
GAZİ MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK SAYFASI |
HAYATI
KRONOLOJİ
İLKE ve İNKILÂPLARI
ESERLERİ
FOTOĞRAFLARI
SÖZLERİ
ANILARI
SÖYLEVLERİ
LİNKLER
MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK’ÜN HAYATI 1881 – 1938
DOĞUMU:
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881 yılında, Selanik'te Kocakasım
Mahallesi, Islahhane Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Selanik
yerlilerinden olan babası Ali Rıza Efendi, Söke'den Selanik'e gelmiş
Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. Annesi
Zübeyde Hanım ise 1871 yılında Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasına
yerleşmiş, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızıdır.
Gümrük Muhafaza Teşkilatı'nda memurluk
yaparken Zübeyde Hanımla evlenen Ali Rıza Efendi, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan
önce de Selanik Asakir-i Milliye Taburunda da subaylık yapmıştır.
Daha sonraları kereste ticareti yapan babası 1888 yılında öldüğünde Mustafa yedi,
kız kardeşi Makbule bir yaşında idi. Diğer kardeşleri Naciye, Ömer ve Fatma küçükken öldüler.
Zübeyde Hanım oğlunun başarılarını gördükten sonra, tedavi görmek için gittiği
İzmir'de 14 Ocak 1923 günü 66 yaşında hayata gözlerini yummuştur. Makbule Hanım
(Atadan) ise 1956 yılına kadar yaşamıştır.
AİLESİ:
Ali Rıza Efendi (1841-1888):
Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik'te doğdu. Söke'den Selanik'e
yerleşmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur.
İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. Selanik'te Evkaf İdaresinde
katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu
sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.
1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev
alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı.
Zübeyde Hanım'dan beş çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma
fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi.
Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu
sırada, rahatsızlandı ve öldü.
Zübeyde Hanım:
Zübeyde Hanım 1857 yılında Selanik'te doğdu. Orta Anadolu'dan göç ederek,
Selanik'in batısında Arnavutluk sınırına yerleştirilen yörüklerden, Hacı Sofi
ailesinden Feyzullah Ağanın kızıdır. Selanik'te Gümrük Muhafaza Teşkilatında
memur olan Ali Rıza Efendi ile evliliğinden beş çocuk sahibi oldu. Fatma ve
Ömer'i daha küçükken kaybetti. 1888 yılında Mustafa ilkokuldayken kocasını
da kaybeden Zübeyde Hanım, zaman zaman çocukları ile birlikte kardeşi Hüseyin
Ağa'nın çiftliğine giderdi. Bu sırada, Atatürk'ün ifadesiyle; iyi kalpli bir
insan olan Ragıp Bey'le evlendi. Kızlarından Naciye de çok yaşamadı.
Balkan harbinden sonra, birçok Türk ailesi gibi, kızı Makbule ile birlikte
Selanik'ten göç etti ve İstanbul'a gelerek Beşiktaş-Akaretler'de bir eve yerleşti.
Milli Mücadele yıllarında Ankara'ya gelen Zübeyde Hanım, 1919'da ayrılmak zorunda
kaldığı oğlunu, yıllar sonra Ankara'da Devlet Başkanı olarak gördü. 14 Ocak 1923'te
tedavi amacıyla gittiği İzmir'de 66 yaşında vefat etti.
Makbule ATADAN (1887-1956): Mustafa
Kemal Atatürk'ün kız kardeşi olan Makbule Atadan, 1887 yılında Selanik'te doğdu.
Balkan Savaşlarından sonra, annesi Zübeyde Hanım'la birlikte Selanik'ten
ayrılarak İstanbul'a yerleşti. Cumhuriyet'in ilanından sonra ağabeyinin isteği
üzerine, annesiyle birlikte Ankara'ya geldi. Bir süre Atatürk'ün yanında kalan
Makbule Atadan, daha sonra Çankaya Köşkü arazisi içinde kendisi için yaptırılan
Çamlı Köşke yerleşti.
1930'da Atatürk'ün isteğiyle Fethi Okyar'ın kurduğu
Serbest Cumhuriyet Fırkasına giren Makbule Hanım birkaç ay sonra parti kapatılınca
siyasetten çekildi ve 1935'de milletvekili Mecdi Boysan ile evlendi. Makbule Atadan'ın
ağabeyi Atatürk ile ilgili anıları "Büyük Kardeşim Atatürk (1952)" ve "Ağabeyim
Mustafa Kemal (1952)" adlarıyla yayımlandı. 1956 yılında 69 yaşında öldü.
OKUL YILLARI:
Mustafa, öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet
Efendi'nin mahalle mektebine başladı. Sonra babasının isteğiyle, yeni bir
yöntemle öğretim yapmak üzere Selanik'te açılan, Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti.
Bu sırada babasını kaybetti. Bir süre Rapla çiftliğinde dayısının yanında
kaldıktan sonra, annesi Mustafa'nın eğitim hayatına devam etmesini istediği
için, Selanik Mülkiye İdadisi'ne (ortaokul) kaydoldu. Mustafa'nın bu okulda
hocasıyla arasında bir tartışma geçince, zaten orada okumasını istemeyen
büyükannesi onu derhal okuldan aldı. Askeri Rüştiye elbisesi giyen komşusunun
oğluna özenen Mustafa, asker olmasını istemeyen annesinin karşı çıkmalarına
rağmen, gizlice, Selanik Askeri Rüştiyesi'nin sınavına girdi. Sınavı kazandığı
haberini alan Mustafa annesine karşı bir oldu bitti yapıp, bu okula kaydını
yaptırdı. (1893). Bu okulda, Matematik hocası ona Kemal adını verdi.
Selanik Askeri Rüştiyesini başarıyla bitiren Mustafa Kemal, Manastır Askeri
İdadisi'ne (lise) girdi. Burada Fransızca'dan geri kalınca, ilk tatilde
Selanik'e gitti ve iki üç ay gizlice Fransız Firerler Okulu'nun özel sınıfına
devam ederek, Fransızcasını geliştirdi. Ertesi yıl Manastır Askeri İdadisi'nde,
buraya yeni gelen Şair Ömer Naci ile tanıştı ve edebiyatla da ilgilenmeye
başladı.
HARP OKULU YILLARI:
Manastır Askeri İdadisi'ni başarıyla bitiren
Mustafa Kemal, İstanbul'a giderek Harp Okulu'nun piyade bölümüne girdi. (13 Mart
1899). Harp Okulu'nun ilk sınıfında az çalışan Mustafa Kemal, diğer iki yılda
var gücüyle derslerine sarıldı. 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve
öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak
1905 tarihinde de Harp Akademisi'nden mezun olan Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal,
staj yapması için Şam'daki 30. Süvari Alayı'na gönderildi.
ALDIĞI KIDEM, NİŞAN VE
UNVANLAR:
• 6 Kasım 1913'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 29 Ekim 1914'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 25 Mart 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 1 Nisan 1916'da iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 23 Aralık 1917'de iki yıllık kıdem zammı aldı.
• 25 Ocak 1908'de 5. dereceden "MECİDİ NÎŞAN" (Abdülmecit zamanında çıkartılmış
nişan) ile onurlandırıldı.
• 12 Mart 1913'de Fransız Hükümeti tarafından 'şövalye' derecesi olan "LEJYON
DONÖR NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 6 Aralık 1913'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.
• 17 Ocak 1915'de "ALTIN LİYAKAT MADALYASI" aldı.
• 1 Şubat 1915'de 4. dereceden "OSMANÎ NÎŞANI" ile onurlandırıldı.
• 15 Temmuz 1915'de "HARB MADALYASI" ile onurlandırıldı.
• 1 Eylül 1915'de "GÜMÜŞ LİYAKAT-GÜMÜŞ ÎMTÎYAZ MADALYALARI'yla onurlandırıldı.
