ATATÜRK KRONOLOJİSİ
1881:
Selanik'te doğdu.
1893:
Askeri Rüştiye'ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895:
Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi'ne girdi.
1899 Mart 13:
İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902:
Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı.
1905 Ocak 11:
Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5.
Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
1906 Ekim:
Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı
ve Kolağası oldu
1908 Temmuz 23:
Meşrutiyet'in ilan edilmesi için çalışmaları.
1909 Mart 31:
31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
1911 Eylül 13:
Mustafa Kemal, İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
1911 Kasım 27:
Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
1912 Ocak 9:
Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta Tobruk saldırısını yönetti.
1913 Ekim 27:
Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
1914 Mart 1:
Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
1915 Şubat 2:
Mustafa Kemal, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
1915 Şubat 25:
Mustafa Kemal'in Maydos'a gidişi.
1915 Nisan 25:
Mustafa Kemal, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı
koydu.
1915 Haziran 1:
Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselişi.
1915 Ağustos 9:
Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
1915 Ağustos 10:
Mustafa Kemal, Anafartalar'dan düşmanı geri attı.
1916 Nisan 1:
Mustafa Kemal'in Tuğgeneralliğe yükselişi.
1916 Ağustos 6:
Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtardı.
1917 Eylül 20:
Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
1917 Ekim:
Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü.
1918 Ekim 26:
Mustafa Kemal, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız
üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
1918 Ekim 30:
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması.
1918 Ekim 31:
Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atanması.
1918 Kasım 13:
Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılması ve Mustafa Kemal'in
İstanbul'a dönüşü.
1919 Nisan 30:
Mustafa Kemal'in Erzurum'da bulunan 9. Ordu
Müfettişliği'ne atanması.
1919 Mayıs 15:
İzmir'e Yunan'lıların asker çıkarması.
1919 Mayıs 16:
Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
1919 Mayıs 19:
Mustafa Kemal, Samsun'a çıktı.
1919 Haziran 15:
Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
1919 Haziran 21:
Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
1919 Temmuz 8 / 9:
Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)
1919 Temmuz 23:
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Erzurum Kongresi'nin
toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)
1919 Eylül 4:
Mustafa Kemal'in başkanlığı altında Sivas Kongresi'nin
toplanması ve 11 Eylül'de sona ermesi.
1919 Eylül 11:
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet
Temsiliyesi Başkanlığı'na saçildi.
1919 Ekim 22:
Amasya Protokolü'nün imzalanması.
1919 Kasım 7:
Mustafa Kemal, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
1919 Aralık 27:
Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye'yle birlikte Ankara'ya geldi.
1920 Mart 20:
İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi,
Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama
girişimi.
1920 Mart 18:
İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
1920 Mart 19:
Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet
Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
1920 Nisan 23:
Mustafa Kemal, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
1920 Nisan 24:
Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1920 Mayıs 5:
Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk Hükümet'in toplantısı.
1920 Mayıs 11:
Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1920 Mayıs 24:
Mustafa Kemal'in cezası Padişah tarafından onaylandı.
1920 Ağustos 10:
Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri
arasında Sevr Antlaşması'nın imzalanması.
1920 Ocak 9 / 10:
Birinci İnönü Savaşı.
1921 Ocak 20:
İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
1921 Mart 30 / Nisan 1:
İkinci İnönü Savaşı.
1921 Mayıs 10:
Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadola ve Rumeli
Müdafaai Hukuk Grubu'nun kurulması ve Mustafa Kemal'in Grup
Başkanlığı'na seçilmesi.
1921 Ağustos 5:
Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
1921 Ağustus 22:
Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması.
1921 Eylül 13:
Sakarya Meydan Savaşı'nın kazanılması.
1921 Eylül 19:
Mustafa Kemal'e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal'in Gazi
ünvanını alması.
1922 Ağustos 26:
Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruz'u
yönetmesi.
1922 Ağustos 30:
Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı
kazanması.
1922 Eylül 1:
Gazi Mustafa Kemal'in: "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri !"
emrini vermesi.
1922 Eylül 9:
Türk Ordusu'nun İzmir'e girmesi.
1922 Eylül 10:
Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e gelişi.
1922 Ekim 11:
Mudanya Mütarekesi'nin imzalanması.
1922 Kasım 1:
Gazi Mustafa Kemal'in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
1922 Kasım 17:
Vahdettin'in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan
kaçması.
1923 Ocak 29:
Gazi Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesi.
1923 Temmuz 24:
Lozan Antlaşması'nın imzalanması.
1923 Ağustos 9:
Gazi Mustafa Kemal'in Halk Fırkası'nı kurması.
1923 Ağustos 11:
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi.
1923 Ekim 29:
Cumhuriyet'in ilan edilmesi.
1923 Ekim 29:
Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1924 Mart 1:
Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliği kaldırması ve
öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
1924 Mart 3:
Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi,
Şer'iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye
Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi'nce
kabul edilmesi.
1924 Nisan 20:
Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun kabul
edilmesi.
1925 Şubat 17:
Aşarın kaldırılması.
1925 Ağustos 24:
Gazi Mustafa Kemal'in ilk defa Kastamonu'da şapka giymesi.
1925 Kasım 25:
Şapka Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
1925 Kasım 30:
Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
1925 Aralık 26:
Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
1926 Şubat 17:
Türk Medeni Kanunu'nun kabulü.
1927 Temmuz 1:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul'a
gitmesi.
1927 Ekim 15 / 20:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi
Büyük Nutku'nu söylemesi.
1927 Kasım 1:
Gazi Mustafa Kemal'in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1928 Ağustos 9:
Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu
söylemesi.
1928 Kasım 3:
Türk Harfleri Kanunu'nun Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmesi.
1931 Nisan 15:
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.
1931 Mayıs 4:
Gazi Mustafa Kemal'in 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na
seçilmesi.
1932 Temmuz 12:
Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.
1933 Ekim 29:
Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu
söylemesi.
1934 Kasım 24:
Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından
ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1935 Mart 1:
Atatürk'ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi.
1937 Mayıs 1:
Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara
Belediyesi'ne bağışlaması.
1938 Mart 31:
Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin
ilk resmi duyurusu.
1938 Eylül 15:
Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması.
1938 Ekim 16:
Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına
başlanması.
1938 Kasım 10:
Atatürk'ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
1938 Kasım 11:
İstanbul Şehir Meclisi'nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki
Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş
Türk Bayrağı'nın çekilmesi.
1938 Kasım 12:
Atatürk'ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite
Konferans Salonu'nda toplanması.
1938 Kasım 13:
Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu
Cumhuriyet'i koruyacaklarına ant içmeleri.
1938 Kasım 14:
Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.
1938 Kasım 15:
Hükümet Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine
konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
1938 Kasım 16:
İstanbul'lular Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki
katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar
saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
1938 Kasım 19:
Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan yüce cenazesi, önce
Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına
götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan
Ankara'ya yolcu edildi.
1938 Kasım 20:
Atatürk'ün sevgilinaşı Ankara'ya ulaştı ve Ankara'da Büyük Millet
Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini
saygıyla yaptılar.
1938 Kasım 21:
Atatürk'ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi'ndeki Geçici Kabre konulması.
1938 Kasım 25:
Atatürk'ün vasiyetnamesinin açılması.
1938 Aralık 26:
Atatürk'ün "Ebedi Şef" sanıyla anılmasının kabul edilmesi.
1953 Kasım 4:
Atatürk'ün Geçici Kabri'nin açılması.
1953 Kasım 10:
Atatürk'ün cenazesinin Anıt-Kabir'e nakledilmesi.
ATATÜRK'TEN ANILAR...

Zülüflü İsmail
Paşa:
Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve
ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin
halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle görebilen, kendi
kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen
akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını seven halkın mutluluğunu
kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını istemiştir.Atatürk, sık sık
yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını, beklentilerini
ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri bu çerçevede
yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka rağmen değil,
yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin ve
yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun
gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel
yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan
dönüş, kar, kış...Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa
Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken,
okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün
arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında
bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre
dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür,
daha ilk cümlelerde kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze
dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun
buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram
terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun
sobaları da böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu
Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece
gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini
çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında
bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan
beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek
lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip
gitmez.
Noelle ROGER,
Olaylar ve Atatürk, s.39
Atatürk ve
Köylü Vatandaş:
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk köylüsünün
ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek
üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü
kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı
bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan
beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini
topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri
emeklerini ellerinden alıp
savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık
verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve
zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir
utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından
itibaren Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet
bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden
kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime
yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların
haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk
köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden
biridir.
Atatürk, sık sık memleketi
dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin
derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap
sorardı.İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift
süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola
ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne
oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey,
icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek
konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi.
Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali,
Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı.
Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git,
Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir
kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil
Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur
Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de
salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek:
“Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu,
icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve
Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü
icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi
koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü
elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk
Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen
bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk
Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Noelle ROGER,
Olaylar ve Atatürk, s.41-42
Hacer Nine:
Türk kadını
vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz
bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip,
acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını
cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane
taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat
savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki
anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit
vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk
kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı.
İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti.
Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona
büsbütün koymuştu.Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de
çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü,
torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den
dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya
gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde
öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı
kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle
bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın
yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide
Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup
çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti,
sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için
çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve
dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok
bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım.
Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime
bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun
gömmüş Türk Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30
Bir de Onbaşım
Görsün:
Atatürk, Türk askerinin göreve bağlılığı ve zekasını hep takdir etmiştir.
Mehmetçiklerin bu nitelikleriyle gurur duyduğunu her ortamda anlatarak bu güzel
yeteneklerin devamına ve güçlenmesine katkı sağlamış, onlara olan güvenlerini
hiç kaybetmemiştir.Aşağıdaki küçük anı Atatürk’ün, Türk askerinin sorumluluk
bilinci ve zekasına verdiği değeri yansıtması bakımından güzel bir örnek.
Bir gün askeri bölgeye
giderken otomobili bozuldu.- Yürüyelim, otomobil yapılınca arkadan gelsin, dedi.
Atamızla arkadaşları
yürüdüler. İlerden Mehmetçik bağırdı:
- Dur. Kimsin?
Durdular, Mehmetçik geldi:
- Buralara Atamız gelecek.
Geçmek yasaktır.
Ata güldü:
- İyi bak, Atatürk bana benzer
mi?
Mehmetçik baktı, gözleri
parladı.
- Benzemeye benzer ama,
askerlik bu, bir de onbaşım görsün, dedi.
H. BESLEYİCİ,
Atamız ATATÜRK, s.116
Şerefimle
Ölmeye Hazırım:
Her vatanın temelinde sıkıntı, yokluk, acı, gözyaşı ve ölüm
vardır. Bütün bunlara daha iyi, daha onurlu ve daha özgür bir yaşam için razı
olunmuştur. Onun içindir ki, vatan toprakları üzerinde yaşayanlar onun değerini
bilmek ve sahip çıkmak sorumluluğuyla yükümlüdürler. Mehmet Akif Ersoy’un
aşağıdaki dizelerinde bakınız bu gerçek nasıl dile getiriliyor.
“Sahipsiz kalan bir vatanın
batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan
batmayacaktır.”
M.Akif ERSOY
Aşağıda yer alan anı, vatan
gerçeğini en iyi anlayan ve onun gereğini yapmaktan çekinmeyen insanların
başında Atatürk’ün yer aldığını yansıtması açısından önemlidir.
Mustafa Kemal’in Samsun ve çevresindeki faaliyetlerinden korkan İstanbul
Hükümeti, İçişleri Bakanı Ali Kemal’in bir genelgesi ile O’nu görevden alıyor.
