönetmek, uygun görüldü. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanımız Paşa Hazretleri bizzat, kuzeye, İkinci Ordu tarafına ve atlı kolordusu yanına gitti. Ben de aynı zamanda güneyde Birinci Ordu yanına gittim. Birinci Ordu karargâhında durumu icap edenlere açıkladım ve büsbütün bölükleri hızlı bir taarruza isteklendirdim ve oradan da Dördüncü Kolordu Komutanın yanına gittim. Durum o kadar çekici idi ki daha ileriye kadar gitmekten kendimi önleyemedim. Çalköyü yakınında bir yere gittim. Burası düşmanın mevzi almak üzere bulunduğu bir yer idi. Oradan gördüğüme göre, Uşak’a dönen düşman kuvvetleri, doğrudan doğruya Yunan Başkomutan Trikopis’in emri altında olarak, Çalköyü’nün batısında Aydemir-Adatepe-Ağaçköy mevkilerinin oluşturduğu bir daire idi ve arkasını da Kızıltaş deresine vermiş idi. Birinci Ordu bölükleri de, bu daireyi doğudan ve güneyden sarmış bulunuyordu. İkinci Ordu, kuzeyden Çalköyü, Kırkpınar ve onun daha batısından sarmış bulunuyordu ve atlılarımıza bile oradan bu kuşatma hareketini oluşturmuş olan bölüklerle beraber sıkıştırma işi emrolundu ve artık hiçbir şeyden çekinmeye gerek kalmamış idi. Bütün topçuların mümkün olduğu kadar yakından ve hatta, açık mevziden ateş etmelerini emrettim. Ve gerçekten öğleden sonra bu düşman şaşkınlık belirtileri gösteriyordu. Kuzeye, doğuya, batıya, güneye başvuruyorlardı. Her taraf ateş ile kapanmış idi, aynı zamanda piyadelerimiz ateşten vazgeçerek, süngülerini taktı ve bir an önce düşman mevzilerine girmek için saldırdılar (Alkışlar).
Bu son durumdan iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşman göğsüne girmiş ve mesele çözülmüş bulunuyordu. Aynı zamanda gece giriyordu ve sanki, gece karanlığı çok acı olan bu görüntüyü, dünyanın bakışlarından saklamak için acele ediyordu (gülmeler ve alkışlar). Gerçekten arkadaşlar, bu savaş cephesini ertesi günü gezdiğim zaman acı duymaktan kendimi alamadım. Bir asker için ve herhangi bir asker için, bu durum üzüntüyü gerektirir. Fakat Allah, bu işgalcilere bunu uygun görmüş olduğuna göre; burada bu duruma düşenler asker değildir. Bunlar herhalde caniler ve katillerdir (yaşa sesleri, alkışlar).

Artık düşmanın beş fırkası, doğal olarak pek çok kayba düştükten sonra geri kalanları teslim olduklarını bildirmeye başladı. Bu teslim alma uygulaması birkaç gün devam etti ve sonunda şuraya buraya başvurup kurtulma imkânını bulamayan Başkomutan Trikopis de arta kalanlar ile teslim olacak adam arıyordu. Rastlantı ile oralarda bir istihkâm teğmenimiz vardı. Ona haber göndermiş “Teğmen Efendi buyursun” demiş ve hemen atına binmiş birkaç askerle beraber dereye inmiş orada savaş safı düzeninde bekleyen ordu artığını görmüştür. Bunlar, hemen generalleri ve subayları ve askerleri ile beraber bu subayımızı selâmlayarak teslim olduklarını bildirdiler! (Alkışlar).

Arkadaşlar! Bu savaş, bu son aşama geçerken, kuzeyden Eskişehir, Seyitgazi tarafından bir düşman fırkasının güneye doğru gelmekte olduğunu gördük, bu durum o kadar heyecan verici ve müthiş idi ki, bu fırkanın görülmesi bizi biraz isteklendirdi ve mutlaka gelmesini diledik. Ancak bu fırka durumu anlamış olacak ki, yönünü değiştirdi, kayboldu. Sonra gördük ki, bu fırka Kütahya yönüne gitmişti ve fakat sonra da anladık ki oradan Gediz yönüne yönelmiş, çünkü her tarafta askerlerimize rastlamıştır. Askerlerimizin taarruzuna uğramıştır. Biraz orada ve biraz burada yenildikten sonra Gediz yönüne geldi ve bölüklerimiz tarafından yakalanarak, bir tarafa itildi (gülmeler). Bu fırka düşmanın 15’inci fırkası idi. 30 Ağustos günü Toklusivrisi’nde bulunan düşman, oraya taarruz eden bölükler sürülmüş, Toklusivrisi ve onun yakınında ve batısındaki mevziler elimize geçmişti. Fakat biraz önce açıkladığım gibi, düşmanın o çevrede bulunan ikinci fırkası batıya çekilebilen birinci ve yedinci fırkalarla da birleşerek, tekrar karşı taarruza geçmiştir. Orada zayıf bulduğu bölüğümüzü biraz da geri sürmüştü. Fakat buradaki bölüklerimiz desteklenerek, ertesi gün bu üç düşman fırkası tekrar yenildi ve Uşak yönüne atıldı. Eskişehir’de gerileme belirtileri görülmeye başladı.