• 9 Mayıs 1916'da Avusturya ve Macaristan Hükümeti tarafından "HARB NİŞANI" ile
birlikte "KRUVA ve MERİT NİŞANI"nın 3. derecesiyle onurlandırıldı.
• 12 Aralık 1916'da 2. dereceden "MECİDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 17 Şubat 1917'de Alman imparatoru tarafından 1. dereceden "KILIÇLI PRUSYA
KORDONU NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 1 Nisan 1917'de 2. dereceden "OSMANÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 9 Eylül 919'da Avusturya ve Macaristan Hükümeti tarafından 2. dereceden "HARB
ALÂMETİ MERİT ASKERİ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 23 Eylül 1919'da 1. dereceden "KILIÇLI MECİDÎ NİŞANI" ile onurlandırıldı.
• 29 Aralık 1917'de yine 1. dereceden "KILIÇLI MECÎDÎ NİŞANI" ile
onurlandırıldı.
• 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından "GAZİ ve MAREŞALLİK"
unvanlarıyla onurlandırıldı.
• 27 Mart 1923'de Afganistan Kralı tarafından "LİMER-Î ÂLÂ NİŞANI" ile
onurlandırıldı.
• 24 Kasım 1923'de kırmızı ve yeşil kurdelalı "İSTİKLÂL MADALYASI'yla
onurlandırıldı.
• 24 Kasım 1934'de Türkiye Büyük Millet MECLİSİ tarafından TÜRKLÜĞÜN EN BÜYÜK
SİMGESİ Olan "ATATÜRK" soyadıyla onurlandırıldı.
ATATÜRK'ÜN ÖLÜMÜ
Atatürk ülke içerisinde sık sık seyahat
etmektedir. Gemlik ve Bursa gezileri esnasında Atatürk soğuk alır. Tedavi olmak
ve dinlenmek üzere İstanbul'a geri döner. Ama, ne yazık ki hastalık ciddidir. 10
Kasım 1938 tarihinde saat 9.05'te tüm çabalara rağmen çok sevdiği halkından
ayrılmak zorunda kalır. Ama insanlarının gözünde ölümsüzlük kazanmıştır. Öldüğü
andan itibaren, çok sevilen ismi ve hatırası, çok sevdiği halkının kalbinde
yerini almıştır. O bir kumandan olarak birçok savaş kazanmış, bir lider olarak
kitleleri etkilemiş, bir devlet adamı olarak başarılı bir yönetim sergilemiş ve
nihayet bir devrimci olarak bir toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve
hukuki yapısını kökten değiştirmeyi başarmış; dünya tarihindeki en üstün
şahsiyetlerden birisi olmuştur. Tarih onu Türk ulusunun en şerefli evlatları ve
insanlığın en büyük liderleri arasında sayacaktır.
VASİYETİ...


"Malik
olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul
emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:
1. Nutuk ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından
nemalandırılacaktır.
2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları
müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira
ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.
3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.
4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5. İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları
yardım yapılacaktır.
6. Her sene nemâdan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına
tahsis edilecektir."
Mustafa Kemal ATATÜRK
ATATÜRK KRONOLOJİSİ
1881:
Selanik'te doğdu.
1893:
Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895:
Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
1899 Mart 13:
İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902:
Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.
1905 Ocak 11:
Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5.
Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
1906 Ekim:
Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı
ve Kolağası oldu
1908 Temmuz 23:
Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmaları.
1909 Mart 31:
31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
1911 Eylül 13:
Mustafa Kemal, İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
1911 Kasım 27:
Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
1912 Ocak 9:
Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta Tobruk saldırısını yönetti.
1913 Ekim 27:
Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
1914 Mart 1:
Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
1915 Şubat 2:
Mustafa Kemal, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
1915 Şubat 25:
Mustafa Kemal'in Maydos'a gidişi.
1915 Nisan 25:
Mustafa Kemal, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı
koydu.
1915 Haziran 1:
Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselişi.
1915 Ağustos 9:
Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
1915 Ağustos 10:
Mustafa Kemal, Anafartalar'dan düşmanı geri attı.
1916 Nisan 1:
Mustafa Kemal'in Tuğgeneralliğe yükselişi.
1916 Ağustos 6:
Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtardı.
1917 Eylül 20:
Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
1917 Ekim:
Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü.
1918 Ekim 26:
Mustafa Kemal, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız
üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
1918 Ekim 30:
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması.
1918 Ekim 31:
Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atanması.
1918 Kasım 13:
Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılması ve Mustafa Kemal'in
İstanbul'a dönüşü.
1919 Nisan 30:
Mustafa Kemal'in Erzurum'da bulunan 9. Ordu
Müfettişliği'ne atanması.
1919 Mayıs 15:
İzmir'e Yunan'lıların asker çıkarması.
1919 Mayıs 16:
Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
1919 Mayıs 19:
Mustafa Kemal, Samsun'a çıktı.
1919 Haziran 15:
Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
1919 Haziran 21:
Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
1919 Temmuz 8 / 9:
Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)
1919 Temmuz 23:
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Erzurum Kongresi'nin
toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)
1919 Eylül 4:
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Sivas Kongresi'nin
toplanması ve 11 Eylül'de sona ermesi.
1919 Eylül 11:
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet
Temsiliyesi Başkanlığı'na saçildi.
1919 Ekim 22:
Amasya Protokolü'nün imzalanması.
1919 Kasım 7:
Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
1919 Aralık 27:
Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.
1920 Mart 20:
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi,
Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama
girişimi.
1920 Mart 18:
İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
1920 Mart 19:
Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet
Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
1920 Nisan 23:
Mustafa Kemal, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
1920 Nisan 24:
Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1920 Mayıs 5:
Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk Hükümet'in toplantısı.
1920 Mayıs 11:
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1920 Mayıs 24:
Mustafa Kemal'in cezası Padişah tarafından onaylandı.
1920 Ağustos 10:
Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri
arasında Sevr Antlaşması'nın imzalanması.
1920 Ocak 9 / 10:
Birinci İnönü Savaşı.
1921 Ocak 20:
İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
1921 Mart 30 / Nisan 1:
İkinci İnönü Savaşı.
1921 Mayıs 10:
Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadola ve Rumeli
Müdafaai Hukuk Grubu'nun kurulması ve Mustafa Kemal'in Grup
Başkanlığı'na seçilmesi.
1921 Ağustos 5:
Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
1921 Ağustus 22:
Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması.
1921 Eylül 13:
Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılması.
1921 Eylül 19:
Mustafa Kemal'e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal'in Gazi
ünvanını alması.
1922 Ağustos 26:
Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruz'u
yönetmesi.
1922 Ağustos 30:
Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı
kazanması.
1922 Eylül 1:
Gazi Mustafa Kemal'in: "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri !"
emrini vermesi.
1922 Eylül 9:
Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesi.
1922 Eylül 10:
Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e gelişi.
1922 Ekim 11:
Mudanya Mütarekesi'nin imzalanması.
1922 Kasım 1:
Gazi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
1922 Kasım 17:
Vahdettin'in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan
kaçması.
1923 Ocak 29:
Gazi Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesi.
1923 Temmuz 24:
Lozan Antlaşması'nın imzalanması.
1923 Ağustos 9:
Gazi Mustafa Kemal'in Halk Fırkası'nı kurması.
1923 Ağustos 11:
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi.
1923 Ekim 29:
Cumhuriyet'in ilan edilmesi.
1923 Ekim 29:
Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1924 Mart 1:
Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliği kaldırması ve
öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
1924 Mart 3:
Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi,
Şer'iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye
Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi'nce
kabul edilmesi.
1924 Nisan 20:
Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun kabul
edilmesi.
1925 Şubat 17:
Aşarın kaldırılması.
1925 Ağustos 24:
Gazi Mustafa Kemal'in ilk defa Kastamonu'da şapka giymesi.