Bu sıralarda, Ali Galip adında birisi de, Erzurum Valiliği’ne atanmak maskesi
altında Mustafa Kemal’i tutuklamakla görevlendiriliyor. Ve Sivas’ta bazı
tertiplere başvuruyor. Bu komployu Amasya’da haber alan Mustafa Kemal, bir atlı
birlik oluşturarak habersizce Tokat’a gidiyor. Kendileriyle sohbet etmek üzere
şehrin ileri gelenlerini topluyor. Bu toplantıda bulunan avukat Ali Bey,
gözlemini şöyle anlatıyor:
“Yirmi kişi kadar vardık.
Atatürk, etrafında bazı kişilerle birlikte geldi. Köşede bir sandalye vardı.
Selam verip oraya oturdular ve bize memleketin kurtuluş yolu hakkında hiçbir
şekilde unutamayacağım şu açıklamada bulundular:
— Hiçbir koruma aracına sahip
olmasak bile, dişimiz tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek
şeref ve haysiyetimizi, namusumuzu korumayı kaçınılmaz görüyorum. Tarih, bize
vatan uğrunda canını, malını esirgemeyen milletlerin asla ölmediklerini
göstermektedir. Ben hayatımı, hiçbir zaman milletimizden üstün görmedim ve
görmeyeceğim. Her an memleket için şerefimle ölmeye hazırım.”
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.370-371
Vatan Elden
Giderse:
Vatan, yani üzerinde yaşadığımız toprak parçası, toprak olmanın ötesinde
anlamlar taşır. İnsanlar vatanlarıyla vardır. Acı, tatlı, bütün anılar onunla
başlar onunla biter. Ona sahip olmayanın kimliği bile yoktur, tutsak köleden
öte. İnsanlar varlıklarını vatana borçlu oldukları bilinciyle hep onun için
ölmüşlerdir. Vatanı kaybetmek, atayı, kendini, evladını, suyunu, ekmeğini,
aşını, nefesini hepsinden öte kimliğini kaybetmektir.Vatanımızın var olmasına
emeği, bilgisi ve düşüncesiyle en büyük katkıyı yapan şüphesiz Türk milletinin
Atası Atatürk’tür. Aşağıdaki anekdot bu büyük insanda vatan sevgisinin nasıl
bayraklaştığını, her şeyin nasıl vatanla anlam kazandığını yansıtması açısından
önemlidir.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için
Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş,
orada ikinci kongreyi açmıştı. Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar
yapıyordu. En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; bazı geceler
sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu.
Bir aralık lise binasına
baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler
dolaşmaya başladı.
Atatürk’ün hizmetini basit
fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası
gizli ve sık sık geliyor; oğluna:
- Etme, eyleme; evine dön;
bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her
şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu.
Atatürk bu geliş gidişin
farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu:
- Sık sık sana gelen kimdir?
- Babam!...
- Ne istiyor?
Delikanlı her şeyi anlattı. O
zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omuzuna koydu ve dedi ki:
- Hizmetinden memnunum, fakat
baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki,
vatan elden giderse evladın ne önemi kalır.
N.A. BANOĞLU,
Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88
Aradaki Fark:
Saltanat ve
Hilafet özlemcisi kimi çevreler tarihsel gerçekleri pervasızca
çarpıtmaktadırlar. Örneğin, Atatürk’ün Anadolu’ya Vahdettin tarafından bir
bağımsızlık savaşı başlatması için gönderildiğini iddia etmektedirler. Bu
çevrelerin iddialarına gösterdikleri kanıtlardan biri de Atatürk’le Vahdettin
arasında sarayda geçen bir konuşmadır. Bu konuşmada Vahdettin’in
“Paşa isterseniz devleti
kurtarabilirsiniz” şeklindeki sözüne mal bulmuş gibi sarılan bu çevreler, bu
sözün kurtuluş mücadelesini başlatmak için söylendiğini belirtirler.
Oysa Osmanlı Padişahının bu
ifadeyi kullanırken M. Kemal’den beklentisi şudur: “İtilaf Devletleri’nin emir
ve isteklerinin yerine getirilmesini sağla, Anadolu’da olası işgallere karşı
ortaya çıkabilecek direnişi engelle”. Padişah böylelikle İtilaf Devletleri’nin
Anadolu’da kalıcı olmayacaklarına, bir süre sonra çekip gideceklerine ve
Anadolu’nun da kurtulabileceğine inanıyordu. Yani, kurtuluşu teslimiyette
görüyor ve silahlı bir mücadeleyi asla düşünmüyordu. Aksine silahlı mücadeleye
başvurulacak olursa işgalci güçlerin Osmanlıyı hemen parçalayacaklarına
inanıyordu. Çünkü padişahın Türk milletine ve kendine güveni yoktu. Kurtuluş
Savaşı’nı isyan olarak görmesinin nedeni de buydu.
Anadolu’ya geçmek için
hazırlıklarını tamamlayan Atatürk, Yıldız Sarayı’na gitti. Son Osmanlı Padişahı
Vahdettin, onu çok küçük bir odada kabul etti. Hemen hemen diz dize
oturdular.Padişahın sağında mini bir masa üzerinde güzel ciltlenmiş kalınca bir
kitap, bir Osmanlı Tarihi vardı. Pencereden Boğaz, Boğaz’ın mavi sularında
birbirine paralel dizilmiş ve toplarını saraya çevirmiş olan düşman savaş
gemileri görünüyordu.
Padişah, ona dedi ki:
— Paşa, devletimize çok hizmet
ettin; bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir! Elini Osmanlı Tarihi’ne koydu,
bastı ve ilave etti:
- Tarihe geçti!...
Sonra dedi ki:
- Bunları unutunuz. Asıl
bundan sonra yapacağınız hizmet şimdiye kadar yaptıklarınızdan mühim olacaktır.
Paşa, isterseniz devleti kurtarabilirsiniz!
Atatürk cevap verdi:
- Bu yolda elimden gelen
yapacağıma emin olmanızı rica ederim.
Vahdettin:
- Muvaffak olunuz! diyerek ayağa kalktı.
Ziyaret sona ermişti.
Padişah, ondan düşmanların
arzularını yerine getirmesini bekliyordu; elinde hiçbir kuvvet kalmamış olan
devletin ancak böyle, düşmanların hoşuna giderek kurtulacağını sanıyordu.
Bilmiyordu ki, kuzuyu yemeğe karar vermiş olan kurt için bahane bulmak gayet
kolaydır.
Atatürk de devleti kurtarmak
istiyordu; fakat düşmanlara yaranmakla değil, milletin bitmez tükenmez hürriyet
ve istiklal aşkını, cesaret ve fedakarlık duygularını harekete geçirerek...
İşte Türk milletini anlamamış
bir adamla, anlamış adamın arasındaki fark...
Niyazi Ahmet
BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.86-87
Sultan Bacı:
Ulusal
kahramanlar halklarıyla bütünleşebildikleri, onları anlayabildikleri ölçüde
ölümsüzleşirler. Atatürk de gerek Kurtuluş Savaşı döneminde gerekse devrimlerin
yapıldığı süreçte toplumla sürekli bir iletişim içerisinde olmuş, halk yararına
çalışmış, bu nedenle de halkının büyük sevgisini kazanmıştır. Türk milletinin
Atatürk’e olan sevgisi aşağıda anlatıldığı şekliyle Sultan Bacı’nın kişiliğinde
somutlaşmıştır.
Atatürk, İzmir zaferinden
sonra ilk kez Adana’ya gelmişti. Ayağının tozuna yüz sürmeyi adak edenleri zorla
topraktan ayırabiliyorduk. O
genç, alçak gönüllü kurtarıcı, bu coşkun, kendinden geçmiş halkı selamlaya
selamlaya hükümet konağına geldi. Biraz sonra evine dönecekti. Merdivenlerin
yarısını indiği sırada bir kucak sarı çiçekle bir köylü kadınının nefes nefese,
sıçrarcasına merdivenleri çıktığını gördük.
Gazi Mustafa Kemal durdu,
köylü kadını yanına kadar çıktı. Anlatılamaz bir hayranlıkla O’nun gözlerine
tutuldu ve bir süre bu dalgınlık içinde yerinden kımıldanamadı, sonra bir ana
sesindeki sevecenlik ve özlemle:
- Ah benim çakır oğlum! Yolunu
bir deli gibi bekledim. Sana bu çiçekleri tarlamdan yoldum. Eğ başını! O sarı
saçlarını öpeyim... Bu benim adağım, umduğumu çok görme...
Genç komutanın yüzüne bir
huzur ve sevinç yayıldı, başını ona doğru eğdi. Köylü kadın bu sarı başı,
bağrındaki sarı çiçeklerin üzerine bastırdı. Kokladı, öptü. Sonra da sarı
fulyaları ayağının altına sererek:
- Adağım yerini buldu, koca
yiğit, tuttuğun altın, kılıcın keskin olsun; her muradın yerine gelsin, dedi.
Bu köylü kadın bizim cephe
arkadaşımız “Sultan Ana” idi.
Arif Hikmet
PAR – M.Agah ÖNEN: Atatürk’ü Anlamak, s.98-99
Millete
Güveni:
Atatürk, “Özgürlüğün olmadığı yerde ölüm ve yok oluş vardır. Bütün gelişmelerin
anası özgürlüktür.” sözünü söylerken bu duygu ve düşüncesinin kaynağını mensubu
olmakla gurur duyduğu Türk milletinden aldığını çok iyi bilmekteydi. O,
özgürlükleri için ölümü göze alabilen ulusların asla tutsak edilemeyeceğine
inanmakta, Türk milletinin de bu özelliğinden dolayı sonsuza kadar özgür ve
bağımsız kalacağını düşünmekteydi. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün Türk ulusundaki
özgürlük tutkusuna olan güvenini yansıtması açısından güzel bir örnektir.
Bir gün Müslüman
memleketlerden birinde (Mısır’da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden
biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti. Kendisine:
- Bizim hareketin de başına
geçmek istemez misiniz? diye sordu.
Olabilecek bir şey değildi,
ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:
- Yarım milyonun bu uğurda
ölür mü? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
- Fakat Paşa Hazretleri yarım
milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.
- Benimle olmaz, beyefendi
hazretleri yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar
verirse o vakit gelip beni ararsınız.
Falih Rıfkı
ATAY, Çankaya
Atatürk ve
Nöbetçi:
Atatürk, Türk askerinin zekasına, uyanıklığına ve göreve bağlılığına hep
hayranlık duymuş ve takdir etmiştir. Aslında bunlar Türk insanının
güzellikleridir. Bu güzellikleri bir de bu ülkenin aydın sorumluluğu taşıyan
insanları görebilse ne güzel olacak. Atatürk ile bir nöbetçi arasında geçen
aşağıdaki diyalog, Türk askerinin zekasını yansıtması bakımından değerlidir.
İtalyanların Habeş Harbi
sıralarında idi. Ege kıyılarında kıta ve tahkimat komutanları çok titiz
davranıyorlar, kıtaya herhangi bir yabancının sızması olasılığına karşı erleri
sık sık uyarıyorlardı.Bu günlerin birinde Atatürk’ün teftişe geleceği haber
alındı. Atatürk beklenilen günde yanındaki erkanı ile geldi. Kıtaları teftiş
edip dolaşmaya koyuldu.
Savunma mevzilerinden birine
giden yolun dönemecinde Atatürk birdenbire durdu. Yanındakilere:
- Siz beni burada bekleyiniz,
ben yalnız gideceğim, dedi.
Yanındaki komutanlar
tereddütle birbirlerinin yüzüne baktılar. Fakat, tabii bir şey
söyleyemediler.Atatürk patikanın kıvrımını döndü. Koruganın hakim bir noktasında
nöbet bekleyen Mehmetçiğe doğru yürüdü. Uzaktan gelen bir sivilin kendisine
doğru yürüdüğünü gören Mehmetçik hemen silahına davrandı. Daha fazla
yaklaşmasına izin vermeden gür sesi ile:
- Dur!... diye gürledi.