Bundan dolayı, 31 Ağustos sabahı durum şöyle düşünüldü: Düşmanın burada beş fırkası yok ve esir edildiği gibi, düşmanın mağlup üç fırkası İzmir genel yönünde geriliyor, Eskişehir’deki düşman grubu, bir fırkası ayrılmış olduğu halde, gerileme belirtileri gösteriyordu. Bundan dolayı, meydan savaşı son bulmuştu. Gerçekten, 26 Ağustos sabahı başlayan ve beş gün, beş gece devam eden Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan Savaşı son bulmuş ve düşmanın seçkin kuvvetleri yok edilmişti. Arkadaşlar, bu Meydan Savaşı’nın akışı sırasında topçularımızın, piyadelerimizin, atlılarımızın, makineli tüfeklerimizin, tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret ve kahramanlık, her türlü övgünün üstündedir ve özellikle askerlerimizin Yunan ordusunun kalp ve vicdanına verdiği dehşet çok önemlidir. O korku ve dehşet, buradaki yok edilmiş ve çökertilmiş olan bölüklerden başka bütün Yunan ordusuna yayılmış bulunuyordu. Ardından gelen hareketler bunun kesin şahidi olmuştur.

Sonuç olarak arkadaşlar, Yunan ordusunun vicdanında, fikrinde meydana gelen bu korku, bütün Yunana milletine geçmişti (kahrolsun sesleri). O kadar ki, adalarda bulunan Yunanlılar, Türk ordusu geliyor diye kaçmaya girişiyordu (gülmeler). Arada deniz olduğunu unutuyorlardı (gülmeler) ve kaçamadığından ve kaçamayacağını anladığından dolayı delirenler vardı. Bundan dolayı, bu meydan savaşı, gerçekten düşmanlarımız için çok yok edicidir ve korku vermiştir. Bu savaşın sonucu Yunanlılar’ın ve Rumların kalbini sındırmıştır. Bundan dolayı, bu savaşa “Rum Sındığı Meydan Savaşı” demek çok uygun olur. Bu şekilde Afyon- Karahisar’dan İzmir’e kadar dört yüz küsur kilometrelik uzaklık, birçok meydan savaşları da yaşanarak, ordularımız tarafından on beş günde alınmış ve millî ordunun bu üstün kudret ve hareketi özellikle anılmaya değer bulunmuştur. Meydan Savaşı’nın bitiminden sonra durumu şöyle düşündük: Düşmanın İzmir yönünde çekilebilen üç fırkası vardı. Birinci, ikinci ve yedinci fırkalar... Eskişehir’de ve Kocaeli grubumuzun karşısında üç, dört fırka kadar vardı. Bu fırkaların hızla çekilmesi ve Mudanya’dan vapurlara bindirilip İzmir’e götürülmeleri bekleniyordu. Düşman için en doğru hareket buydu. Trakya’da ve şurada, burada bulunan kuvvetlerden de hemen İzmir’e getirmek mümkündü.

Şöyle, böyle düşman belki bu şekilde sekiz ilâ on fırkayı İzmir’in doğusunda toplayabilirdi ve İzmir’in doğusunda gerçekten, dar, sarp ve kuvvetli arazi vardı. Bu kuvvetlerle böyle bir mevziyi savunabilirdi ve böyle yapmaları gerekirdi (gülmeler).
Akıl ve anlayışlılığın seçtiği bu şeyi Yunanlıların yapacağını da kabul etmek gerekti ve artık ordularımızı bu bakış açısından yönlendiriyor ve yönetiyorduk. Yani Birinci ve İkinci Ordular, seçkin kuvvetleriyle ve atlı kolordusu durmadan İzmir’e kadar takiplerine devam edecekti, düşmanın durmasına ve düzen almasına zaman bırakmayacaktı ve bu hareketler, bütün ordu ile bütün ağır topçusuyla ve bütün araçlarıyla birlikte uygulanacaktı.