1925 Kasım 25:
Şapka Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
1925 Kasım 30:
Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
1925 Aralık 26:
Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
1926 Şubat 17:
Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.
1927 Temmuz 1:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a
gitmesi.
1927 Ekim 15 / 20:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi
Büyük Nutku'nu söylemesi.
1927 Kasım 1:
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1928 Ağustos 9:
Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu
söylemesi.
1928 Kasım 3:
Türk Harfleri Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
1931 Nisan 15:
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.
1931 Mayıs 4:
Gazi Mustafa Kemal'in 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na
seçilmesi.
1932 Temmuz 12:
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.
1933 Ekim 29:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu
söylemesi.
1934 Kasım 24:
Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından
ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1935 Mart 1:
Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1937 Mayıs 1:
Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara
Belediyesi'ne bağışlaması.
1938 Mart 31:
Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin
ilk resmi duyurusu.
1938 Eylül 15:
Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması.
1938 Ekim 16:
Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına
başlanması.
1938 Kasım 10:
Atatürk'ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
1938 Kasım 11:
İstanbul Şehir Meclisi'nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki
Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş
Türk Bayrağı'nın çekilmesi.
1938 Kasım 12:
Atatürk'ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite
Konferans Salonu'nda toplanması.
1938 Kasım 13:
Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu
Cumhuriyet'i koruyacaklarına ant içmeleri.
1938 Kasım 14:
Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.
1938 Kasım 15:
Hükümet Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine
konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
1938 Kasım 16:
İstanbul'lular Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki
katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar
saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
1938 Kasım 19:
Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan yüce cenazesi, önce
Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına
götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan
Ankara'ya yolcu edildi.
1938 Kasım 20:
Atatürk'ün sevgilinaşı Ankara'ya ulaştı ve Ankara'da Büyük Millet
Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini
saygıyla yaptılar.
1938 Kasım 21:
Atatürk'ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi'ndeki Geçici Kabre konulması.
1938 Kasım 25:
Atatürk'ün vasiyetnamesinin açılması.
1938 Aralık 26:
Atatürk'ün "Ebedi Şef" sanıyla anılmasının kabul edilmesi.
1953 Kasım 4:
Atatürk'ün Geçici Kabri'nin açılması.
1953 Kasım 10:
Atatürk'ün cenazesinin Anıt-Kabir'e nakledilmesi.
ATATÜRK'ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİNİN
TANIMI
I.TEMEL İLKELER
1. Cumhuriyetçilik:
Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet
idaresidir. (1924)
Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)
Cumhuriyet, yüksek ahlâkî değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet
fazilettir.... (1925)
Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi
kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilâtıdır ki, onun adı
Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık
kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)
2. Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)
Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı
hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin
dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu
olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)
3. Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi
geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)
Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum
sistemidir. (1921)
Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve
sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum
olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)
4. Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsî
faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve çok
şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline
almak. (1936)
Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için
genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)
Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiçbir piyasa
da başıboş değildir. (1937)
5. Lâiklik:
Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün
yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)
Lâiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele
kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir.
(1930)
Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz
dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din
işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile
dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)
6. Devrimcilik:
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye
Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir
toplum haline ulaştırmaktır. (1925)
Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.
(1925)
IL BÜTÜNLEYİCİ İLKELER:
1. Millî Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu millî egemenliktir. Milletin kayıtsız
şartsız egemenliğidir. (1923)
Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması,
istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla millî egemenliği
sağlamış bulunması ile devamlılık kazanır. Bundan dolayı; hürriyetin de,
eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası millî egemenliktir. (1923)
2. Millî Bağımsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, İktisadî, adlî,
askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam seferberlik
demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve
memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir. (1921)
Türkiye devletinin bağımsızlığı mukaddestir. O, ebediyen sağlanmış ve korunmuş
olmalıdır. (1923)
3. Millî Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler
değiliz. (1919)
Biz millî varlığın temelini,millî şuurda ve millî birlikte görnıekteyiz.(1936)
Toplu bir milleti istilâ etmek, daima dağınık bir milleti istilâ etmek gibi
kolay değildir. (1919)
4. Yurtta Barış Dünyada Barış:
Yurtta sulh, cihanda sulh için çalışıyoruz. (1931)
Türkiye Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh, cihanda
sulh gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı âmil
olsa gerektir. (1933)
Sulh, milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur. (1938)
5. Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya, mesut ve
müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz. (1925)
Biz Batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak
gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi
içinde benimsiyoruz. (1926)
6. Bilimsellik ve Akılcılık:
a) Bilimsellik:
Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol
gösterici bilimdir, fendir. (1924)
Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müspet bilimdir. (1933)
b) Akılcılık :
Bizim; akıl, mantık, zekâ ile hareket etmek en belirgin özelliği-mizdir.
(1925)
Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar. (1926)
7. İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak
ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta,
onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı
maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. (1931)
Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.
(1936)
ATATÜRK İNKILÂPLARI
Atatürk
Devrimleri ile çağdaş bir devlet niteliğine kavuştuk. Dünyada saygınlığımız
arttı. Yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı.
Tarımın modernleşmesinde devlet öncü oldu. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Sonunda
ülkemiz bayındır oldu. Ulusumuz zenginleşti.Böylece, Türk Milleti için, güzel ve
aydınlık günlere doğru yeni bir adım atılmış oldu.Onun gerçekleştirdiği
devrimlere sahip çıkmak hepimizin görevidir.
Siyasal Alanda Yapılan Değişiklikler:
Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde 1919 yılında başlayan Ulusal Kurtuluş
Savaşımız 1922'de tamamlandı. Osmanlı Devleti yöneticileri bu savaşın önderleri
hakkında ölüm fermanları imzalamaktan çekinmediler. Kurtuluş Savaşı bittiği
zaman bir yanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti, öte yanda Osmanlı Saltanatı
vardı. Büyük Millet Meclisi'nin 1 Kasım 1922 günü kabul ettiği bir yasa ile
tarihimizde saltanat dönemi kapandı. Yeni bir dönem başladı. Osmanlı
Saltanatının kaldırılmasından sonra 1921 Anayasası'nda değişiklikler yapıldı. 29
Ekim 1923 günü Türkiye Devleti'nin hükümet şeklinin Cumhuriyet olduğu kabul
edildi.Cumhuriyetin ilanı ile tarihimizde Cumhuriyet Dönemi başladı.
Hukuk Alanında Yapılan Değişiklikler:
Cumhuriyet öncesinde yargı işleri din adamları tarafından görülürdü. Kadı adı
verilen yargıçlar din kurallarına göre karar verirdi. Hukuk alanında yapılan
değişiklikle eski mahkemeler kapatıldı. Eski yasalar yürürlükten kaldırıldı.
Uygar ulusların yasaları örnek alınarak boşanma, miras, ceza hukuku yeniden
düzenlendi. Hukuk devrimi ile kadın - erkek arasında eşitlik sağlandı. Miras
konusunda kadın ve erkek eşit pay almaya başladı. Kadınlar da erkekler gibi
seçme ve seçilme hakkına kavuştu.
Eğitim Alanında Yapılan
Değişiklik: Osmanlı
Devletinde eğitim sistemi dinseldi. Mahalle okulunu bitirenler isterlerse
öğrenimlerini Medreselerde sürdürürlerdi. Medreselerde genel olarak dini
bilgiler öğretilirdi. Bu öğrenim kurumlarında tekniğe, bilime önem verilmezdi.
Medreselerin yanı sıra İmparatorluğun devlet işleri için kurulmuş Enderun adlı
Saray Okulu vardı. Çok sonraları Tanzimat Döneminde Ortaokul dengi Rüştiye, Lise
dengi İdadi ve Sultani okulları açıldı. Daha sonra Tıp, Harp Okulu, Mülkiye
Okulları kuruldu.