Atatürk bu kesin ihtar
karşısında durarak:
- Sen beni tanımıyor musun?
Ben kimim?
- Mustafa Kemal’sin komutanım.
- Peki sen benim Mustafa Kemal
olduğumu biliyorsun da hala neden yasak, diyorsun?...
Mehmetçik bir an durakladı.
Herhalde teftişten haberi vardı. Fakat onun bildiği Atatürk, yanında kalabalıkla
gelirdi. Böyle yapayalnız gelmezdi. Bir an daha düşündükten sonra kafasını
salladı ve safiyetle yanıt verdi:
- Komutanım, Mustafa Kemal’sin
Mustafa Kemal olmasına ama... Düşmanların işine akıl sır ermez... Birini sana
benzetir içeri sokarlar... Gözünü seveyim sen şu bizim yüzbaşıyı al birlikte
gel, o zaman nereye istersen git!
Atatürk, geri döndükten sonra
komutanlara bunu anlattı. Bu mert ve uyanık eri çavuşluğa yükselttirdi.
H. BESLEYİCİ,
Atamız Atatürk s.97-98
ATATÜRK'ÜN SÖYLEVLERİ...

Onuncu Yıl
Nutku
Türk Milleti!
Kurtuluş savaşına başladığımızın 15’inci yılındayız. Bugün Cumhuriyet’imizin
onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.
Kutlu olsun!Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne
kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Bundaki başarıyı Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak
kararlılıkla yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler
yapmak zorunda ve kararlılığındayız. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve en uygar
memleketlerin seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş rahatlık, araç ve
kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin
üstüne çıkaracağız.
Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici anlayışına göre
değil, asrımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana
oranla, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız.
Bunda da başarılı olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri
yüksektir, Türk milleti çalışkandır, Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti
millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk
milletinin yürümekte olduğu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında
tuttuğu meşale, pozitif ilimdir. Şunu da önemle belirtmeliyim ki, yüksek bir
insan topluluğu olan Türk milletinin tarihi bir niteliği de, güzel sanatları
sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini,
yorulmaz çalışkanlığını, yaratılış zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara
sevgisini, millî birlik duygusunu devamlı olarak ve her türlü araç ve önlemlerle
besleyerek geliştirmek millî idealimizdir.
Türk milletine çok yaraşan bu ideal, onu bütün insanlığa gerçek rahatlığın
sağlanması yolunda, kendine düşen uygar görevi yapmakta başarılı yapacaktır.
Büyük Türk milleti, onbeş yıldan beri giriştiğimiz işlerde başarı vadeden çok
sözlerimi duydunuz. Mutluyum ki, bu sözlerimin hiçbirinde milletimin, hakkımdaki
güvenini sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.
Bugün, aynı inanç ve kesinlikle söylüyorum ki, millî ideale, tam bir bütünlükle
yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün uygar dünya, az
zamanda bir kere daha tanıyacaktır.
Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve büyük uygar
kabiliyeti, bundan sonraki gelişimi ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni
bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Sonsuza akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük
şereflerle, mutluluklarla huzur ve rahatlık içinde kutlamanızı gönülden dilerim.
Ne mutlu Türküm diyene!
Kaynak:Hâkimiyet-i Milliye 30 .10. 1933
Atatürk'ün
Gençliğe Hitabesi
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve
müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel,
senin, en kıymetli hazinendir.İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek
isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır.Bir gün, istiklâl ve
Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve
Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün
kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve
memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha
elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar
gaflet ve dalalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar
sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit
edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk İstikbalinin evladı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini
kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
20 Ekim 1927
Erzurum
Kongresi’nin Açılış Söylevi
Saygıdeğer Temsilci Efendiler!
Kongremiz başkanlık heyetine, beni seçmekle gösterilen güvene ve ilgiye
özellikle teşekkür ederim. Buna dayanarak bazı şeyleri arz etmek istiyorum.
Efendiler!
Tarih ve olayların yönlendirmesi ile, fiîlen içine düştüğümüz bugünkü kanlı ve
kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan dehşet ve üzüntü duymayacak hiçbir
vatansever düşünülemez.
I. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru milliyetler temeline dayanarak verilmiş
sözler üzerine Osmanlı hükûmetimiz de adaletli bir barışa kavuşmak arzusuyla
ateşkes istedi. Bağımsızlık uğrunda namus ve cesaretle dövüşen milletimiz, 30
Ekim 1918’de imzalanan mütareke belgesi ile silâhını elinden bıraktı.
Devletlerin manevî kişiliği ve imzalayan temsilcilerin kendi namuslarının niyet
ve güvencesinde olan bu mütareke belgesi hükümleri bir tarafa bırakılarak İtilâf
Devletleri’nin askerî kuvvetleri saltanat merkezini ve yüce hilâfetin başşehri
olan İstanbul’umuzu işgal etti. Gün geçtikçe artan bir şiddetle Saltanat ve
Hilâfete ait hukukumuz ile hükûmetimizin kişiliği, millî onurumuz saldırılara ve
adaletsizliklere uğradı. Osmanlı Vatandaşı olan Rum ve Ermeni unsurlar
gördükleri destek ve yardımların sonucunda millî şeref ve namusumuzu yaralayacak
taşkınlıklara başladılar. Nihayet üzücü ve kanlı devresine girinceye kadar
küstahça saldırılara devam ettiler.
Fakat derin bir üzüntü ile itiraf etmeliyiz ki, bu cesur ataklar, sekiz aydan
beri birbirinin peşi sıra iktidar olan, ama millî denetimden uzak hükûmetlerden
birinin diğerinden daha kötü olarak gösterdiği zayıf ve beceriksiz
icraatlarından, başkentte ve bazı gazetelerde görülen çok ayıp ihtiraslardan ve
millî vicdanın inkârı ve Kuva-yı millîyenin hesaba katılmamasından dolayı
gelişme fırsatı bulmuştur.
Belirtilen nedenlerle, Saltanat merkezinin de kuşatılmış olmasıyla, tam olarak
kaderimize sahip çıkacak bir millî irâdenin de olmadığı şeklinde yanlış fikir
hâkim olmuştu. Cansız bir vatan, kansız bir millet neleri hak etmişse çekinmeden
onların uygulanmasına İtilâf Devletleri’nce başlanmıştır.
Vatanın bölünüp parçalanması söz konusu olan bu kararda Doğu illerinde
“Ermenistan”, Adana ve Kozan havalisinde “Kilikya” adlarıyla Ermenistan, Batı
Anadolu’nun İzmir ve Aydın havalisinde Yunanistan, Trakya’da hükûmet
merkezimizin kapısına kadar böylece Yunanistan; Karadeniz sahillerimizde
“Pontus” Krallığı ve ondan sonra vatanın kalan kısmında yabancı işgal ve
kontrolü gibi artık 650 seneden beri bağımsız saltanat sürmüş ve tarihî adalet
ve kahramanlığını vaktiyle Hindistan hududuna, Afrika’nın ortasına ve
Macaristan’ın batısına kadar yürütmüş olan bu milletin kölelik düzeyine
indirilmesi istenmektedir. Sonuçta bu devletin tarih sayfasını kapatarak,
devleti sonsuzluk mezarına gömmek gibi insanlık ve uygarlıkla ve hele de
millîyet ilkeleriyle açıklanması mümkün olmayan emeller kabul ve destek bulmuş
ve görülüyor ki uygulama devresi de başlamıştır.
Bu uygulama gözümüzün önünde üzüntü verici bir şekilde yaşanıyor. İzmir, Aydın,
Bergama ve Manisa havalisinde şimdiye kadar binlerce anaların, babaların,
kahramanların ve çocukların akıp giden temiz kanı, Aydın gibi Anadolu’muzun en
seçkin bir şehrinin Yunanlıların zulüm ve ateşli tahribatına kurban oluşu,
memleketin bazı bölümlerinin İtalyan ve diğerlerinin işgaline uğraması ve
Anadolunun iç kısımlarına doğru üzücü şekilde göç edilmesi elbette Gayretullah’a
ve millî gayretlere dokunmuştur.
Efendiler!
Bilinen gerçeklerdendir ki, tarih; bir milletin kanını, hakkını, varlığını
hiçbir zaman inkâr edemez. Bundan dolayı, böyle bir yalan örtüsünün arkasından
vatanımız ve milletimizin aleyhinde verilen hükümler, kanaatler kesinlikle iflas
etmeye mahkûmdur! Ve işte bütün bu iğrenç zulümlerden ve bu talihsiz
zavallılardan, tarihimize karşı uygun görülen haksızlıklardan üzüntü duyan millî
vicdan, sonunda sesini yükselterek haykırmış ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye (Millî
Hakları Savunma) ve Muhafaza-i Hukuk-i Millîye (Millî Hakları Koruma) ve
Müdafaa-i Vatan (Vatanı Savunma) ve Müdafaa-i Hukuk-i Millîye ve Redd-i İlhak
(başta Yunanistan olmak üzere topraklarımızı kendi sınırları içine katmak
isteyen her türlü çabayı red) gibi değişik isimlerle fakat aynı kutsal
değerlerin korunması için ortaya çıkan millî akım, bütün vatanımızda artık bir
elektrik şebekesi hâline girmiş bulunuyor. İşte bu kararlılıkla meydana
getirdiği kahramanlık ruhudur ki vatan ve milletin kutsal bildiklerini kurtarma
ve korumaya dayanan son sözü söyleyecek ve hükmünü uygulattıracaktır.
Efendiler!
Genel ve özel durum hakkında hepinizce bilinen bazı konuları burada tekrar
hatırlatmayı faydalı buluyorum:
Dört aydan beri Mısır’da millî bağımsızlığın geri alınması için pek kanlı
olaylar ve karışıklık devam ediyor. Sonuçta İngilizler tarafından tutuklanarak
Malta’ya götürülmüş olan temsilciler serbest bırakılmış ve bu temsilcilerin
Paris Barış Konferansı’na gitmelerine izin vermek zorunda kalmışlardır.
Hindistan’da bağımsızlık için geniş ölçüde ihtilâl oluyor. Millî hedef-lerine
ulaşmak için bankalar, Avrupalı kuruluşlar, demiryolları bombalarla tahrip
ediliyor.
Afganistan ordusu da İngilizlerin millîyeti yok etme siyasetine karşı savaşıyor.
İngilizlerin bel bağladıkları hudut kabileleri de Afganlılara katıldıkları ve bu
yüzden İngiliz askerlerinin de içeriye çekilmek zorunda kaldıklarını İngiliz
gazeteleri itiraf etmişlerdir.
Suriye’de ve Irak’ta İngilizlerin ve yabancıların zorbalık ve yönetiminden bütün
Arabistan ayaklanmış hâldedir. Arabistan’ın her yerinde yabancı hâkimiyeti
reddediliyor. Yalnız memleketin refah ve mutluluğu için yabancıların iktisadî ve
bayındıklıkla ilgili desteklerine, medenî vasıtalardan yardım almaya razı
olunuyor. Bağdat ve Şam bir araya gelerek bu kararı her tarafa bildirmişlerdir.
Son zamanlarda devletler arasında ortaya çıkan rekabet sebebiyle İngilizlerin
Kafkasya’dan tamamen çekilmesine karar verilmiş ve uygulamaya bir süreden beri
başlanmıştır. İtalyan kuvvetlerinin Batum yoluyla Kafkasya’ya gelmesi
kararlaştırılmış ise de İtalya ve Kafkasya’daki iç durum sebebiyle bu kararı
uygulamaya koymaktan korkuyorlar.
Millî bağımsızlıklarını tehlikede gören ve her taraftan işgale uğrayan Rus
milleti, bu genel zorbalığa karşı, milletinin bütün bireylerinin ortak gücüyle
çarpışmış ve herkesçe bilindiği üzere bu kuvvet, kendi memleketleri içinde üstün
gelmiş, çareyi kendi üzerlerine belâ olan milletleri etkileri ve kontrolü altına
almakta bulmuşlardır.
Kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan birleşerek millî varlıklarına karşı
yürümek isteyen Denikin Ordusu’nu savaşa zorlayarak Karadeniz sahiline
sürmüştür.
Ermenistan’a gelince; bir istilâ fikri sevdalısı olan Ermeniler, Nahcivan’dan
Oltu’ya kadar bütün Müslüman halka baskıda, bazı yerlerde de katliam ve
yağmacılıkta bulunuyorlar. Hudutlarımıza kadar Müslümanları yok etmek, onları
göçe zorlayarak doğu illerimiz ile ilgili isteklerine güven içinde yaklaşmak ve
bir taraftan da 400 bin olduğunu iddiâ ettikleri Osmanlı topraklarındaki Osmanlı
Ermenileri’ni dayanak yaparak memleketimizi işgal etmek istiyorlar.
Karadeniz’in batı tarafına gelince, Macar ve Bulgarlar memleketlerinin önemli
bir kısmını işgal etmek isteyenlere karşı bütün millî varlıklarıyla
çarpışıyorlar.
Meriç nehrinin batısının, yani Balkan harbinden önce devletimizin sınırları
içinde olan Batı Trakya’nın Bulgarlardan alınarak Yunanlılara verilmesi İtilâf
Devletleri’nce kararlaştırılmış olmasından dolayı uygulamaya başlanmıştır. Yunan
işgal kuvvetlerine karşı Bulgar millî kuvvetleri tarafından desteklenen Bulgar
kuvvetleri, Batı Trakya bölgesi içinde yaptıkları savaşlar sonunda birçok Yunan
birliğini uzaklaştırmışlardır.
Özel durumumuza gelince, daha İstanbul’dan çıkmadan önce vatan ve milletin
kurtulması yolunda birçok sorumlu ve yönetici ile görüşülmüştü. Başkent’deki
aydınların, din ve devlete hizmetleri geçmiş olan büyük kişilerin harcadıkları
zamanları çok değerli olmakla beraber, etki ve denetim altında kalmış bir çevre,
kendilerini daima tehdit etmekte ve iş yaptırmayarak üzmektedir. Her hâlde
kaderimize hâkim bir millî irâdenin her türlü karışma ve karıştırmalardan
korunmuş, sağlam bir şekilde ortaya çıkması, ancak Anadolu’dan beklenilmekte ve
umulmaktadır. Buna dayanarak bir millî şûrânın ortaya çıkması ve gücünü millî
irâdeden alacak sorumlu bir hükûmetin varlığını istemek, özellikle son
zamanlarda İstanbul’da hemen hemen bütün kesimlere ait düşünürler için değişmez
bir fikir hâlini almıştır.
Burada dokunaklı bir gerçek olmak üzere arz edeyim ki, memleketimizde çok
miktarda yabancı parası ile birçok propaganda cereyan ediyor. Bundaki amaç pek
açıktır: millî hareketi sonuçsuz bırakmak, millî istekleri felce uğratmak,
Yunan, Ermeni emelleri ve vatanın bazı önemli kısımlarını işgal amaçlarını
kolaylaştırmaktır. Bununla beraber her devirde, her memlekette ve her zaman
ortaya çıktığı gibi bizde de kalp ve sinirleri zayıf, anlayışsız insanlarla
beraber vatansız ve aynı zamanda refah ve kişisel çıkarını vatan ve milletin
zararında arayan sefiller de vardır. Doğu işlerini idare ederken, zayıf
noktaları arayıp bulmakta elinden çok iş gelen düşmanlarımız, memleketimizde
bunu âdeta bir teşkîlât hâline getirmişlerdir. Fakat kutsal değerlerinin
kurtuluşu emelleri ile çırpınan bütün millet, işte bu yüce amaç ve savaşında her
türlü engelleri muhakkak ve mutlaka kırıp süpürecektir.
Bütün bu emellere ulaşmak için kendini adayan asil milletimizin içinde millî bir
birey gibi çalışmaktan meydana gelen zevk ve övüncü, burada teşekkür ve
iftiharla arz ederim.
En son olarak isteğim şudur ki, istekleri gerçekleştiren Yüce Allah, Sevgili
Peygamberi hürmetine bu kutsal vatanın sahibi ve savunucusu Diyanet-i Celile-i
Ahmediye’nin (Hazret-i Muhammed’in Yüce Dini) kıyamet gününe kadar sadık
koruyucusu olan soylu milletimize, Saltanat makamını ve yüce hilâfeti, sağlam ve
kutsal değerlerimizi düşünmekle sorumlu olan heyetimize başarılar buyursun!....
Amin.
23 Temmuz 1919-Erzurum
Sivas
Kongresi’nin Açılış Söylevi
Saygıdeğer Efendiler!
Vatan ve milletin kurtuluşunu hedefleyen mecburiyetler, sizleri bunca sıkıntı ve
engellere rağmen Sivas’ta topladı. Kahramanca kararlılığınızı tebrik eder ve
sizlere hoş geldiniz demekle mutluluğumu arz ederim. Efendiler!
Muhterem heyetiniz kurtuluşla ilgili konuşmalarına başlamadan önce bazı şeyleri
söylemek için izninizi rica ederim. Bilindiği gibi millîyetler esasına dayanan
vaatler üzerine 30 Ekim 1918 tarihinde İtilâf Devletleri ile mütareke imzalandı.
Milletimiz adaletli bir barışa kavuşacağını ümit etti. Halbuki ateşkesin
hükümleri vatan ve milletimizin aleyhinde her gün bir şekilde kötüye kullanma,
saldırı ve zorlama şeklinde uygulandı. İtilâf Devletleri’nden kuvvet alan
memleketimizdeki Hıristiyan unsurlar, milletimizin onurunu kırmak ve birliğini
bozmak için çılgınca hareketlere koyuldu. Batı Anadolu’da İslâm’ın namus
ocağının içine girmiş Yunan zâlimleri, İtilaf Devletleri’nin kayıtsız bakışları
karşısında öfkelerini canavarca uygulamaya başladı.
Doğuda Ermeniler, Kızılırmak’a kadar yayılma hazırlıklarına ve şimdiden
sınırlarımıza kadar dayanan katliam siyasetine başladı. Karadeniz sahillerimizde
Pontus Krallığı hayalinin gerçekleşmesi için bile çalışıldı. Adana, Antep, Maraş
ve Konya havalisine kadar Antalya işgal ve Trakya da işgal bölgesine dahil
edildi.
Saltanat ve hilâfet hükümdar saraylarına kadar boğucu bir tarzda işgal ile
devletin can evinde yabancı tekeli ve zorbalığı yerleşti ve bütün bu haksız
girişimlere, merkezî hükûmet, belki de tarihte bir eşi daha görülmemiş şekilde
katlandı ve daima zayıf ve aciz bir seviyede kaldı. İşte bu durum milletimizi
şiddetli bir uyanışa sevk etti. Artık milletimiz pek güzel anladı ki, İtilâf
Devletleri, bu vatanda kutsal değerlerine ve geleceğine sahip bir kudret ve
millî irâdenin var olmadığı bâtıl düşüncesine kapıldı. Ve bu düşünce yüzünden
cansız bir vatan, kansız bir millet, neleri hak etmişse çekinmeden onları
uygulamaya koyuldu. Buna karşı kadere razı olma ve teslimiyetin, tamamen yok
olma faciasından başka bir sonuç vermeyeceği kanaati kuvvetlenmeye başladı.
Efendiler, milletimizin sizin gibi aydınları, millî onur ve haysiyet sahipleri,
manzaranın üzücü karanlığından dolayı ümitsizliğe kapılmadı. Çünkü onlar
bilirler ki, tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez.
Çünkü onlar kuvvetli bir iman ile inanmışlardır ki, bir yalancı perdenin
arkasından vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen
kanaatler muhakkak iflasa mahkûmdur.
Efendiler, İtilâf Devletleri’nin haksızlıkları ve merkezî hükûmetin zaaf ve
acizliği karşısında milletimizin varlığını ispat ve fiilî saldırılara karşı
namus ve istiklâlini fiilen savunmak kararını vermek zorunda kaldı. Takip
edildiği şekliyle: Doğuda sona eren harbin türlü zorluk ve üzüntülerini görmüş
ve özellikle Ermenilerin vahşet ve zulümlerine sahne olmuş yaslı hudut
vilâyetlerimiz, namus ve millî bağımsızlığı kurtarmak amacıyla Müdafaa-i Hukuk-i
Millîye, Muhafaza-i Hukuk-i Millîye Cemiyetleri kurdular. Doğudan ve güneyden
tehlike hisseden Diyarbakır vilâyetimizde de Müdafaa-i Vatan Cemiyeti (Vatanı
Savunma Derneği) kuruldu.
Batıda Yunanlıların olabilecek saldırılarına karşı kurulan Müdafaa-i Hukuk-i
Millîye Cemiyeti, Yunanlıların sevgili topraklarımıza ayak basması üzerine
ilhakı topraklarımızı (Yunan) topraklarına katmalarına engel olmak için
ayaklandılar.
Trakya’da, Kilikya’da ve her tarafta millî cemiyetler oluştu. Kısaca batıdan ve
doğudan yükselen milletin sesi, Anadolu’nun en ıssız köşesinde yankı uyandırdı.
Bundan dolayı millî cemiyetler, düşmanların esaret boyunduruğuna girmemek
amacıyla millî vicdanın azim ve irâdesinden doğmuş tek teşkîlât oldu. Bu sayede
asırlardan beri bağımsız yaşayan milletimiz varlığını dünyaya göstermeye
başladı.
Efendiler, milletçe kurtuluş çaresinin ancak milletin kendi ruhundan
şekillenerek doğacağı fikri anlaşılınca, açık tehlikeler karşısında bulunan Doğu
Anadolu illeri Erzurum Kongresi’ni düzenledi. Bu sırada yapılan haberleşme,
devam eden olaylar ve mecburiyetler ile de vatanın tamamının kurtuluşunu amaç
edinen Sivas Kongresi, bugün saygıdeğer Heyetiniz’in ortaya koyduğu Genel Kongre
21 Haziran 1919’da kararlaştırılmıştır.
Efendiler, burada Yüce Heyetiniz’e büyük üzüntülerimle söyleyeceğim ki,
memleketin ve milletin kutsal değerlerine güven hissi vermede beceriksizlik ve
miskinlikten başka bir güç gösterememiş olan merkezî hükûmet, milletin sesini
boğmak, milletin ortak bağlarını kırmak ve bu şekilde milleti daima mağlûp
göstermek gibi ancak düşmanlarımızın çıkarına sayılacak hareketlerin yiğitliğini
takındı. Bu durum tarihimizde doğal olarak merkezî hükûmetin hesabına çok
şüpheli bir devirdir.
Teşekkür olunur ki Efendiler, millet ve millî gücün tek koruyucusu olan namuslu
ordumuz, merkezî hükûmeti uyararak zararları sonuçsuz bırakmıştır. Böylelikle
kötü etkiler bazı gecikmelere neden olmuştur.
Hatırlarsınız ki, Sivas Genel Kongresi’ne katılmaları için 22 Haziran’da
gerçekleşen davetiyede Erzurum Kongresi’nden bahsedilerek toplantının 10
Temmuz’da yapılması kabul edilmişti. Batı Anadolu’dan katılan delegelerin bu
zamana kadar Sivas’a varabilecekleri tahmin edilerek Erzurum kongre heyeti
üyelerinin de Sivas’taki genel toplantıya katılabilmelerinin mümkün olduğu
düşünülmüştü. Halbuki Sivas Kongresi’nin toplanması ancak bugün gerçekleşti.