Ordu, düşmana her nerede ve herhangi bir yerde rastlarsa, mutlaka ve hemen vuracak, derhal mağlup edecekti. Ordu bu emir dairesinde yürüdü. Diğer taraftan da Eskişehir’den ve Kocaeli grubumuzun karşısından kurtulmuş olan düşmanın böyle geri dönmesi, yok olmaya dönüşmesi isteniyordu. Bunun için zaten Eskişehir’den taarruz ve düşmanı takip eden kuvvetlerimizi, Kütahya üzerinden gönderdiğimiz atlı ve piyade kuvvetleriyle destekledik. Bu kuvvetler, doğrudan doğruya İnönü’ne yöneldi ve gerçekten orada, Eskişehir’den çekilen düşmanla karşı karşıya geldi ve yapılan savaşta düşman yenildi ve Bursa genel yönünde gerilemeye başladı.

Daha kuzeyde de anılmaya değer bir hareket vardı, şöyle ki: Kocaeli grubu komutanı, kendisi yönetmek üzere düzenlediği bir müfreze ile Gemlik, İznik arasındaki dar ve çok kuvvetli düşman mevziine atıldı ve mevziiyi parçaladı. Doğrudan doğruya Eskişehir’den çekilen düşman kuvvetlerinin geri dönüş yolu üzerine en önemli ve kesin etkiyi uyguladı. Bu hareketlere karşı Eskişehir yönünden gelen düşman, çekilmekten başka bir şey düşünmüyordu. Yalnız çekilirken büsbütün yok olmamak üzere şurada burada özellikle Keşişdağı ile İznik Gölü arasında, senelerden beri var olan ve her sene biraz daha sağlamlaştırdığı mevzilerine çekildi ve orada durdu ve Gemlik’le İznik arasındaki cepheyi hemen sağlamlaştırdı.
Arkadaşlar! Birçok ayrıntılarla sizi yormamak için İzmir yönündeki genel taarruzun bütün ayrıntılarını söylemeyeceğim. Yalnız düşman, Dumlupınar’dan sonra Uşak yönüne, Alaşehir’de, Salihli ve Ahmetli’de ve Kasaba’da ve en sonunda, İzmir’in doğusunda Nif’te durmaya kalkıştı. Bir taraftan da İzmir’e dışardan bölükler getiriliyordu. Fakat, her durmak girişimi, anlattığım düzenlemelerimiz ve hemen arkasından taarruzumuzla karşılanmış, düşman her durma girişiminde, bir daha yenilerek, çekilebilmekten önlenmiştir. Yani düşman ordusu çekilememiştir.

Arkadaşlar! Savaşı kabul eden düşman bölükleri, sağa, sola dağılmıştır. Çekilen bölük yoktur. Yalnız birtakım kaçaklar vardır. Sonunda, ordularımız 9 Eylül’de İzmir’e yaklaştı ve o gün öğleden önce saat 10’da atlı ve piyadelerimiz, aynı zamanda İzmir’e girdi. Biz bu görüntüyü İzmir’in doğusunda bir Belkahve vardır – belki içinizde bilenler bulunur- oradan, İzmir Körfezi’nin yüzeyine yansıyan bir izdüşüm hâlinde seyrediyorduk. Ertesi gün doğrudan İzmir’in içine girdik ve hükûmet konağına yerleştik (şükürler olsun sesleri, alkışlar).

Diğer taraftan Bursa yönüne çekilen ve Keşişdağı ile İznik arasında tutunmak isteyen düşman da yenilmiş ve Bursa yönünde takip edilmiştir. Orada da 9 Eylül akşamı, Bursa’nın doğusunda savunma yapmak isteyen düşman artçıları atıldıktan sonra, Bursa’ya bölüklerimiz girmiş bulunuyordu. Burada yenilen düşmanın 11’inci fırkası vardı; iki bağımsız piyade alayı ile desteklenmiş olduğu halde... Bir de 10.uncu ve 3.üncü fırkaları vardı. Biraz önce söylemiştim ki, düşmanın kuzey grubuna bağlı 15’inci fırkası aşağıda, Gediz bölgesinde perişan olmuştu.

İzmir’e girdikten birkaç saat sonra, yeni bir askerî hareketle karşı karşıya geldiğimizi anladık. Gerçekten, Menderes yakınındaki iki alay kadar düşman bölükleri toplanmış, İzmir’in sonundan habersiz olacaklar ki, Seydiköy’ü üzerinden, güneyden İzmir’e geliyorlardı (gülmeler). Bunun arkasından da bizim 3.üncü Atlı Fırkamız takip ediyordu. Sonunda İzmir’in çevre mahallelerine girdikten sonra bizim orada olduğumuzu haber aldı ve hemen gelecek için, gönderilen piyade ve atlı bölüklerimizle kısa bir savaşın ardından bu iki alay olduğu gibi teslim olmayı seçti.