Cumhuriyet döneminde dine bağlı eğitim sistemine son verildi. Eğitim
kurumlarında bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı eğitim çalışmaları başladı. Tüm
okullar bu ilkelere göre yeniden örgütlendi.
Atatürk eğitime, öğretime çok önem verdi. Bilgisizliği kısa yoldan çözmek, okuma
yazmayı kolaylaştırmak amacı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1928
tarihinde Türk Alfabe Yasası'nı kabul etti. Bu alfabe ile okuma yazma
öğrenilmesi için Ulus Okulları açıldı. Bütün yurtta okuma yazma öğrenme
çalışmaları başladı. Atatürk, Ulus Okullarında Başöğretmen olarak dersler verdi.
Harf değişikliğini, dilde özleşme izledi. Arapça ve Farsça sözcüklerden oluşan
Osmanlıca yerine Türkçe konuşulup yazılmaya başlandı. Atatürk Türk Dili'nin
benliğine kavuşma çalışmalarını yürütmek amacı ile 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk
Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdu. Dilimiz yabancı sözcüklerden arındı.
Ekonomik Alanda Yapılan Değişiklikler:
Lozan Barış Antlaşması ile yabancı
uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Ülkemiz kendi
zenginlik kaynaklarına sahip çıktı. Her alanda devlet öncülük etmeye başladı.
Bankalar, fabrikalar kuruldu. Modern tarım çalışmalarına başlandı. Yollar,
özellikle demiryolları yapımında büyük çaba gösterildi. Böylece yurdun en uzak
yerlerine ulaşma olanağı hazırlandı. Ekonomik bağımsızlığımız kazanıldı.
Ekonomik alanda sağlanan bu başarılar sonucu yurdumuz bayındırlaştı. Ulusumuz
zenginleşti. Halk için ağır bir yük olan aşar vergisi kaldırıldı. Çağdaş
vergilendirme yöntemleri uygulanmaya başlandı.
Sosyal Alanda Yapılan Değişiklikler:
Atatürk, ulusumuzun uygar uluslar
düzeyine ulaşması için, sosyal alanda da köklü değişiklikler yaptı. Yeni okullar
açtı. Hastaneler, dispanserler kurulmasını sağladı. Güzel sanatların gelişmesi
için gerekli girişimlerde bulundu. Konservatuar kuruldu. Stadyumlar, spor
alanları, kapalı spor salonları yapıldı. Uygar bir toplum için gerek duyulan tüm
sosyal kurumlar Atatürk döneminde açıldı.
Ölçü Birimlerinde Yapılan Değişiklikler:
Atatürk dünya ile ilişkilerimizi düzenli yürütmek için ölçü birimlerinde
değişiklikler yaptı.
Uzunluk ölçüsü birimi olarak arşın, endaze; ağırlık ölçüsü birimi olarak okka,
dirhem gibi ölçüleri kaldırarak bugün kullanmakta olduğumuz ölçü birimlerini
kabul etti.
Yurdumuzda daha önce takvim Hicri takvime göre düzenlenmişti. Buna göre dünyanın
kullandığı takvimle aramızda 580 yıl kadar bir farklılık vardı. 1 Ocak 1926
tarihinden sonra bizde de Miladi takvim kullanılmaya başlandı.
Eskiden ülkemizde ezani saat kullanılıyordu. Bu saat uygar ülkelerin kullandığı
saate uymuyordu. Takvimde olduğu gibi saatler arasındaki bu uymazlık büyük
karışıklıklara neden oluyordu. Bunları önlemek için takvimle birlikte bugünkü
kullandığımız saat kabul edildi.Hafta tatili Cuma'dan Pazar gününe alındı.
ATATÜRK'ÜN ESERLERİ
En büyük eseri
bize emanet ettiği çağdaş Türkiye Cumhuriyeti olan Atatürk’ü ve onun fikirlerini
aslında bize en iyi kendisi anlatmaktadır. Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini kurucusu
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı boyunca kaleme aldığı toplam 14 adet yazılı
eseri mevcuttur. Atatürk’ü kendi kaleminden anlatan bu yazılı eserlerini 3
başlık altında incelememiz mümkündür.
I. Atatürk’ün
Siyasal Yaşama Yönelik Eserleri
Büyük Söylev (Nutuk):
19 Mayıs
1919’daki “Genel Durum ve Görünüş” ile başlayıp, “Gençliğe Armağan” ile biten
Atatürk’ün Söylev (Nutuk)’i, tarihi hem yansıtan hem de yorumlayan bir belgedir.
ATATÜRK’ün kendi deyimiyle, “millî ve çağdaş bir devletin” kuruluş öyküsüdür.
Söylev
(Nutuk)’e dikkatle bakıldığı zaman hem Kurtuluş Savaşı ideolojisi, hem de yalnız
bir önderin çevresiyle hesaplaşması görülür. ATATÜRK, inanılmaz başarısını
aktarırken, kendisini yalnız bırakanlardan, başarısına inanmayanlardan da hesap
sormaktadır. Rauf ORBAY, Refet BELE, Kazı KARABEKİR Paşa, Ali Fuat CEBESOY,
Bekir SAMİ, Cafer TAYYAR, Nurettin Paşa, Ali İhsan SABİS, Nazım Bey ve Kara
Yusuf, bir zamanlar önderin yanında olan fakat sonradan ona ayak uyduramayarak,
ters düşen kişilerdir. Söylev (Nutuk), düşmana ve Osmanlı’ya yöneldiği ölçüde,
bu kişileri de kapsamaktadır.
Söylev
(Nutuk), zafere doğru giderken çeşitli uzlaşmalardan yararlanan bir önderin
değil, zaferi kazanmış ve bu yüzden de artık kendi çözümlerini egemen kılan bir
önderin sözleridir.
Söylev
(Nutuk), genç bir devletin pekiştirilmesini amaçlıyordu. Çünkü, devrimci kadro
içinde ATATÜRK’ün hesaplaşmak zorunda kaldığı kişiler, etkin kamuoyu önderleri
ve asker kişiler olarak varlıklarını sürdürüyorlardı. Oysa genç devletin, bu
devletin niteliği hakkındaki siyasal çekişmelere dayanacak gücü yoktu. İşte bu
nedenle ATATÜRK, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri hakkında kuşku duyan
eski arkadaşlarını duraksamaksızın saf dışı bırakıvermiştir.
ATATÜRK, Neden
Söylev (Nutuk)’i yazmaya gerek duymuştur? “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar
mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak
mahiyet alır.” sözleri ATATÜRK’e aittir. Bu nedenle başardığı büyük devrimin
yorumunu başkalarına bırakmak istememesi doğaldır.
Bu kapsamda;
tarihe mal olmuş bir belge, tarihi yorumlayan bir belge ve yeni Cumhuriyet’i
pekiştiren bir olay olarak üç nitelik taşımaktadır.