Aradan bir aydan fazla zaman geçti. Bu uzun süre içinde, Erzurum Kongresi
heyetinin beklenilmesinde ise, zaten bilinen ve ortak olan asıl amaçlar ve esas
noktalar üzerinde görüşmeleri yürütmek ve kararları kabul etmek uygun görüldü.
Ve sonra da temsilcilerin seçildikleri yerlere dönmeleriyle kararlaştırılan
şeylerin uygulanmaya başlanması tercih edildi. Fakat Kongre Genel Kurul’u, Doğu
Anadolu adına Sivas Kongresi’nde hazır bulunmak üzere Heyet-i Temsiliye’den
(Temsilciler Kurulu) bir heyetin teşkil edilmesine karar verdi.
Erzurum Kongresi’nin bildirisi ve nizamnamesi hükümlerinden başka gizli kalmış
hiçbir karar yoktur. Yalnız Sadrazam Ferit Paşanın Paris seyahatinden dönüşünde
Anadolu’da karışıklık olduğu hakkında yayınladığı genelgesi, kongrece büyük
üzüntü ile okunmuş ve bu gerçek dışı ve memleketin ve milletin çıkarlarına
zararlı olan ve dikkatsizce hazırlanan bu bildirinin derhal yalanlanması
kendisinden şiddetle istenmiştir. Bir de milletvekili seçimlerinin
çabuklaştırılması istenmiştir. Erzurum Kongresi, yalnız Doğu Anadolu
temsilcilerinden oluştuğu için yetkilerinin bu daire ile sınırlı olduğu göz
önünde tutulmuştur. Ancak bu, Batı Anadolu ve Rumeli temsilcilerinin katılması
ile gerçekleşecek ve bütün yetkilerin kullanılması, değerli Heyetiniz’in
oluşması şartına bağlı olacaktır. Hatta bu nedenden Doğu Anadolu’daki millî
cemiyetlerin birleşmesinden doğan kütleye ünvan verirken Doğu Anadolu kaydı
konuldu. Genellikle “Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” yahut “Anadolu- Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” (Anadolu- Rumeli Haklarını Savunma Derneği) genel
adının kullanılması, bütün milletin hukuku adına kendini yetkili görmesi doğru
olmazdı. Bu durumda İstanbul’da olduğu gibi, beş on kişinin bir araya gelerek
bütün milletin yetkili vekilleriymiş gibi, asıl yetki sahibi olan milletle
ilgisiz bir teşebbüs mahiyetinde olabilirdi.
Bununla beraber Efendiler, Erzurum Kongresi, bütün ülkenin ve milletin anlaşıp
birleşme noktasında Doğu Anadolu illerimiz ve diğer illerimizde her konuda
birlikte hareket etme bilincinde olmayı temel kabul etmiştir. Bununla beraber
yüce huzurunuzda kabul edilmiş olan bu Sivas Genel Kongremiz, vatanımızın ve
milletimizin tek vücut olduğunu gerektiği gibi dile getirip ispatlayacak
esasları açıklamıştır.
Efendiler, Millet Meclisi’nin toplanması için öteden beri gösterilen millî
gayretler karşısında İstanbul Hükûmeti’nin ilk günden beri takındığı ilgisiz,
sonradan dik kafalıca ve Kanun-ı Esasi’ye (Anayasa) bütünü ile zıt hareketleri,
son günlerde millî cereyanın etkisiyle daha uysal bir duruma girmiştir.
Seçimlere emir verildiğini biliyorsunuz. Bunun gerçekleşmesini Allah’ın izniyle
büyük kararlılığınız ve cesaretiniz ortaya koyacaktır. Ancak bundan öntabbed_pages/ceki
olayların evrelerinde çoklukla veya ferdi olarak yabancı mandaterlikleri gibi
doğrudan doğruya hayat ve bağımsızlığımızı ilgilendiren önemli bir mesele söz
konusu olmaktadır.
Millî Meclis’in henüz toplanmamış olduğu bir sırada (düşman tarafından)
kuşatılmış ve bağımsızlığını kaybetmiş İstanbul Hükûmeti’nin tek başına ve kanun
dışı bir kararı veya isteklere/çıkarlara aykırı bazı dış önerilere boyun eğip
kabul etmeleri ihtimâline karşı, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin millî ruhu
temsil eden birbiri peşi sıra toplantıları, muhakkak iyiye alâmettir.
Açıklamalarım son bulurken vatan ve milletin kurtuluş zaferi amacına bağlı olan
heyetimizin başarılı olmasını Allah’tan dilerim.
4 Eylül 1919
Türkiye
İktisat Kongresi Söylevi
Efendiler!
Aziz Türkiye’mizin iktisadî yükselme gereklerini aramak ve bulmak gibi vatanî,
hayatî ve millî bir kutsal amaç için bugün burada toplanmış olan sizlerin,
saygıdeğer halk temsilcilerinin karşısında bulunmakla çok mutlu ve
sevinçliyim.Efendiler! uzun ihmallerle ve derin ilgisizlik ile geçen yüzyılların
iktisadî yapımızda açtığı yaraları tedavi etmek, tedavi çarelerini aramak ve
memleketi bayındırlığa, millî bir rahatlığa,mutluluğa ve servete ulaştıracak
yolları bulmak için gerçekleşecek çalışmanızın çok kıymetli ve başarılı
sonuçlara ulaşmasını dilerim.
Arkadaşlar, sizler doğrudan doğruya milletimizi oluşturan halk sınıflarının
içinden geliyorsunuz ve onlar tarafından seçilmiş olarak geliyorsunuz. Bunun
için memleketimizin, milletimizin halini, ihtiyacını ve milletimizin emellerini,
üzüntülerini yakından biliyorsunuz. Herkesten daha iyi biliyorsunuz. Sizin
söyleyeceğiniz sözler, alınması gereğini söyleyeceğiniz önlemler; doğrudan
doğruya halkın dilinden söylenmiş gibi kabul olunur. Bu, en büyük doğrudur. Zira
halkın sesi, hakkın sesidir.
Efendiler, tarih., milletlerin yükselme ve düşmesi sebeplerini ararken birçok
siyasî, askerî, sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu
nedenler, sosyal olaylarda etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya
hayatıyla, yükselmesiyle, düşmesiyle ilgili ve ilişkili olan milletin
ekonomisidir. Tarihin ve tecrübenin belirlediği bu gerçek, bizim millî
hayatımızda ve millî tarihimizde de tamamen görülmüştür. Gerçekten Türk tarihi
araştırılırsa bütün yükselme ve düşme sebeplerinin bir iktisat meselesinden
başka bir şey olmadığı anlaşılır. Efendiler, tarihimizi dolduran bunca
başarılar, zaferler veyahut yenilgiler, yok olmalar ve felâketler, bunların,
tümü; gerçekleştikleri devirlerdeki iktisadî durumlarımızla ilişkili ve
ilgilidir.
Yeni Türkiye’mizi hak ettiği yere ulaştırabilmek için, mutlaka ekonomimize
birinci derecede önem vermek zorundayız. Çünkü zamanımız tamamen bir iktisat
devresinden başka bir şey değildir. Efendiler, bir milletin hayat gereklerini,
rahatlık ve mutluluğunu oluşturan ekonomiyle uğraşmaması, uğraşamaması
dikkatleri çeken bir durumdur. Fakat biz kabul etmek zorundayız ki, ekonomimize
gereği kadar önem vermemiş bulunuyoruz. Bir milletin doğrudan doğruya hayat
gerekleri ile uğraşamaması, o milletin yaşadığı devirler ile ve devirleri
belirleyen tarih ile çok ilgilidir. Bundan dolayı biz de eğer uğraşamamış isek,
gerçek nedenlerini geçirdiğimiz devirlerde ve özellikle tarihimizde
arayabiliriz. Fakat böyle bir araştırma yaptığımız zaman, yazık ki itirafa
mecburuz ki, biz henüz şimdiye kadar gerçek, ilmî, olumlu anlamı ile millî bir
devir yaşayamadık. Bundan dolayı millî bir tarihe sahip olamadık. Bu noktayı
biraz açıklamış olmak için hep beraber Osmanlı tarihini hatırlayalım.
Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve
gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini,
tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u
aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına
konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zaptederek büyük bir saltanat
kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve
uygulayabilmek için bütün milleti, ana unsuru arkasından bu hedefe doğru
yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini
sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm
İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru
bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede
genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu haline getirmek,
Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu
siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.
Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu
büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları
ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç
kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine
göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç
siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı
genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî, dış siyasetler peşinde
dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı
hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün
hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak
zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri,
gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu
unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri
koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler
yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve
halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu.
Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati
gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu
tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi
yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu
elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için
doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından
birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı.
Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile
açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu.
Bu ayrıcalıklar, devletim en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu.
Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere
gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman
zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah,
Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı
buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında
yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun,
onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir
devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda
bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme
edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde
kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak
zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir.
İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış
bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati
gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu
yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani
fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken
zaptolunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar;
toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla
fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim
Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur.
Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını
korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında
serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün
onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her
yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken
oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda
muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol
yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye,
paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla
kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.
Efendiler, Osmanlı fatihleri, hakanları, istilâcıları, ana unsur ile beraber
sabanın önünde yenilip çekilmeye başladıktan sonra, asıl felâketlerin büyüğü
başladı. Sırf şahane bir ihsan olarak, yabancılara verilmiş olan ve özel olan
karşılıksız yardım, memleket içindeki Müslüman olmayan unsurlara verilmiş olan
her şey, kazanılmış haklar olanak anlaşıldı.
Fakat yabancılar yalnız bu hukuku korumak ile de yetinmediler. Belki her gün
onları biraz daha arttırmak için çareler aradılar ve buldular. İç unsurlar
korumaya güçlerinin yettiği iç teşkilâtlarına dayanarak, dışarının daima
kışkırtmasına ve yardımına sığınarak devletin ve aslî unsurunun yok edilmesiyle
siyasî bir varlık olmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir
taraftan iç unsurları kışkırtıyorlardı; diğer taraftan da kendileri Osmanlı
devletinin iç işlerine karışıyorlar ve her karışmada da yine devlet ve milletin
aleyhine olmak üzere yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı. Bu
devamlı problemler altında zaten fakir düşmüş olan anayurtta, ana unsur devlete
verebilecek parayı güç hazırlıyordu. Halbuki tacsahipleri yöneticiler, Saraylar,
Babıâliler mutlaka büyük gösterişe, şana sahip olabilmek için, onu devam
ettirebilmek, zevk ve tutkularını sağlayabilmek için her ne pahasına olursa
olsun, bu parayı hazırlamak çaresine düşmüşlerdir. O çareler de, borçlanmalar
oldu. O kadar çok borçlanmalar yapıyorlardı, o kadar kötü şartlar içinde
borçlanmalar yapılıyordu ki, bunların faizleri de ödenemedi. En sonunda bir gün
Osmanlı Devletinin iflâsına karar verdiler. Maliye işleri hemen kontrol altına
alınmış ve başımıza genel borçlar belâsı çökmüş bulunuyordu.
Efendiler, milletin uğramış olduğu bu üzücü durumun, bu düşkünlüğün sebeplerini
arayacak olursak bunu doğrudan doğruya devlet kavramında buluyoruz. Biliyorsunuz
ki Osmanlı Devleti, şahsî saltanat ve son beş on yıl içinde de meşruti saltanat
ilkesine dayanarak hükûmet idare ediyordu.