Biraz önce de söylediğim gibi bölük hâlinde çekilen düşman yoktur. Fakat kaçan düşman askerleri vardır. Kaçaklar İzmir’e geldikleri zaman oradaki vapurlar- vapurun içerisindekilerin heyecanı ile olacaktır ki- durmaktan vazgeçmişler ve çekilip gitmişlerdir. Bundan dolayı, bu zavallılar Urla yarımadasına sapmak zorunda kaldılar. Bunun için de Urla’yı, Çeşme’yi temizlemek üzere bazı bölükleri görevlendirdik. Çekilen bu perişan fertlerin, denizden Yunan donanması tarafından korunması üzerine bazı yerlerde durur gibi oldular, bunlar tekrar parçalanarak, sonunda 16 Eylül’de bu yönde en son Yunan kaçakları, Yunan askerleri kendilerini ya denize, ya vapura veya sandala atarak memleketimizden çekilmiş oldular (Alkışlar).

Kuzey’de hareketler şu şekilde gelişiyordu: 9-10 Eylülden sonra düşman, doğrudan doğruya Bursa üzerinden takiplerde bulunan bölüklerimizle sıkıştırılıyordu. İznik Gölü’nün batısından Mudanya yönünde yürüyen kuvvetlerimiz düşmanın orada bulunan 11’inci fırkasıyla 55 ve 47’nci bağımsız piyade alaylarıyla karşılaştı. Bu düşman, vapurlara binemeyeceğine inanmış olacak ki, başında fırka komutanı olduğu halde (202) subay ve (6000) asker ve bütün bataryaları ve bütün depolarıyla beraber teslim oldu. Ondan sonra kurtulabilen üçüncü ve onuncu fırkalardır. Burada işini bitiren bölüklerimiz, bunların peşine düştü ve Bandırma yönünde bunları takip etti. Bu taarruzumuzu durdurmak için öncelikle, Bandırma’nın doğusunda giriştiği savunmada başarılı olmadı, yenildi ve çok kayıp verdi. Sonunda Bandırma yarımadasının içine girmekle kendini kurtaracağını sandı. Bununla beraber takiplerimiz sonucunda çok azı buna başarılı olabildi. Ayın 18’inde bu fırkalardan yalnız iki piyade alayı oradaki vapurlara binebilmiştir. O halde düşmanın 3’üncü, 10’uncu ve 11’inci fırkalarının da sonu anlaşılıyordu. 15’inci fırkanın sonunu gördük, diğer beş fırkanın macerasını da gördük; diğer üç fırkanınkini de gördük. Arkadaşlar, bunları toplarsanız, on iki eder. Zaten Anadolu’da bulunan Yunan fırkalarının sayısı da on ikiden ibarettir.

Harekâtların ayrıntılarını anlatmaktan vazgeçtim, fakat, bir şeyi tekrar etmek gerekir. O da şudur: Bu düşman çekilirken, uğradığı her yeri yakmış, yıkmış ve zavallı, savunmasız halkı, kadın ve çocukları öldürmüş ve yakmıştır (kahrolsun! Sesleri). Bu korkunç faciayı tam bir lânet ve nefretle anmak gerekir (lânet olsun! Sesleri). Arkadaşlar! Biz, bu harekâtları, sonuçlarını tamamen bilerek yaptık, bütün bunlar belki bütün dünyaya hayret verecektir. Onun için ordumuzun gücünü anlamayanlar bu kocaman eseri beklenmeyen bir rastlantı eseri gibi göstermek istiyorlar. Fakat, hiçbir zaman öyle değildir. Harekâtlar bütün ayrıntılarına kadar tamamen düşünülmüş, belirlenmiş, hazırlanmış, yönetilmiş ve sonuçlandırılmıştır (Sürekli alkışlar).

Düşman ordusu, taarruzumuz karşısında, bu felâkete düşmemek için ne yapmak gerekirse hepsini yapmaktan geri durmamıştır. Gerçekten ordumuzun öyle hareket edeceğine ve böyle yok edici bir sonuç alacağına benim inancım vardı. Tam bir saygıyla bildirmek zorundayım ki, doğrudan doğruya askerî harekâtler ile ilgili ve bunu hazırlama ve yönetmeye görevli olan her üç kişi de benimle tamamen aynı düşüncede idiler. Bildirmek zorundayım ki, aynı kuvvet ve inançla bana katılan bu kişilerden birisi saygıdeğer Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Alkışlar). Diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve üçüncüsü de Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa’dır..