1.Bölüm
Türk Yurdunun Genel Durumu
Türk Milletinin Yurdunu Savunma Kararı
Harekete Geçmek İçin Yapılan Ön Hazırlıklar
2.Bölüm
Milli Kongreler ve Gelişen Olaylar
Anadolu'nun İstanbul Hükümeti ile İlişkisini Kesmesi ve Diğer Olaylar
İstanbul'da Hükümet Değişikliği ve Gelişen Olaylar
3.Bölüm
Heyeti Temsiliyenin Ankara'ya Gelmesi
Ali Rıza Paşa Kabinesinin Çekilmesi,İstanbul'un İşgali ve Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Toplanması
İç İsyanlar
4.Bölüm
Savaş Cephelerinin Durumu
İstanbul Hükümeti'nin TBMM Hükümetiyle Anlaşmak İstemesi
İnönü Zaferleri
Sakarya Zaferi
5.Bölüm
Büyük Taarruz'a Hazırlık, Başkumandan Meydan Muharebesi, Saltanatın Kaldırılması
ve Gelişen Diğer Olaylar
Lozan Barışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen Gelişmeler
6.Bölüm
Ankara'nın Başkent Olması,Barış Dönemi Meclisi,Cumhuriyetin İlanı ve Gelişen
Olaylar
Hilafetin Kaldırılması,Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen
Gelişmeler,Memlekette Huzur ve Güveni Sağlamak İçin Alınan Tedbirler,Gençliğe
Hitabe
Tanımlar
Biyografi
Haritalar
Kronoloji
Atatürk’ten Mektuplar:
Bu
yazılar, 1935-1938 yılları arasında Cenevre Üniversitesi’nde
öğrenimini yapmakta olan A.Afet İNAN ile ATATÜRK arasında yazılan
mektupları kapsamaktadır. ATATÜRK, mektuplarında en çok “Hatay
Meselesi”nden bahsetmiştir. Hastalığının son günlerinde başbakan ve
bakanlarla görüşürken üzerinde en çok durduğu konu ise, ekonomide
sanayi planlarının ivedilikle uygulanması idi. Ayrıca, bu eserden de
gördüğümüz üzere, ATATÜRK, Türk Tarih Kurumu’nun çalışmaları ile de
yakından ilgileniyordu.
Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri:
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Meclis’te, Yurt içi gezilerinde,
Cumhuriyet Halk Partisi Platformlarında yapmış olduğu tüm
konuşmaların ve gazeteci ve kişilere vermiş olduğu tüm demeçlerin
toplandığı 5 ciltlik bir eserdir.
II.
Atatürk’ün
Sosyal Ve Kültürel Alana Yönelik Eserleri
Atatürk’ün
Hatıra Defteri:
Mustafa Kemal ATATÜRK, 1 nci Dünya Savaşı’nda; Gelibolu, Diyarbakır,
Bitlis ve Suriye cephelerinde bulunmuştur. Türk ordularını bu
bölgelerde idare ederken bir taraftan o bölgeleri ve halkını
yakından tanımak fırsatını bulmuş, diğer taraftan da yurdun çeşitli
bölgelerinden gelen subay ve erlerin kabiliyetlerine ve yurtları
için yaptıkları fedakarlıklara şahit olmuştur. Bu geleceğin büyük
adamı Kemal ATATÜRK için büyük bir tecrübe devresidir.
Mustafa Kemal, yazmış olduğu bu küçük hatıra defterini, doğu
cephesindeki yaveri yedek subay Şükrü TEZER’e vermiştir. Anılan
hatıra defteri Şükrü TEZER’in savaşa ait hatıra ve yazıları ile
birlikte yayınlanmıştır. Mustafa KEMAL’in kendi el yazısıyla olan
hatıraları az olmakla beraber çok ilgi çekicidir.
Arıburnu Muharebeleri Raporu:
“Arıburnu Raporu”, Birinci Dünya Savaşı içinde ve Mustafa Kemal
ATATÜRK tarafından İkinci Ordu Komutanlığı sıralarında Harp Tarihi
Dairesinin isteği üzerine yazılmıştır.
Karlsbad Hatıraları:
1918 yılını kapsayan anılan günlük hatıra defterleri M.Kemal’in
Karlsbad’da “Geçen Günlerim” başlığı altında altı deftere yazdığı
hatıralardır. M. Kemal ATATÜRK, askeri, siyasi ve sosyal meseleler
üzerinde fikirlerini açmakta ve özellikle okuduğu kitaplardan
aktarmalar yapmaktadır. Ancak bunlarda kendi fikirlerini çoğunlukla
belirtmemektedir.
Aynı usulü bu tarihten öntabbed_pages/ceki hatıra defterlerinde de takip
etmiştir. Zaten kendisinin her zaman her yerde kitap okuduğu
bilinmektedir. Tarihi olayları, geleceğe ışık tutacak nitelikte
bulduğu için yalnız ezberlemekle değil fakat tahliller yaparak
değerlendirilmektedir. Bu bir aylık hatıra yazılarında ATATÜRK milli
benliğine bağlı Türkiye’nin geleceğine yön verecek hazırlık
içindedir.
Geometri:
Bu
kitabı ATATÜRK ölümünden 1.5 yıl kadar önce, III ncü Türk Dil
Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe
Sarayında kendi el yazısı ile yazmıştır.
Askerlik çığırından gelen ATATÜRK’ü, siyaset olayları büyük bir
devlet adamı yapmış olduğu gibi, yurdun kültür sorunları da O’nu
büyük bir eğitimci durumuna getirmiştir.
Geometri, eski terimle “Hendese”, eğitim örgütümüzde önemli bir yer
tuttuğu halde, bunun terim düzeni çok ağdalı ve çapraşıktır. Arapça
ve Farsça, okul programından kaldırılmış fakat Arapça üzerine
kurulmuş olan terimler kalmıştır. Örneğin, “müselles-i mütesaviyül
adla”yı çözümlemesi olarak hangimiz anlayabilirdik? Eğitimde bir
gerçek vardır; anlayış yolunun açık olması, bir ipucu bulunması
gerekir. “Müselles-i mütesaviyül adla” bu nitelikte değildir; bir
külçe gibi anlayış yolunu tıkayan, öğrencinin eline hiçbir ipucu
vermeyen cansız bir tekerlemedir. ATATÜRK, öğrencideki bu anlayış
tıkanıklığını açmak için bu terimi, ana dili öğelerinden yapılı bir
şekilde “eşkenar üçgen” e çevirmiştir.
İşte bu 44 sayfalık küçük kitapta; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap,
kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, taban, yatay, düşey,
dikey, üçgen, dörtgen, eşkenar, ikizkenar, yamuk, artı, eksi, çarpı,
bölü eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayım, gerekçe gibi
terimler hep bu amaçla ATATÜRK tarafından türetilip konmuştur.
Medeni Bilgiler:
Vatandaşlara, gerek Devlet ve Hükümetle ve gerek aralarındaki
ilişkiye nazaran mevcut görev ve haklar ve genellikle devlet
teşkilatını öğreten ve Afet İNAN tarafından aktarılan “Medeni
Bilgiler” kitabının altında toplanmıştır.
Afet İNAN’ın aktardığına göre: “Bu kitaplar benim ismimle çıkmış
olmasına rağmen, ATATÜRK’ün fikirleri ve telkinlerinden mülhem
olduğu ve üslubun tamamen kendisine ait olduğunu tarihi hakikatları
belirtmek bakımından bana düşen bir ödev telakki ediyorum. Ben bu
konularda çalıştım, hatlar hazırladım ve dersimi onlara göre verdim.
Bu kitabımı ATATÜRK’ün çalışmaları ve fikirleri olarak yayınlarken,
onun el yazılarını da birer belge olarak koymak istedim.”
“Medeni Bilgiler” kitabında millet, hakimiyet, hak ve görev, Devlet,
Hürriyet, ferdi haklar ve ferdi hürriyetler sıkça bahsedilmekte ve
bu kavramlar üzerinde uzunca durulmaktadır.
ATATÜRK vatandaşı, miletin ferdi olarak aile, toplum ve devlete
karşı görevli telakki ederken “milletin, medeni beşeriyetin bir
ailesi olması noktası nazarından bütün insanlığa karşı bir takım
görevleri” olduğunu bilhassa işaret etmek istemiştir. Böylece
ATATÜRK, Türk vatandaşının medeni alemde hür, eşit görev ve hak
sahibi, sorumluluklarını bilen kişiler topluluğu olarak millet
bütününü oluşturmasında en büyük medeni özelliği bulmuştur.
III.