Arkadaşlar, şahsî saltanatta her konuya tac sahiplerinin arzusu, iradesi ve
amacı hâkimdir. Söz konusu olan yalnız odur. Milletin amaçları, arzuları,
ihtiyaçları söz konusu olmaktan çok uzaktır. Bütün millet istekleri ve
dileklerini bırakmış bulunuyordu. Çünkü tac sahipleri kendilerini Allah
tarafından gönderilmiş bir kişi sayarlardı. Bir de onların etrafını alan
çıkarcılar vardı. Onlar da padişahların fikirleri ve anlayışları ile dolu olarak
ve padişahın bu arzusunu bir kutsal ve bir Kur’an gereği gibi herkese kabul
ettirirlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli etkilemeler karşısında gerçekten bir gün
bütün halk bu arzu ve iradelerin yapılması gereken ve kayıtsız şartsız gereken
kutsal emirler gibi olduğuna inanmış olurlardı. Böyle idare ve hâkimiyete rıza
gösteren bir milletin sonu elbette felâkettir, elbette uğursuzluktur.
Arkadaşlar! Son anlattığım noktada artık Osmanlı Devleti gerçekte ve fiili
olarak bağımsızlıktan mahrum bir duruma getirilmişti. Gerçekten bir devlet ki,
kendi halkına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz. Gümrük uygulamalarını,
vergilerini memleketin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemekten yasaklıdır.
Ve bir devlet ki, fazla olarak yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan
mahrumdur.
Böyle bir devlete elbette bağımsız denilemez. Devletin ve milletin hayatına
yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi. Doğrudan doğruya
milletin hayatını devam ettirmesi için gerekli olanlardan, örneğin tren yapmak
için, örneğin fabrika yapmak için, örneğin her şey yapmak için devlet serbest
değildi. Mutlaka dışarıdan karışmalar vardı. Bundan dolayı hayatını sürdürmekten
alıkoyulan bir devlet bağımsız olabilir mi? Söylediğim gibi gerçekte devlet,
istiklâlini çoktan kaybetmişti ve Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir
sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de
tamamen esir bir duruma getirilmişti. Bu sonuç söylediğim gibi milletin kendi
iradesine ve kendi hâkimiyetine sahip bulunamamasından ve bu irade ve
hâkimiyetin şunun bunun elinde kullanıla gelmiş olmasından ileri geliyor. O
halde kesinlikle diyebiliriz ki, biz millî bir devir yaşamıyorduk ve millî bir
tarihe sahip bulunmuyorduk.
Örneğin, Osmanlı tarihi baştan sonuna kadar hakanların, padişahların, kişilerin,
en sonunda zümrelerin hal ve hareketini kaydeden bir destandan başka bir şey
değildir. Geçmişin, yüzyılların elimize tarih diye uzattığı kitabın mahiyeti
bundan ibarettir. Arkadaşlar, milletin hâkimiyetine sahip olmaması yüzünden
girdiği Dünya Savaşı’ndan kıymetli evlâtlarımızdan oluşmuş kahraman
ordularımızın Galiçya’da, Romanya ve Makedonya’da, Kafkas dağlarında, Sina
çöllerinde uğramış olduğu eziyetleri hatırlatmaya gerek görülecek kadar çok
zaman geçmemiştir ve en sonunda bu dünya savaşının uğursuz sonucu da hepinizin
bilgisi dahilindedir. Özellikle Mondros Mütarekesi’yle açılan ateşkes devrinin
görüntüsü, bir an için tekrar düşünmüş olursanız göreceksiniz ki, baştan sonuna
kadar bir dağılma görüntüsünden başka bir şey değildi. Devletler her türlü
anlaşmalardan ve insanî ve medenî haklardan sıyrılarak memleketimizin en
kıymetli ve en verimli yerlerini çiğnediler. İzmir’i, Bursa’yı, Eskişehir’i tâ
Sakarya’ya kadar; sonra bütün Adana ve çevresini ve Trakya’yı, İstanbul’u, en
saygın yerlerimizi çiğnediler. Fakat düşmanların bu hareket şeklinden daha üzücü
ve acıklı ve daha çok üzülmeye değer olan bir nokta varsa, o da bu memleketin
yüzyıllarca başında bulunan ve bu milletin irade ve hâkimiyetini kullanan
insanların dahi düşman saflarına geçmiş olmasıdır.
Ve arkadaşlar biliyorsunuz, bu düşmanlar yani iç düşmanlar, dış düşmanların
yapmadığı ve yapmaya gücünün yetemeyeceği kötü ve acıklı yeme hareketlerinde
kararsızlık göstermemişlerdir. Dış düşman kuvvetleri, saydığım saygın vatan
topraklarında bulunurken, padişahın iradesi ile, çıkarttığı fetvalarla ve
hilâfet orduları ile bu suçsuz millet, şurada burada alçaltılıyor ve
aldatılıyordu. Gerçekten vatanımızın şurasında burasında isyanlar başlamıştı.
Zaten çoktan beri manen ve fiilen istiklâlinden mahrum bırakılmış olan Osmanlı
devletinin tükenmesinde başarı meydana gelmişti.
Osmanlı Devleti tamamen bitmişti. Fakat düşmanlarımız aynı zamanda Osmanlı
Devleti’ni kuran Türk milletinin de, aslî unsurunun da, bu memleketin gerçek
halkının da yok ve çökmüş olduğunu zannettiler. İşte bunda çok aldandılar.
Osmanlı Devleti ve Osmanlı Devleti gibi çok devlet kurmuş olan Türk milleti yok
olmamıştır. Tersine hayatına vurulan bu darbelerden, dış düşmanların ve iç
düşmanların bu acı ve nefret edilecek darbelerinden birdenbire bütün
acıkgözlülüğünü, bütün uyanıklığını takındı ve hayatını, şerefini, namusunu
kurtarmak için tam bir kararlılıkla başını kaldırdı; birlikte ve birbirine
dayanarak ortaya atıldı.
İşte milletimiz o dakikadan itibaren millî devreye girdi, halk devresinin
başlangıcına girdi. Millet bu noktadan başladığı gün kendisini hedefe ulaştıran
yolların ve bizzat hedefin bulunduğu ufukların karanlıklar içinde bulunduğunu
hepimiz hatırlarız. Fakat bu hal milletimizi ümitsizliğe düşürmedi. Tam bir
kararlılık ile kutsal hedefe adımlarını attı. Efendiler, milletimiz, kesin
kurtuluşa ve gerçek kurtuluşa sahip olabilmek için, iki ilkeye dayanmanın farz
ve şart olduğunu anladı; büyük ve açık kanaatlerle anladı. O ilkelerden
birincisi Misak-ı Millî’nin ifade ettiği mananın ruhudur. İkincisi Anayasamızın
belirlediği değiştirilemez gerçeklerdir. Biliyorsunuz ki Misak-ı Millî, milletin
tam istiklâlini sağlayan ve bunu sağlayabilmek için ekonomisinin de gelişmesine
engel olan bütün sebepleri bir daha ve kesinlikle geri gelmemek üzere kaldıran
bir yöntemdir. Anayasa da Osmanlı İmparatorluğu’nun, Osmanlı Devleti’nin
öldüğünü idrak ve ifade var olduğunu ilân eden bir kanundur ve bu devletin
hayatının da kayıtsız şartsız milletin yetkisinde kalabilmesi için, halkın
bizzat kendi alın yazısını idare etmesi esasını şart kılan bir kanundur. “Artık
Türkiye halkı için tek temsilci, yasama ve yürütme yetkisini almış olan kendi
meclisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir” diyen bir kanundur ve Babıâli
Hükûmeti yerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini koyan kanundur.
Efendiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve bunun hükûmetinin milletten aldığı
yetki tam bir istiklâl ve kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkelerine dayanarak
memleketi bayındır yapmak ve milleti zengin, rahat ve mutlu etmekten ibarettir.
Böyle olmakla beraber Anayasa, bir özel madde ile Meclisin görevini de açıklar.
O görevler ki, doğrudan doğruya milletin hukuk ve yetkisi iken yüzyıllarca şunun
ve bunun elinde kalmıştır. Artık bu hukuk ve yetkinin hiçbir neden ve şekilde
hiçbir makama ve kişiye bırakılamayacağını kesinlikle ifade etmek için bir özel
madde koymuştur. Efendiler, milletimizin bu iki ilkeye dayanarak çalışmaya
başladığı günden bugüne kadar geçen zaman, çok zaman değildir; üç buçuk, dört
seneden ibarettir. Fakat milletimizin kazandığı başarı ve zafer bu üç buçuk dört
seneye sığamayacak kadar çoktur, taşkındır, coşkundur, yüksektir, kuvvetlidir.
Gerçekten o hükümdar buyruklarıyla, hilâfet ordulariyle ve bin türlü
kışkırtmalar ve yalanlarla meydana getirilen isyanların tamamı bastırılmıştır.
Millet tüfeksiz, topsuz, her türlü malzemesiz ve parasız bulunduğu bir zamanda
yeniden dünyanın en kuvvetli ve en muazzam ordusunu kurmaya güç yetirmiştir. Ve
bu ordu daha henüz kurulma durumunda iken Birinci İnönü, İkinci İnönü, Sakarya
meydan savaşlarını ve zaferlerini kazanmıştır. Ve en sonunda bütün dünyayı
hayretlerde bırakan, bütün dünyayı ister istemez övgülerine, sevkeden en son
zaferi tam bir şiddet ve başarıyla kazanıp topraklarımızı ve kutsal vatanımızı
çiğneyen düşman ordularını bire kadar yok etmiştir. Fakat Efendiler, tam
bağımsızlık için şu kural vardır, millî hâkimiyet için bir kanun vardır,
diyoruz. Bugün de büyük bir zaferin gerçekleştirici etkenleri ve yapanları
olduğumuzu söylüyoruz. Bu noktada çok kesin olan bir gerçeği hep beraber tekrar
etmek zorundayız. Bu kadar büyük, bu kadar kutsal ve büyük hedefler yalnız kâğıt
üzerinde kurallarla ve kanun maddeleriyle ve sadece hırslarla, arzularla çözüm
bulamaz. Tam gerçekleşmesini sağlayabilmek için tek kuvvet, gerçek ve en
kuvvetli temel ekonomidir.
Siyasî, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, iktisadi zaferler ile
taçlandırılamazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. Bu
bakımdan en kuvvetli ve parlak zaferimizin bile sağlayabildiği ve daha
sağlayabileceği yararlı kazançları belirlemek için ekonomimizin, iktisadî
hâkimiyetimizin sağlanması ve sağlamlaştırılması ve genişletilmesi gerekir.
Efendiler, bu kadar verimli ve bu kadar kuvvetli olan yeni hükûmetimizin,
düşmansız kalacağını saymak doğru değildir. Bu güzel temellerin bile içine bomba
koyarak onu yıkmaya çalışanlar olacaktır. Onun hayatına, ilerlemesine karşı
suikastler düzenlemeye girişecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı en
kuvvetli silâhımız ekonomideki genişlik, dayanıklılık ve başarımız olacaktır.
Efendiler, içinde olduğumuz halk devrinin, millî devrin, millî tarihini
yazabilmek için kalemlerimiz sabanlar olacaktır. Bence halk devri, iktisat devri
kavramı ile açıklanabilir.
Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz bayındır olsun, milletimiz rahat
olsun ve zengin olsun. Bu noktada bir felsefeyi size hatırlatayım. “El kanaatü
kenzi lâyüfna”. “Kanaat, yok edilmeyen bir hazinedir” anlayışı ile, fakirliği
fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri artık son versin.
Efendiler! bu felsefeyi, mutlaka yanlış yorumlamak yüzünden bu millete, bu
memlekete çok büyük kötülük edilmiştir. Biliriz ki, Allah dünya üzerinde
yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar yararlansın, varlık
içinde yaşasın diye yaratmıştır ve fazla derecede yararlanmış olabilmek için de,
bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir. Eğer vatan denilen
şey kupkuru dağlardan, taşlardan, bataklık sahalardan, çıplak ovalardan ve
vatan; şehirler, köylerden oluşsaydı, onun zindandan hiçbir farkı olmazdı. Ve
gerçekten bu dediğimiz felsefesinin sahipleri bu kıymetli vatanımızı böyle
zindan ve cehennem yapmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Halbuki bu vatan
evlât ve torunlarımız için cennet yapılmaya lâyık, çok yakışır bir vatandır.