Ordu komutanları paşalar hazretleri ile kolordu ve fırka komutanları harekâtları büyük bir cesaret ve yetenekle yönetmişler ve diğer bütün komutanlarımız da imrenmeye ve övmeye değer bir özveriyle görev yapmışlardır.
Bu harekâte başlamadan önce, yani en son gün, başta bulunan kişilerle birbirimize dedik ki: Taarruz edeceğiz, aralıksız takip edeceğiz ve düşmanı yok ederek, sonunda mutlaka başarılı olacağız.

Bu düşünceye sahip olmayanlar da vardı. Arkadaşlar, bu inanca sahip olmayanlar değil, ordumuzun yerinden kımıldayamayacağı ve taarruz yeteneğinden mahrum olduğu fikrine kapılan bazı kimseler de vardı, belki de bu fikir ve bu sözlerin söylenmiş olması, düşmanlarımızı çok ümitlendirdi. Belki de doğru oldu. Fakat, bugün gerçekleşen sonucun tarihimizi kuvvetle şereflendirmesine işaret etmiş olduklarından dolayı onlara da ayrıca teşekkür etmek gerekir (gülmeler).

Arkadaşlar, biraz önce de bildirdiğim gibi, siyasal girişimlerde son noktaya geldiğimize inandıktan sonra bu harekâte başladık. İzmir’e ulaşmamızda ordu tekrar siyasete değindi. Tabiî esası Hariciye Vekaletine ait meselelerdendir. Yalnız orduya değinen noktayı açıklayayım. İzmir’e girdiğimiz zaman orada bir İtilâf donanması vardı, İngiliz amiralinin yönetimi altında olmak üzere... bunlar benimle görüşmeye gelmediler ve gelmek de istemediler. Yalnız orada bulunan Birinci Kolordu Komutanı ile görüştüler ki, görüşmelerinin içeriği şu idi: Orada bunların tabiî tebaaları vardı. Onlar hakkında bir güven elde etmek istiyorlardı. Yalnız İngiliz amiralinin Birinci Ordu Komutanı ile yaptığı görüşme; belki siyasal ilişkilerin kaynağı kabul edilebilir. Bu amiral, Birinci Ordu Komutanı’na şu soruyu sormuştur: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin, Büyük Britanya Hükûmetine karşı durumu nedir? Yani savaş durumunda mı? Barış durumunda mı kabul ediliyor?” Bunun üzerine kumandanımız da şu şekilde karşılık vermiştir: “Bu soruya cevap verebilmem için öncelikle, Büyük Britanya Hükûmetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hakkında durumu nedir? Bizimle barış durumunda mı? Yoksa savaş durumunda mıdır?” Amiral “Siyasal ilişkilerin var olmadığını ve bunun geri verilmesi gerektiğini” söylemiş, komutanımız da “evet, siyasal ilişkilerin isteğe değer olduğunu, fakat, bunun geri verilmesi için, özel şekiller bulunduğunu -yani formalite- ve bunların ise ancak iki hükûmet arasında yapılabileceğini” söylemiştir. İyi niyetle geçmiş olan bu görüşme sonucunda; fiilen savaş durumunda olmadığımız fikri taraflarca kabul edilmiş oluyor. Fakat onun ardından orada bulunan bir İngiliz -ki zamanında konsolos imiş- beni görmek istedi. Doğal olarak konsolosların uygulamalarıyla veyahut konsolos gibi görev yaptığını söyleyenlerle orada görev yapan valimiz görüşebilirdi. Fakat bu kişi mutlaka beni görmek istedi. Ben de en sonunda kabul ettim. Kendisi birtakım güvence istemeye kalkıştı ve aşırı olarak birtakım önerilerde bulunuyordu. Doğal olarak kendisini ileri sürdüğü gibi, tanımıyordum, çünkü hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce onaylanmış bir uygulama geçmiş değildi, o bütün bunlardan gücenmişti. Bana dedi ki: “Siz, İngiltere Hükûmetine savaş mı ilân ediyorsunuz?” Siyasal ilişkiler geri verilmiş değildi ki, yeniden savaş ilân edilsin! Böyle iken bu sözlerin söylenmesi bir yanlış anlama doğurdu. Ve bu kişi, bunun üzerine şuna, buna gitmiş ve özellikle amirallere de savaş ilânından söz etmiştir. Bunun ardından idi ki, İngiliz amiralinden bir mektup aldım. Diyordu ki:
“Konsolosumuzu kabul etmiş ve kendisine savaşa dair sözler söylemişsiniz. Halbuki Birinci Ordu Komutanıyla aramızda buna dair bir kelime söylenmemiştir. Gerçek düşüncenizi öğrenirsem hükûmetime bildireceğim”.