Atatürk’ün Askerliğe Yönelik Eserleri
Bölüğün Muharebe Eğitimi:
Kurmay Ön Yüzbaşı M.Kemal ATATÜRK, bu eseri Türkçe’ye çevirdiği
yıllarda, Osmanlı İmparatorluğu dağılma sürecine girmişti. Daha Harp
Okulu öğrencisiyken bile ülke sorunlarıyla ilgilenen Mustafa Kemal
yaklaşan 1 nci Dünya Savaşı felaketinden ülkesini ancak iyi
eğitilmiş ve donatılmış disiplinli bir ordunun koruyacağının
bilincindeydi. Ancak mevcut talimnamelerdeki bilgiler devrin
muharebe koşullarını karşılamıyordu. Birliklerin eğitim seviyesini
yükseltmek için yeni talimnamelere ihtiyaç olduğu gibi birlikleri
yanaşık düzen eğitim alanlarında muharebe şartlarına göre eğitim
yaptırmak için araziye çıkarmak, muharebe eğitimini orada yaptırmak
gerekiyordu.
Berlin Askeri Akademisi eski müdürlerinden Alman Generali
LITZMANN’ın “Bölük Muharebe Eğitimi” adlı eser, Kurmay Ön Yüzbaşı
Mustafa KEMAL’in aradığı şartları taşıyordu. Mustafa Kemal’in
tercüme ettiği küçük birlik komutanlarının sevk ve idare bilgilerini
arttırmaya yönelik bu eser, “meskun yerlerde muharebe”, “savunma” ve
“taarruz” konularını kapsamaktadır.
Takımın Muharebe Eğitimi:
Bu
kitap, yine General LITZMANN’ın “Sefer Mevcudunda Takım, Bölük ve
Taburun Muharebe Talimleri” adlı eserin ilk bölümünü oluşturmakta
olup, Selanik’te 3 ncü Ordu Karargahında görevli, Kurmay Kıdemli
Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından tercüme edilmiştir.
Kitabın özünde; sefer kadrosu tam olan bir takımın değişik hava
şartları ve çeşitli arazi koşullarında, basit bir mesele içinde
muharebe yöntemlerinin uygulanması, avcı hattı teşkili ile bir avcı
hattının ateş muharebesi bulunmaktadır.
Taktik Tatbikat Gezisi:
Mustafa Kemal, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan
tatbikatların önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5 nci
Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, KIRMIZI ve
MAVİ roldeki muharebe birliklerinin SELANİK-KILKIŞ arasında
yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirmesini
yapmıştır.
Bu
eserinde Mustafa Kemal, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli
kuralların olmadığını vurgulaması yanında, Komutanın nitelikleri
üzerinde durmuştur. Mustafa Kemal ATATÜRK’e göre; Komutan, kişisel
cesaret sahibi olmalı, birliğini ortak bir hedefe yöneltebilmeli,
birliğini hem savaşta hem de barışta eğitme konusunda yetenekli
olmasının yanı sıra, düşman imkan ve kabiliyetlerini önceden sezme
ve harekatı uygun yer ve zamanda icra etme yeteneğinde olmalıdır.
Taktik Meselelerin Çözümü Ve Emirlerin Yazılmasına İlişkin Öğütler:
ATATÜRK, katıldığı ve büyük başarılar elde ettiği Çanakkale
Muharebelerinden edindiği tecrübelerden, “Taktik Mesele Çözümü” ve
“Emirlerin Yazılması”na ilişkin önemli hususları, 1915 yılında
yazdığı, 7 sayfalık bu eserinde toplamış ve 16 Kolordu Komutanı
olarak, tüm subaylar tarafından bunların okunmasını emretmiştir.
Cumalı Ordugâhı:
1909 yılı yazında, Osmanlı Ordusu hizmetinde bulunan Alman Mareşali
Von Der GOLTZ, Makedonya’daki Türk Ordusuna garnizon tatbikatı
yaptırmak üzere Selanik’e gelecektir. 1909 yılı Kasım ayında
yapılacak bu garnizon tatbikatı için yapılan hazırlıklar kapsamında,
meseleler hazırlanmakta ve birliklere icra ettirilmektedir. Cumalı
Ordugahında yapılan süvari tümeni eğitim ve manevraları da bunlardan
biridir. Mustafa Kemal, bu tatbikatların yapılmasını, Türk
Subaylarının kendilerine olan güvenini arttırmak ve hep yabancılara
uymak zorunda olmadıklarını göstermek amacıyla gerekli görmekteydi.
Cumalı Ordugahında 3 ncü Süvari Tümeni’nin manevralarına katılan
Mustafa Kemal, anılan manevraları anlatan “Cumalı Ordugâhı” adlı
eserini yazmıştır.
Mustafa Kemal, bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem
vermekte ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların
yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden 10 gün süren bu
tatbikat sırasında tuttuğu gözlemci notlarına ayrıntılı olarak bu
eserinde değinmiştir.
Zabit Ve Kumandan İle Hasbıhal:
Mustafa Kemal, yakın arkadaşı olduğu Mehmet Nuri (CONKER) Bey’in
“Zabit ve Kumandan” adlı kitabını okuduktan sonra, kaleme aldığı
“Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabını Sofya’da Ataşemiliter
iken Mayıs 1914 ayında yazmıştır.
Bu
kitabında Mustafa Kemal, Nuri CONKER ile takip ettikleri
manevralardaki kumandan ve zabitlerin durumlarını ve
bilgisizliklerini acıklı bir surette tasvir ediyor.
ATATÜRK’ün Balkan Harbi’nin acıları çok derin ve büyüktür. Doğduğu,
büyüdüğü Selanik’in düşmana hibe edildiğini Afrika’da duyduğu vakit
ne kadar elemli günler geçirdiğini burada hatırlatmaktadır.
ATATÜRK’ün en çok üzerinde durduğu bölüm “İnisiyatif” başlığı
altındaki yazılardır. Bu kelimeyi “kendiliğinden hareket ve iş
görme” olarak tarif etmiş ve detaylandırmıştır. Bu bölüm başlı
başına bir fikir muhassalasıdır.
Bu
küçük kitap o tarihlerdeki Mustafa Kemal’in düşünce yapısını bizzat
kendi kaleminden anlatan ve tanıtan en iyi eserdir.
Atatürk tüm bu eserleri bizlere bırakmakla çok iyi bir siyasetçi,
çok iyi bir asker, çok iyi bir öğretmen olmasının yanında çok iyi
bir yazar olduğunu da kanıtlamış olmaktadır.
.
ATATÜRK FOTOĞRAFLARI
....
ATATÜRK'ÜN SÖZLERİNDEN...

Biz Türkler, bütün tarihimiz
boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.
Ne kadar zengin ve müreffeh
olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak
olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
Özgürlük ve bağımsızlık benim
karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan
bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî
ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir
millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi
mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben
şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde
mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını
esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı
kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve
memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her
biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir
hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi
bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
Milli egemenlik öyle bir
nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur.
Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya
mahkumdurlar.
Cumhuriyet fikir
serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı
duyarız.
Egemenlik kayıtsız ve
şartsız milletindir.
Gerçi bize milliyetçi
derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere
hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız.
Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik
değildir.
Bilelim ki milli benliğini
bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar.
Milli mücadelelere şahsî
hırs değil, milli ideal, milli onur sebep olmuştur.
Türk çocuğu ecdadını
tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
Milli his ile dil
arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin
gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir.
Yeter ki, bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını
bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Bir dinin tabiî olması
için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lazımdır.
Her fert istediğini
düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak,
seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine
sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.
Türk Milletinin istidadı
ve kesin kararı medeniyet yolunda, durmadan, yılmadan ilerlemektir.
Medeni olmayan insanlar,
medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar.
Büyük dinimiz çalışmayanın
insanlıkla hiç ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı
kâfir olmak sayıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış tefsiri
yapanların maksadı İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de
nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, dimağladır.
Arkadaşlar, efendiler ve
ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler,
meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet
tarikatıdır.
Medeniyetin emir ve talep
ettiğini yapmak insan olmak için yeterlidir.