İşte bu memleketi böyle bayındır haline, cennet haline getirecek olan, ekonomik
nedenler ve ekonomik faaliyetlerdir. Bundan dolayı öyle bir iktisat devri
lâzımdır ki, artık milletimiz insanca yaşamasını bilsin, insanca yaşamanın neye
bağlı olduğunu öğrensin ve o vasıtalara yönelsin. Hepimizin isteği şudur ki, bu
memleketin fertleri ellerinde örnekleriyle ziraatin, ticaretin, sanatın, emeğin
hayatın bir temsilcisi olsun. Ve artık bu memleket böyle fakir ve bu millet
değersiz değil, belki memleketimize zengin memleketi, zenginler memleketi, bu
yeni Türkiye’nin adına da çalışkanlar memleketi denilsin. İşte millet böyle bir
devir içinde bulunuyor ve böyle bir devri yükseltecektir. Ve böyle bir devrin
tarihini yazacaktır. Ve böyle bir devirde, böyle bir tarihte en büyük makam, en
büyük hak, çalışkanlara ait olacaktır. Efendiler, Türkiye İktisat Kongresi
tarihte ilk defa yüksek yer kazanacak bir kongredir.
Sizler memleketin ihtiyacını ve milletin yeteneğini ve bunun karşısında bütün
dünyada var olan çok kuvvetli iktisat teşkilâtına değer vererek, yapılması
gereken önlemleri ve uygulaması gerekli olan bütün yenilikleri tam bir açıklıkla
dile getirmelisiniz. Tâ ki o önlemler, o yenilikler uygulandıkça memleketimiz
hayırlı neticelere, nurlara batmış olsun. Arkadaşlar, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’niz ve hükûmetiniz, elbette milletin istekleri dairesinde, gelişmeye,
yenilenmeye tamamen taraftardır. Bunun için memleket ve millete faydalı olarak
alacağınız önlemler tam bir memnuniyetle göz önüne alınacaktır. Buna şüphe
etmiyorum. Efendiler, ekonomi sahasında düşünürken ve konuşurken zannedilmesin
ki, biz yabancı sermayesine düşman bulunuyoruz. Hayır, bizim memleketimiz
geniştir. Çok çalışma ve sermayeye ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı
kanunlarımıza bağlı olmak şartiyle yabancı sermayelerine gereken güvenceyi
vermeye her zaman hazırız ve isteriz ki, yabancı sermayesi bizim çalışmamıza ve
var olan ama yetersiz kalan servetimize katılsın. Bizim için ve onlar için
faydalı sonuçlar versin; fakat eskisi gibi değil. Gerçekten geçmişte ve
özellikle Tanzimat devrinden sonra, yabancı sermayesi memlekette üstün bir yere
sahip oldu. Ve ilmi manasiyle denebilir ki, devlet ve hükümet yabancı
sermayesinin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Artık her medenî devlet
gibi, millet gibi, yeni Türkiye de buna uyamaz. Burasını esir ülkesi yaptıramaz.
Arkadaşlar, son söz olarak demiştim ki, biz memleketimizi artık esir ülkesi
yapamayız. Belki hepimizin dikkatlerini çekmiş olan Lozan konferansı’nın son
görüşmesi bu nokta ile ilgilidir. Konferansın şimdilik gecikmeye uğrayışı hep
aynı meseleden, aynı noktadan doğmuştur gibi anlaşılabilir. Ordularımız en büyük
bir zaferi kazanmışlardır ve zafer yürüyüşünü durduracak hiçbir engel yoktur.
Böyle bir zamanda İtilâf Devletleri, hukukumuzu, kanunî haklarımızı görüşmeler
ile bile onaylayacaklarını ve meselelerin görüşmeler ile bile çözümleneceğini
söylediler ve bizi konferansa davet ettiler. Milletimiz, Meclisimiz ve
Hükûmetimiz samimî olarak barış taraftarı olduğu için, muzaffer ordularımızı
durdurdu ve delegeler heyetimizi Lozan’a gönderdi. Aylardan beri konuşmalar ve
tartışmalar sürüyor. Fakat henüz karşımızdakiler bizimle üç senelik, dört
senelik bir hesabı görmüyorlar, üç yüz ve dört yüz senelik bir hesabı görmeye
başlamışlardır. Ve hâlâ karşımızdakiler eski Osmanlı Devleti’nin tarihe
geçtiğini ve bugün yeni Türkiye devletinin var olduğunu ve bu Türkiye devletini
kuran milletin çok kararlı ve kahraman bir millet olduğunu ve bu milletin artık
tam bağımsızlıktan ve milli hâkimiyetinden zerre kadar fedakârlık yapamayacağını
anlamamışlardır.
İşte bunu anlayamamak yüzünden kararsızlığa düşmüşler, beklemeye mecbur
hissetmişlerdir. Arkadaşlar, onlar istedikleri kadar kararsız olsunlar, fakat bu
millet kesin kararını vermiştir. Bu millet için kararsızlık devirleri çoktan
geçmiştir. Devletlerin delegeler heyetimize verdikleri son proje elbette
heyetimizce kabule değer görülmedi. Diğer delegeler heyeti gibi bizim delegeler
heyetimiz de durumu hükûmete ve gerekirse Meclis’e sunmak üzere memlekete geri
gelmek üzeredir. Elbette sorular ve açıklamalar olacaktır. Ancak bütün millet,
bütün dünya bilsin ki, en sonunda ve en sonunda millet tam bağımsızlığının
sağlandığını görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.
Efendiler! Hiç kimseden fazla bir şey istemiyoruz. Dünyanın her medenî
milletinin tabiî olarak sahip olduğu şeylerden bizi mahrum etmemelidirler ve
haklarımızı vermelidirler. Çünkü hakkımız tabiîdir, kanunîdir, mantıklıdır ve
bize gereklidir. Biz, bu haktan vazgeçmeyeceğiz ve ne kadar haklı isek bu
hakkımızı savunmak ve korumak için de memleketimizin, milletimizin yeteneği ve
gücü o kadardır. Efendiler, görülüyor ki, bu kadar kesin ve yüksek bir askerî
zaferden sonra bile bizi barışa kavuşmaktan engelleyen nedenler, doğrudan
doğruya ekonomik nedenlerdir. İktisadî düşüncelerdir. Çünkü bu devlet, bu millet
iktisadî hâkimiyetini sağlarsa o kadar kuvvetli temel üzerinde yerleşmiş ve
yükselmeye başlamış olacaktır ve artık bunu yerinden kımıldatamazlar. İşte
düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın, bir türlü rıza göstermedikleri budur.
Efendiler! Bu fiilen gerçekleşmiştir. Barış denilen şeyin sağlanması için
yabancıların bu gerçeği itiraf etmemekteki kararsızlıklarına mantıki anlam
vermek mümkün değildir. Çok isteğe değerdir ki, çok yakın bir zamanda onlar da
bu gerçeği itiraf ederler ve bütün medeniyet dünyasının çok büyük istek ve
özlemle beklediği barışın kurulmasına engel olmak sorumluluğundan çekinirler.
Biz şimdiden hayatımızla ilgili gereklerimizi sağlamaya başlamış bulunuyoruz. Ve
doğal olarak barış durumunun kurulmasında daha büyük gelişmeler oluyor. Fakat
başarılı olmak için çok çalışmak gerektiğini bilmeliyiz. İktisadiyat diyoruz;
fakat arkadaşlar, iktisadiyat demek, her şey demektir. Yaşamak için, mutlu olmak
için, insan varlığı için ne gerekse onların tamamı demektir. Ziraat demektir,
ticaret demektir, emek demektir, her şey demektir. Bütün bu konularda şimdi
memleket ve milletimizin ne halde olduğunu sizler çok güzel bilirsiniz.
Nitelendirmek istemeyeceğim. Ancak memleketimizin genişliği ve nüfusumuzun bu
genişlikle ne kadar uygunsuz olduğunu da hatırlayınız. Bu geniş ve verimli
toprakları işleyebilmek, işletebilmek için eksik olan el emeğini, mutlaka fenni
aletler ile karşılamak zorundayız. Memleketimizi bundan başka tren ile ve
üzerinde otomobiller çalışır yollarla şebeke haline getirmek mecburiyetindeyiz.
Çünkü, garbın ve cihanın vasıtaları bunlar oldukça, trenler oldukça bunlara
karşı merkepler ve kağnı ile yollar üzerinde yarışmaya çıkışmanın imkânı yoktur.
Memleketimiz ziraat memleketidir. Bu yüzden halkımızın çoğunluğu çiftçidir,
çobandır.
Bundan dolayı en büyük kuvveti, kudreti bu alanda gösterebiliriz ve bu alanda
önemli yarış meydanlarına atılabiliriz. Fakat aynı zamanda sanatımızı da
artırmak ve genişletmek zorundayız. Eğer sanat konusunda yine hoşgörülü olursak
o halde sanayi eserlerinde yine dışarıya haraç verici oluruz. Ürünlerin ve
eşyaların değiş tokuşu ve servete dönüşmesi için, ticarete ihtiyacımız vardır.
Ticaretimizin yabancılar elinde kalması, memleketimizin servetinden gereği kadar
yararlanmamızı önler. Fakat bütün bunlar söylenildiği kadar basit ve kolay
olmayan şeylerdir. Bunda başarılı olabilmek için gerçekten memleketin ve
milletin ihtiyacına uygun ana program üzerinde bütün milletin birlikte ve denk
olarak çalışması gerekir. Yüce Heyetiniz bu ilkelerin en kıymetlilerini inşallah
bulup ortaya koyacaksınız. Arkadaşlar, bence yeni devletimizin, yeni
hükümetimizin bütün ilkeleri, bütün programları iktisat programından çıkmalıdır.
Çünkü demin dediğim gibi her şey bunun içinde yerleşmiştir. Bundan dolayı
evlâtlarımızı o şekilde eğitmeli ve terbiye etmeliyiz, onlara o şekilde bilgi,
anlayış vermeliyiz ki, ticaret, ziraat ve sanat dünyasında ve bütün bunların
faaliyet alanlarında verimli olsunlar, etkili olsunlar, çalışır olsunlar, ameli
bir organ olsunlar. Bundan dolayı eğitim programımız, gerek ilk öğretimde, gerek
orta öğretimde verilecek bütün şeyler, bu bakış açısına göre olmalıdır. Eğitim
programlarımız gibi devlet şubeleri için düşünülecek programlar bile, iktisat
programına dayanmaktan kendini kurtaramazlar. İlkeli bir program uygulamak ve bu
program üzerinde bütün milleti denk olarak çalıştırmak lâzımdır.
Bizim halkımızı yararları birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, tersine
varlıkları ve çalışma sonucu birbirine lâzım olan sınıflardan ibarettir. Bu
dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır ve
işçilerdir. Bunların hangisi birbirinin karşıtı olabilir. Çiftçinin sanatkâra,
sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, birbirine ve
işçiye muhtaç olduğunu, kim inkâr edebilir.
Bugün var olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını umduğumuz fabrikalarımızda
kendi işçimiz çalışmalıdır. Rahat ve mutlu olarak çalışmalıdırlar ve bütün bu
saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın gerçek lezzetini
tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsinler. Bundan dolayı
programdan söz edildiği zaman, âdeta denebilir ki, bütün halk için bir “Emek
Misak-ı Millisî”dir. Ve böyle bir emek Misak-ı Millî’si mahiyetinde olan program
etrafında toplanmaktan meydana gelecek olan siyasî şekli ise, sıradan bir parti
yapısında düşünülmemek gerekir. Ve barıştan sonra meydana gelebilecek olan böyle
bir siyasî şeklin şimdiye kadar olduğu gibi milletin kararlılığı ve imanı ile ve
birlik ve dayanışmasının birbirine yardımcı olması ile başarılı olacağı
hakkındaki inancım kuvvetlidir ve tamdır.