Ben buna cevap verdim. Birinci Ordu Komutanı ile amiral arasında geçen görüşmeye benim de katıldığımı söyledim. Yani aramızda siyasal ilişkiler yoktur, avdeti, şayan-ı arzudur. Bu fikre katıldım ve cevap verdim. Benim bu cevabım, İngiliz amiraline memnuniyet vermiş, yalnız, ben onun mektubunu özel kabul ettiğim için, özel cevap vermiştim. O ise, mektubunun özel olmadığını ve İtilâf Devletleri adına olduğunu, mektubumu götüren subaya söylemiş ve ek olarak demiş ki: “Bunu ilgili devletlere yazacağım, alacağım cevabı bildiririm.” Ondan sonra idi ki, General Pelle, benimle görüşmek istedi ve İzmir’e geldi. General Pelle, yarı resmî bir durumda geliyordu. Fakat, elbette hükûmeti tarafından gönderilmiş olduğuna şüphe yoktur. Özellikle askerî harekâtlerimizin Çanakkale ve İstanbul yönlerinde, kendilerince tarafsız kabul ettikleri bir bölgeye girmemesini söyledi. Halbuki şimdiye kadar Hükûmetimize tarafsız bölgeden söz edilmemiş, ve Hükûmetimizce böyle bir bölge sınırı kabul edilmiş değildi. Bu nedenle ben, kendisine öyle bir bölgenin olduğuna dair bilgimiz yok dedim. Ve düşmanı takip için yürümeye zorunlu olduğumuzu söyledim, ondan sonra dedi ki: Mösyö Franklen Buyyon’dan özel bir telgraf aldım. Mösyö Franklen Buyyon, benim kişisel arkadaşımdır ve o sıfatla benimle görüşmek istiyordu. Kendisini İzmir’de görebileceğimi cevap olarak bildirdim. Gerçekten, İzmir’e geldi. Geldikten sonra anlaşıldı ki, Mösyö Franklen Buyyon, Fransa Hükûmeti tarafından ve İngiltere ve İtalya Hükûmetlerinin de uygun katılımı ile benimle görüşmeye geliyordu. Bu sırada arkadaşlar, yani ordularımız İstanbul ve Çanakkale üzerinden geçerek, Trakya’da bile düşmanı takip etmek, yenmek ve millî sınırımızın son ucuna kadar ulaşmak üzere idi ki, Hükûmetimize ulaştırılmak üzere, bir örneği de Başkomutanlığa verilen ve içindekileri doğal olarak dikkatlerini çeken nota geldi. Bu nota, gerçekçi olarak, iki noktayı içerir. Biri, askerî harekâtların gerçekleşmesine dair, yani yalnız askerî harekâtlara dairdir. Diğeri barışa, konferansa dairdir. Ben yalnız askerî tarafa dair olan noktasına değineceğim. Elbette Hükûmetimiz bu noktaya cevap verecektir. Askerî kısmında istenen şey askerî harekâtların durmasına dairdi. Halbuki biz millî sınırlarımıza kadar memleket bölgelerimizi düşmandan temizlemek zorundayız. Fakat, mutlaka bunu savaş ve dövüş ile yapmaya da istekli değiliz. Meclisiniz’in ve Hükûmetinizin görüşü mutlaka savaşmak, mutlaka kan dökmek ve millî amacımızı süngü ile ele geçirmek değildir. Bundan dolayı, 1914 sınırımıza kadar Trakya’daki düşman bölükleri çıkarılırsa fazla bir harekât yapmaya gerek olmaz. Boğazlar meselesine gelince: Misak-ı Millîmizde açıkça belirtilmiş olduğu gibi Boğazların serbestliğini isteyenlerden birisi ve belki de birincisi biziz. Bundan dolayı, Boğazların da serbestliğini bozmak için bir düşüncemiz de yoktur. İşte bu düşüncelere dayanarak notada belirtilen askerî konferansa Başkomutanlık uymuştur. Bu, Mudanya Konferansında belirlenecek şeyler, bildirdiğim gibi Trakya’nın boşaltılıp bize devredilip verilmesidir. Buna karşılık biz de ordularımızı Boğazdan uzak bulunduracağız. Bunun şekil ve ayrıntıları Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyi taşıyarak toplantıya gitmiş olan Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa ile diğer generaller tarafından belirlenecektir. Herhalde Trakya’nın bir an önce boşaltılması gerekir. Çünkü Yunanlılar, Anadolu’da boşalttıkları yerlerde olduğu gibi, orada da zulüm uyguluyorlar. Ölüm saçıyorlar, yakıp yıkıyorlar.
Sizlerin de bilginiz olduğu üzere, son günlerde Yunanistan’da ihtilâl, isyan çıkmıştır. Karmakarışıklık vardır ve bundan dolayı, dindaşlarımızı bir an önce kurtarmak zorundayız. Orayı hemen teslim etmek bir acil önlemdir ve İtilâf Devletleri’nin de bu konuda bize yardım etmesini ve bu meselenin çabuklaştırılmasını ve kolaylaştırılmasını rica ettik. Bu gerçekler üzerine dünden beri Mudanya’da konuşmalar geçmektedir. Sonucunu anlayacağız.