Biz dünya medeniyeti
ailesi içinde bulunuyoruz. Medeniyetin bütün icaplarını tatbik edeceğiz.
Bizim devlet idaresinde
takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla
asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan
doğruya hayattan almış bulunuyoruz
Milletimiz her güçlük ve
zorluk karşısında, durmadan ilerlemekte ve yükselmektedir. Büyük Türk
Milletinin bu yoldaki hızını, her vasıtayla arttırmaya çalışmak, bizim
hepimizin en kutlu vazifemizdir.
İnsan topluluğu kadın ve
erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki, bu kütlenin bir
parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü
ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı
kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?
Ey kahraman Türk kadını,
sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.
Anaların bugünkü
evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün
anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını
bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar
taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok
aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer
hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.
Ben icap ettiği zaman en
büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.
Gençler cesaretimizi
takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan
ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en
kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz.
Cumhuriyeti bir kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Yüksek Türk! Senin için
yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur.
Benim naçiz vücudum nasıl
olsa bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ebediyen
yaşayacaktır.
Biz cahil dediğimiz zaman,
mektepte okumamış olanları kast etmiyoruz. Kast ettiğimiz ilim, hakikati
bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç
okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir. Sizler,
yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip
edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla
yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan,
yorulmadan yürüyecektir.
Müspet bilimlerin
temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir terbiyesinde olduğu kadar
beden terbiyesinde de kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli
bir nesil yetiştirmek ana siyasetimizin açık dileğidir.
Muallimler! Yeni nesli,
Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz.
Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve
fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.
Milleti kurtaranlar yalnız
ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet, henüz
millet namını almak istidadını keşfetmemiştir.
Dünyanın her tarafından
öğretmenler insan topluluğunun en fedakâr ve muhterem unsurlarıdır.
Okul sayesinde, okulun
vereceği ilim ve fen sayesindedir ki, Türk milleti, Türk sanatı, Türk
iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir.
Türkiye'nin asıl sahibi ve
efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah,
saadet ve servete müstahak ve layık olan köylüdür. Onun için, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin iktisadi siyaseti bu aslî gayeye erişmek maksadını güder.
Ekonomik kalkınma,
Türkiye'nin hür, müstakil, daima daha kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye
idealinin belkemiğidir.
....
ATATÜRK'TEN ANILAR...

Zülüflü İsmail
Paşa:
Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve
ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin
halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle görebilen, kendi
kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen
akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını seven halkın mutluluğunu
kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını istemiştir.Atatürk, sık sık
yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını, beklentilerini
ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri bu çerçevede
yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka rağmen değil,
yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin ve
yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun
gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel
yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan
dönüş, kar, kış...Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa
Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken,
okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün
arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında
bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre
dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür,
daha ilk cümlelerde kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze
dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun
buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram
terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun
sobaları da böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu
Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece
gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini
çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında
bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan
beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek
lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip
gitmez.
Noelle ROGER,
Olaylar ve Atatürk, s.39
Atatürk ve
Köylü Vatandaş:
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk köylüsünün
ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek
üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü
kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı
bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan
beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini
topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri
emeklerini ellerinden alıp
savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık
verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve
zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir
utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından
itibaren Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet
bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden
kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime
yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların
haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk
köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden
biridir.
Atatürk, sık sık memleketi
dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin
derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap
sorardı.İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift
süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola
ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne
oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey,
icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek
konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi.
Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali,
Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı.
Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git,
Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir
kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil
Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur
Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de
salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek:
“Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu,
icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve
Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü
icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi
koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü
elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk
Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen
bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk
Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Noelle ROGER,
Olaylar ve Atatürk, s.41-42
Hacer Nine:
Türk kadını
vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz
bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip,
acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını
cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane
taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat
savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki
anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit
vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk
kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı.
İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti.
Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona
büsbütün koymuştu.Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de
çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü,
torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den
dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya
gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde
öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı
kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle
bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın
yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide
Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup
çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti,
sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için
çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve
dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok
bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım.
Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime
bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun
gömmüş Türk Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30
Bir de Onbaşım
Görsün:
Atatürk, Türk askerinin göreve bağlılığı ve zekasını hep takdir etmiştir.
Mehmetçiklerin bu nitelikleriyle gurur duyduğunu her ortamda anlatarak bu güzel
yeteneklerin devamına ve güçlenmesine katkı sağlamış, onlara olan güvenlerini
hiç kaybetmemiştir.Aşağıdaki küçük anı Atatürk’ün, Türk askerinin sorumluluk
bilinci ve zekasına verdiği değeri yansıtması bakımından güzel bir örnek.
Bir gün askeri bölgeye
giderken otomobili bozuldu.- Yürüyelim, otomobil yapılınca arkadan gelsin, dedi.
Atamızla arkadaşları
yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı:
- Dur. Kimsin?
Durdular, Mehmetçik geldi:
- Buralara Atamız gelecek.
Geçmek yasaktır.
Ata güldü:
- İyi bak, Atatürk bana benzer
mi?
Mehmetçik baktı, gözleri
parladı.
- Benzemeye benzer ama,
askerlik bu, bir de onbaşım görsün, dedi.
H. BESLEYİCİ,
Atamız ATATÜRK, s.116
Şerefimle
Ölmeye Hazırım:
Her vatanın temelinde sıkıntı, yokluk, acı, gözyaşı ve ölüm
vardır. Bütün bunlara daha iyi, daha onurlu ve daha özgür bir yaşam için razı
olunmuştur. Onun içindir ki, vatan toprakları üzerinde yaşayanlar onun değerini
bilmek ve sahip çıkmak sorumluluğuyla yükümlüdürler. Mehmet Akif Ersoy’un
aşağıdaki dizelerinde bakınız bu gerçek nasıl dile getiriliyor.
“Sahipsiz kalan bir vatanın
batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan
batmayacaktır.”
M.Akif ERSOY
Aşağıda yer alan anı, vatan
gerçeğini en iyi anlayan ve onun gereğini yapmaktan çekinmeyen insanların
başında Atatürk’ün yer aldığını yansıtması açısından önemlidir.
Mustafa Kemal’in Samsun ve çevresindeki faaliyetlerinden korkan İstanbul
Hükümeti, İçişleri Bakanı Ali Kemal’in bir genelgesi ile O’nu görevden alıyor.
Bu sıralarda, Ali Galip adında birisi de, Erzurum Valiliği’ne atanmak maskesi
altında Mustafa Kemal’i tutuklamakla görevlendiriliyor. Ve Sivas’ta bazı
tertiplere başvuruyor. Bu komployu Amasya’da haber alan Mustafa Kemal, bir atlı
birlik oluşturarak habersizce Tokat’a gidiyor. Kendileriyle sohbet etmek üzere
şehrin ileri gelenlerini topluyor. Bu toplantıda bulunan avukat Ali Bey,
gözlemini şöyle anlatıyor:
“Yirmi kişi kadar vardık.
Atatürk, etrafında bazı kişilerle birlikte geldi. Köşede bir sandalye vardı.
Selam verip oraya oturdular ve bize memleketin kurtuluş yolu hakkında hiçbir
şekilde unutamayacağım şu açıklamada bulundular:
— Hiçbir koruma aracına sahip
olmasak bile, dişimiz tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek
şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu korumayı kaçınılmaz görüyorum. Tarih, bize
vatan uğrunda canını, malını esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini
göstermektedir. Ben hayatımı, hiçbir zaman milletimizden üstün görmedim ve
görmeyeceğim. Her an memleket için şerefimle ölmeye hazırım.”