Arkadaşlar! Üç seneden beridir yolunda çalıştığımız yüce ve kutsal amaç, milletin genel ve ortak gayret ve çalışmasıyla şükürler olsun gerçekleşiyor (şükürler olsun sesleri). Bizi istediklerimizden alıkoyacak ortada hiçbir engel kalmamıştır (Alkışlar). Etraflı olarak açıkladığım nedenle düşman ordusu tamamen yok edilmiştir. Yunan ordusunun en son askerinden bile Anadolumuz temizlenmiştir (Alkışlar). Kahraman askerîmizin süngülerinden canlarını kurtaranlar, dünyada sonsuza dek utanılacak bir hızla ancak kaçmışlardır (şiddetli alkışlar). Bu kaçaklar, asker değil, fakat, haydutlar, canilerdir. Demin de bildirdiğim gibi, her geçtikleri yerde savunmasız bir durumda bulunan kadınlarımızı, çocuklarımızı, ihtiyarlarımızı kesmişler ve yakmışlar (kahrolsun, lânet! Sesleri), birçok şehirlerimizi ateşlere vermişler ve viraneliğe çevirmişlerdir. Bu, zulüm ve vahşetin etkisini bütün insanlık ve medeniyet dünyası umarım ki, hissedecektir. Arkadaşlar, Kral Konstantin’in memleketimizin en zengin ve en bayındır yerlerine dikilen gözleri bugün yine-kendi cani askerleri tarafından atıldığı zindanında- kan ağlıyor (kahrolsun! Sesleri). Sevgili milletimizin hiçbir zaman zincir altına girmeyecek olan hürriyet ve istiklâline göz diken, cana kıymak isteyen Yunan milleti, bugün baştan aşağıya kadar isyan ateşi içinde matem saatleri yaşıyor (daha perişan olsun! sesleri) ve yarının endişesiyle perişan bir haldedir. Görüyorsunuz ki, bize yapmak istedikleri bütün kötülükleri Allah onların başına çevirdi. Allah’ın adaletinin bu kadar açık görünmesine hep beraber, şükredelim (hamdolsun, sesleri).

Arkadaşlar! Bu Anadolu zaferi, tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır (şiddetli alkışlar). Önümüze dikilen bütün engelleri birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde, mutlu, rahat ve hür yaşamak için her ne gerekse, bunların hepsini elde edeceğiz (Alkışlar). Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık barışın tatlı güneşi gecikmeyecektir (inşallah sesleri).
Arkadaşlar! Milletimiz, tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz birlik ve gayret sayesinde bu başarıyı kazanmıştır (teşekkür ederiz, varol! Sesleri). Milletimizin barış işlerinde de, barıştan sonraki işlerde de, aynı çalışma ve gayret ve birliği göstererek, bu zaferi tamamlayacağına şüphe yoktur (hiç şüphe yok! Sesleri). Bu zafer, bize bir imkân veriyor. Biz, bu imkânı memleketimizin, milletimizin aydın, mutlu ve rahat geleceği için kullanacağız (inşallah sesleri).

Arkadaşlar! Sözlerime son vermeden önce tam bir övünmeyle şunu bildireyim: Bu harekâtı yapan bir ordunun babalarından ve analarından ibaret olan milletimiz, bütün dünyaya karşı en yüksek saygı yerini ve değer yerini kazanmıştır. Milletimiz çekinmeksizin övünebilir. Bu, en kuvvetli şartlarda hakkıdır ve böyle bir milletin âciz bir ferdi olmakla en büyük mutluluğu duyuyorum (Sürekli alkışlar).