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.370-371
Vatan Elden
Giderse:
Vatan, yani üzerinde yaşadığımız toprak parçası, toprak olmanın ötesinde
anlamlar taşır. İnsanlar vatanlarıyla vardır. Acı, tatlı, bütün anılar onunla
başlar onunla biter. Ona sahip olmayanın kimliği bile yoktur, tutsak köleden
öte. İnsanlar varlıklarını vatana borçlu oldukları bilinciyle hep onun için
ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek, atayı, kendini, evladını, suyunu, ekmeğini,
aşını, nefesini hepsinden öte kimliğini kaybetmektir.Vatanımızın var olmasına
emeği, bilgisi ve düşüncesiyle en büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk milletinin
Atası Atatürk’tür. Aşağıdaki anekdot bu büyük insanda vatan sevgisinin nasıl
bayraklaştığını, her şeyin nasıl vatanla anlam kazandığını yansıtması açısından
önemlidir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için
Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş,
orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar
yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler
sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.
Bir aralık lise binasına
baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler
dolaşmaya başladı.
Atatürk’ün hizmetini basit
fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası
gizli ve sık sık geliyor; oğluna:
- Etme, eyleme; evine dön;
bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her
şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.
Atatürk bu geliş gidişin
farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:
- Sık sık sana gelen kimdir?
- Babam!...
- Ne istiyor?
Delikanlı her şeyi anlattı. O
zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:
- Hizmetinden memnunum, fakat
baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki,
vatan elden giderse evladın ne önemi kalır.
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88
Aradaki Fark:
Saltanat ve
Hilafet özlemcisi kimi çevreler tarihsel gerçekleri pervasızca
çarpıtmaktadırlar. Örneğin, Atatürk’ün Anadolu’ya Vahdettin tarafından bir
bağımsızlık savaşı başlatması için gönderildiğini iddia etmektedirler. Bu
çevrelerin iddialarına gösterdikleri kanıtlardan biri de Atatürk’le Vahdettin
arasında sarayda geçen bir konuşmadır. Bu konuşmada Vahdettin’in
“Paşa isterseniz devleti
kurtarabilirsiniz” şeklindeki sözüne mal bulmuş gibi sarılan bu çevreler, bu
sözün kurtuluş mücadelesini başlatmak için söylendiğini belirtirler.
Oysa Osmanlı Padişahının bu
ifadeyi kullanırken M. Kemal’den beklentisi şudur: “İtilaf Devletleri’nin emir
ve isteklerinin yerine getirilmesini sağla, Anadolu’da olası işgallere karşı
ortaya çıkabilecek direnişi engelle”. Padişah böylelikle İtilaf Devletleri’nin
Anadolu’da kalıcı olmayacaklarına, bir süre sonra çekip gideceklerine ve
Anadolu’nun da kurtulabileceğine inanıyordu. Yani, kurtuluşu teslimiyette
görüyor ve silahlı bir mücadeleyi asla düşünmüyordu. Aksine silahlı mücadeleye
başvurulacak olursa işgalci güçlerin Osmanlıyı hemen parçalayacaklarına
inanıyordu. Çünkü padişahın Türk milletine ve kendine güveni yoktu. Kurtuluş
Savaşı’nı isyan olarak görmesinin nedeni de buydu.
Anadolu’ya geçmek için
hazırlıklarını tamamlayan Atatürk, Yıldız Sarayı’na gitti. Son Osmanlı Padişahı
Vahdettin, onu çok küçük bir odada kabul etti. Hemen hemen diz dize
oturdular.Padişahın sağında mini bir masa üzerinde güzel ciltlenmiş kalınca bir
kitap, bir Osmanlı Tarihi vardı. Pencereden Boğaz, Boğaz’ın mavi sularında
birbirine paralel dizilmiş ve toplarını saraya çevirmiş olan düşman savaş
gemileri görünüyordu.
Padişah, ona dedi ki:
— Paşa, devletimize çok hizmet
ettin; bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir! Elini Osmanlı Tarihi’ne koydu,
bastı ve ilave etti:
- Tarihe geçti!...
Sonra dedi ki:
- Bunları unutunuz. Asıl
bundan sonra yapacağınız hizmet şimdiye kadar yaptıklarınızdan mühim olacaktır.
Paşa, isterseniz devleti kurtarabilirsiniz!
Atatürk cevap verdi:
- Bu yolda elimden gelen
yapacağıma emin olmanızı rica ederim.
Vahdettin:
- Muvaffak olunuz! diyerek ayağa kalktı.
Ziyaret sona ermişti.
Padişah, ondan düşmanların
arzularını yerine getirmesini bekliyordu; elinde hiçbir kuvvet kalmamış olan
devletin ancak böyle, düşmanların hoşuna giderek kurtulacağını sanıyordu.
Bilmiyordu ki, kuzuyu yemeğe karar vermiş olan kurt için bahane bulmak gayet
kolaydır.
Atatürk de devleti kurtarmak
istiyordu; fakat düşmanlara yaranmakla değil, milletin bitmez tükenmez hürriyet
ve istiklal aşkını, cesaret ve fedakarlık duygularını harekete geçirerek...
İşte Türk milletini anlamamış
bir adamla, anlamış adamın arasındaki fark...
Niyazi Ahmet
BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.86-87
Sultan Bacı:
Ulusal
kahramanlar halklarıyla bütünleşebildikleri, onları anlayabildikleri ölçüde
ölümsüzleşirler. Atatürk de gerek Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse devrimlerin
yapıldığı süreçte toplumla sürekli bir iletişim içerisinde olmuş, halk yararına
çalışmış, bu nedenle de halkının büyük sevgisini kazanmıştır. Türk milletinin
Atatürk’e olan sevgisi aşağıda anlatıldığı şekliyle Sultan Bacı’nın kişiliğinde
somutlaşmıştır.
Atatürk, İzmir zaferinden
sonra ilk kez Adana’ya gelmişti. Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla
topraktan ayırabiliyorduk. O
genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkun, kendinden geçmiş halkı selamlaya
selamlaya hükümet konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti. Merdivenlerin
yarısını indiği sırada bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes nefese,
sıçrarcasına merdivenleri çıktığını gördük.
Gazi Mustafa Kemal durdu,
köylü kadını yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir hayranlıkla O’nun gözlerine
tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana
sesindeki sevecenlik ve özlemle:
- Ah benim çakır oğlum! Yolunu
bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı
saçlarını öpeyim... Bu benim adağım, umduğumu çok görme...
Genç komutanın yüzüne bir
huzur ve sevinç yayıldı, başını ona doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı,
bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı
fulyaları ayağının altına sererek:
- Adağım yerini buldu, koca
yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun; her muradın yerine gelsin, dedi.
Bu köylü kadın bizim cephe
arkadaşımız “Sultan Ana” idi.
Arif Hikmet
PAR – M.Agah ÖNEN: Atatürk’ü Anlamak, s.98-99
Millete
Güveni:
Atatürk, “Özgürlüğün olmadığı yerde ölüm ve yok oluş vardır. Bütün gelişmelerin
anası özgürlüktür.” sözünü söylerken bu duygu ve düşüncesinin kaynağını mensubu
olmakla gurur duyduğu Türk milletinden aldığını çok iyi bilmekteydi. O,
özgürlükleri için ölümü göze alabilen ulusların asla tutsak edilemeyeceğine
inanmakta, Türk milletinin de bu özelliğinden dolayı sonsuza kadar özgür ve
bağımsız kalacağını düşünmekteydi. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk ulusundaki
özgürlük tutkusuna olan güvenini yansıtması açısından güzel bir örnektir.
Bir gün Müslüman
memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden
biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:
- Bizim hareketin de başına
geçmek istemez misiniz? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi,
ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
- Yarım milyonun bu uğurda
ölür mü? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
- Fakat Paşa Hazretleri yarım
milyonun ölme