Bu savaş meydanlarında, eşsiz kahramanlıklar ve yiğitlikler göstermiş olan subaylarımızın, askerlerimizin ve komutanlarımızın her birinin ayrı ayrı bir hikâye, bir destan oluşturan harekâtlarını tam bir saygı ve övgüyle anıyorum (Alkışlar). Ve bu yiğitlik meydanlarında Allah’ın rahmetine kavuşan şehitlerimizin şerefli ruhlarına hep beraber fâtihalar gönderelim (ayakta fâtihalar okundu). Arkadaşlar! En son sözüm budur. Yiğitlik meydanında ölenlerin analarına ve babalarına başsağlığı dilemeler değil, fakat tebriklerimizi ulaştıralım (şiddetli alkışlar)

4 Ekim 1922

 


Atatürk'ün Öğretmenler Hakkında Söylevi

Mustafa Kemal’in büyük zaferini kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya giden kalabalık bir öğretmenler grubu ile Bursa Öğretmenlerine Şark Tiyatrosundaki gece toplantısında söylenmiştir.

Hanımlar, Beyler!
İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’un ışık ocaklarını temsil eden yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. Kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve
alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. Bu dakika önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim: İsterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. Sizden bilgileneyim, siz beni yetiştiresiniz. O zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. Yerine başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları memlekete, millete yararlı fertler yapınız... Bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.

Öğretmen Hanımlar, Öğretmen Beyler!
Belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. Ben dilimizde “tâi te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. Evet, öğretmen hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket geçirdi. Devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza karşı birçok cinayetler yapıldı. Çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.

Hanımlar, Beyler!
Bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. Hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur. Fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Bu düşüncemi açıklayayım: Bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması demektir... Bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi etmekle elde edilir. Hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa iyileştirici olur. Yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir hale gelir. Bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? Milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri ve sosyal güçler...

Düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır. Kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.

Öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak, güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir... Fakat bir sosyal yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında ilim ve fen gereklidir. İlim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur. Bundan dolayı okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. Okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru, bağımsızlığı öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir... Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.

Hanımlar, Beyler! Memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir. Bilir misiniz? Orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.

Hanımlar, Beyler!
Memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. Bunun için bütün ilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.
Öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

Hanımlar, Beyler!
Görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. Eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. Bence bu programın ilkeleri ikidir:
1. Sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. Çağdaş gereklere uygun olmasıdır.
Gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız... Tam tersine ilerleyen ve medenileşen bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen göremez. Hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına girmeğe mahkûmdur.

Öğretmen Hanımlar, Öğretmen Beyler! Bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek gereklidir. Bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.
Bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz... Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir. Bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle mümkündür. Ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip olur. Doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz.
Çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.

Hanımlar, Beyler!
Kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.
1. Milletine,
2. Türkiye devletine,
3. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne,
düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. Mücadele gereklidir. Hanımlar, Beyler! İtiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. Bunun maddî ve belirgin tanığı hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun Büyük Millet Meclisi diye adlandırdı.
Bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, Türkiye devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Değersiz çıkarları için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi Sévres antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu idareyi gasp etmelerini Türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.

Hanımlar, Beyler!
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı... Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. Son bir söz: Sizin değerli bir heyet halinde Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil; bütün Anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. Ve İstanbul’dan getirdiğiniz selâmları bütün millete bildireceğiz. Ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. İstanbul’un talihi, İstanbul’da yaşayan katıksız Türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.

Bursa Seyahati: s.16-19

27 Ekim 1922

 


Türkiye Cumhuriyeti Ordularına

Ankara Hipodromunda yapılan geçit resminden önce Başbakan Celâl Bayar tarafından okunmuştur.

Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber uygarlık nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!
Memleketini en buhranlı ve zor anlarda eziyetten, felâketlerden, belâlardan ve düşman işgâlinden nasıl korumuş ve kurtarmış isen cumhuriyetin bugünkü verimli devrinde de askerlik tekniğinin bütün
modern silâh ve araçları ile donatılmış olduğun halde görevini aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, cumhuriyetin on beşinci yılını devamlı artan büyük bir rahatlık ve kudret içinde kavrayan büyük Türk milletinin karşısında kahraman ordu, sana kalpten teşekkürlerimi sunar ve bildirirken büyük ulusumuzun övünme duygularını da dile getiriyorum.

Türk vatanının ve Türklük toplumunun şan ve şerefini, iç ve dış her türlü tehlikelere karşı korumaktan oluşan görevini her an yerine getirmeye hazır olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve güvenimiz vardır. Büyük ulusumuzun orduya verdiği en son sistem fabrikalar ve silâhlar ile bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir kendini fedâ etme ve yaşamayı değersiz görmekle her türlü görevi yerine getirmeye hazır olduğunuza eminim. Bu inançla kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini selâmlar ve övgülerimi bütün ulus karşısında bildiririm.

Cumhuriyet Bayramı’nın on beşinci yıldönümü hakkınızda kutlu olsun.

Ulus, 30.10. 1938

 

....

© 2008 stfaatl.com