Efendiler! Yüce heyetinizin bugün toplamış olduğu Türkiye İktisat Kongresi çok
önemlidir, çok tarihîdir. Nasıl ki Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi felâket
noktasına gelmiş olan bu milleti kurtarmak konusunda Misak-ı Millî’nin ve
Anayasanın ilk temel taşlarını hazırlamak konusunda etkili olmuş, girişimci
olmuş ve bundan dolayı tarihimizde, millî tarihimizde ve millî hayatımızda en
kıymetli ve yüksek hatırayı kazanmış ise, kongreniz milletin ve memleketin hayat
ve gerçek kurtuluşunu sağlamaya araç olacak kuralların temel taşlarını ve
ilkelerini hazırlayıp ortaya koymak şekliyle tarihte en büyük adı ve çok
kıymetli bir hatırayı kazanacaktır. Bu kadar kıymetli ve tarihi kongrenizi açmak
şerefini bana verdiğinizden dolayı özellikle teşekkürlerimi sunarım. Ve böyle
bir kongreyi düzenleyen sizlersiniz. Bundan dolayı sizi tebrik etmeğe değer
görürüm. Ve tebrik ederim. Kongre açılmıştır efendim.
İzmir Yollarında; s.103-126
I.İnönü
Savaşı Hakkında...
Efendiler! Savaş durumunun çeşitli evreleri ve gelişimi hakkında Erkân-ı Harbiye
Umumi Reisi ve Müdafaai Milliye Vekili Paşa Yüce Heyetiniz’e daha ayrıntılı
bilgi verecektir. Fakat kendileri, henüz harekâtı yönetmekle uğraştıklarından
biraz gecikecektir. Onun için ben sizce gereken ve bu anda bilinmesi mutluluk
verecek konuları kısaca sunacağım.Bilirsiniz ki Venizelos’un düşmesiyle
Yunanistan’da bir mesele, bir özel durum ortaya çıkmıştı.İktidar mevkiine gelen
Konstantin’in takip edeceği siyaset tamamen belli olmamış gibi idi.
Fakat alınan bilgiye göre İngilizler Konstantin’i bile sıkıştırarak kendi
emperyalist emelleri uğrunda oyuncak etmek istiyorlardı. Konstantin krallığını
onaylatabilmek için bu konuya meyyal görünüyordu. Fakat İngilizlere karşı
yükleneceği görevi yapmak için Yunan ordusunu taarruz ettirmek ve bu taarruzunda
başarılı olmak gerekiyordu. İşte bu sırada idi ki Ethem, Tevfik ve Reşit
hainleri hainliklerini fiilen göstererek Yunan ordusuna katılmış bulunuyorlardı.
Efendiler, Yunan karargâhında ve İngilizlerde bu katılım ile ortaya çıkan
sevincin derecesini anlamak ve kavramak için Ethem, Tevfik ve Reşit’in
anlayışlarını biraz anlatıp yorumlayacağım. Bu bedhahlarca Batı ordusunda
maddeten ve manen kuvvet olarak yalnız onların emri altında bulunan insanlar
vardı.
Esasen ordumuzun maddî kuvveti bunlardan aşağı idi. Öyle farz ediyorlardı. Hele
manevîyatça ordunun hiç değeri yoktu. Ancak düşman karşısında ve harekât
bölgesinde Ethem ve kardeşlerinin kuvveti sayesinde ve bu kuvvetin tesiriyle, bu
kuvvetin düşmanı korkutmasıyla durabiliyorlardı. Yani Kuvva-i seyyare ortadan
kalkarsa onların görüşlerine göre hemen ordu ortadan kalkacaktı. Yine onların
zanlarınca ve yanlış inançlarınca milletimizde birlik ve dayanışma yoktu.
Milletimizin tek temsilcisi olan Yüce heyet-i aliyede hiçbir birlik ve
kararlılık inancı yoktu. Bundan dolayı bütün bu görüşleri Yunan karargâhına ve
doğal olarak İngilizlere, İstanbul’a yetiştirilmişti. Şüphe yok bundan fazla
olarak bütün askerî düzenlememizi nerelerde ne kadar askerîmiz var, nelerimiz
mevcut, araçlarımız ne derecededir, hangi yerlerden ne kadar zamanda ne kadar
kuvvet getirebiliriz. Doğal olarak bunları da söylemişlerdi (Allah kahretsin
sesleri). İşte Konstantin’in, bundan olağanüstü cesaret alarak seri bir
hareketle zayıf olduğu kendilerince belirlenen yönden yürüyerek Eskişehir’i
işgal etmek, ona göre diğer harekâtlarını düzenlemek istediği ortaya çıktı.
Şüphe yoktur ki bu harekete Ethem kendi kuvvetleriyle de katıldı.
Ethem ve kardeşlerinin kuvveti henüz kuvvetlerimiz Gediz yakınında bulunurken
bir darbe ile dağıldı. Bilirsiniz onu izleyen askerî kuvvetlerimiz asıl
tehlikenin gelmekte olduğu yöne yönelendirildi. O yönde, yani Kütahya bölgesinde
bazı şeyleri söylemekte beis, zarar görmeyeceğim.
Orada (600-800) kişiden oluşan ufak bir kuvvet Ethem’i dağıttıktan sonra yalnız
300 kişi beraberinde kalmıştır. Yanında bir bataryayı beraber götürmüş, fakat o
bataryanın zaptı kaçmıştı. Batarya kullanılamayacak bir halde bulunuyordu. Bu
kuvvetlerin buradan çekilip gittiğini görünce yine birtakım insanları başında
toplamış, 600 kişiye belki 800 kişiye çıkarmış. Bataryaya da belki Yunanlılardan
gönderilen topçularla bir faaliyet vermiş ve öntabbed_pages/ceki günden beri Kütahya’da
bulunan ufak kuvvetlerimize saldırmaya başlamıştır. Bundan dolayı öntabbed_pages/ceki gün,
dün ve bugün orada bulunan bu cüz’î kuvvet bu âciz kuvveti devamlı darbelerle
uğraştırmıştır. Hatta şimdi gelen bir raporda sağ tarafta Aydoğdu sırtları
yönüne çekilen asiler takip olunmaktadır. Efendim, işte bu ufacık kuvvet
yenilmeye mahkûmdur. Fakat doğal olarak durumu daha gerçek düşünmek ve bunları
bir an önce temizleyebilmek için oraya süvari ve piyade olmak üzere bugün üstün
kuvvet gönderilmiştir. Bekliyorum. Bu üstün kuvvet bunu büsbütün perişan
edecektir (İnşallah sesleri). Şimdi Fevzi Paşa Hazretleri haber göndermişler
geleceklerdir. Onun için çok kısa geçeceğim. Asıl İnönü Meydan Savaşı’na
geçiyorum.
Biliryorsunuz kuvvetlerimizi İnönü bölgesinde toplamaya başladık, düşman oraya
kadar geldi. Fakat Nazifpaşa mevkiinde ve sonra Pazarcık bölgesinde daima bir
taburdan ibaret olan küçük kuvvetler, bütün bu düşman ordusuna iki üç gün kadar
zarar verdirdi. Düşmana göre az olan kuvvetlerimiz İnönü’nde toplanmıştı. Burada
gerçekleşen Meydan Savaşı’nda düşman, büyük zararlar ile yenilgiyi hissetti,
anladı ve seri bir şekilde çekilmeye başladı. Kuvvetlerimiz, biliyorsunuz
Otalbalı, Beşkardeş tepeleri hattında bulunuyordu. Dün bütün ordu, düşmanı
takiben ileriye hareket etti ve dün akşam aldıkları vaziyet (20-30) kilometre
kadar daha ileride olmak üzere Gündüzbey, Metris, Akpınar ve Karaağaç hattına
kadar ilerledi ki bu hat bütün piyade kısımlarının hattıdır. Fakat süvari
kolları daha ileri gitmiştir. Bir kısmı Bozüyük, bir kısmı da Mezit vadisine
doğru ve daha ileride Söğüt ve Pazarcık yönünde keşif bölükleri gönderilmiştir.
Bugün ordu Komutanlığı’ndan gelen bir raporda, düşmanın iki alay piyade, iki
bölük süvari ve bir batarya toptan oluşan kuvvetinin Söğüt, Bilecik, Yenişehir
yönünde çekilmekte olduğu bildiriliyor.
Gerçek kuvvetlerinin de (Pazarcık, Nazifpaşa, İnegöl, Bursa) yönüne doğru
çekildiği bildiriliyor. Düşman son derece seri bir çekilme yapıyor. Birçok eşya
ve malzemeyi terkederek çekiliyor. Yalnız güzergâhlarında Müslüman halka tecavüz
ve zulüm yapmaktan geri durmuyorlar. Buna karşılık ordu komutanı, doğrudan
doğruya Mezit vadisinden düşmanın dönüş yolunu kesmek üzere önemli bir süvari
kuvveti gönderiyor. Kuzeyde de piyade ve süvari kuvvetinden oluşan bir kuvvet,
doğrudan doğruya Yenişehir yönüne doğru düşmanın dönüş yolunu kesmek emrini
almış bulunuyor. Şimdi bunun sonuçlarını bekleyeceğiz .
Efendim, Yüce Meclisiniz, toplantı durumunda bulunmadığı için, bu zaferin
gerçekten çok önemli ve değerli olan siyasal ve askerî durumumuzun, iç
durumumuzun üzerindeki etkisinin önemini anlayacağınıza emin olarak İnönü Meydan
Savaşı’nı kazanmış olması dolayısıyla Batı Ordusu Komutanı’nı, bütün subaylar,
komutan ve fertlerini Yüce Heyetiniz adına tebrik etmiştim (şiddetli alkışlar).
Belki okudunuz, tekrar okuyayım, yazdığım tebrik şu idi:
Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Beyefendi!
İnönü Meydan Savaşı’nda Batı Cephesi bölüklerinin uğurlu ve üstün yönetiminiz
altında kazandıkları kesin galibiyetten dolayı yüce şahısınıza ve kahraman
ordumuzun bütün komutanlarıyla subaylarına ve fertlerine Büyük Millet
Meclisi’nin içten tebriklerini sunarım ve bu başarının kutsal topraklarımızı
düşman isgalinden tamamen kurtaracak olan kesin zafer için hayırlı bir başlangıç
olmasını Allah’tan diler ve işbu tebriklerin bütün Batı Ordusuna ve subaylarına
ulaştırılmasını rica ederim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
Hilmî Bey (Bolu)- İzin verilir mi Paşa Hazretleri Ben, İsmet Beyin, komutanların
ve gerekenlerin birer derece terfilerini öneriyorum.
Mustafa Kemal Paşa- İzin verir misiniz? Bu konu hakkında daha biraz genel durum
tespit edilsin ve kazanılmış olan bu meydan savaşı zaferini taçlandıracak
beklediğimiz birkaç şey vardır. Ondan sonra yine uygun bulursanız buyurduğunuz
şey yapılır efendim. İsmet Beyin verdiği cevabı da aynen okuyacağım.
Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine:
Allah’ın yardımıyla İnönü Meydan Savaşı’nın kazanılmasından dolayı Büyük Millet
Meclisi’nin içten destek ve dilekleri, ordunun bütün fertlerini ve subaylarını
teşekkür onuruna erdirmiştir. Geleceğimizi tam istiklâl ile yüklenmiş olan Büyük
Millet Meclisi’ne kayıtsız şartsız bağlılık ve teslimiyetten aldığı manevî ve
kutsal ışık ile (şiddetli alkışlar) kutsal topraklarımızı kurtarma görevini
yapacağına, ordunun kesin inancı ile emin bulunduğunu Başkanımıza arz ederim.
(Allah muvaffak etsin sesleri)
Erkân-ı Harbiye Umumi Reisi ve
Batı Cephesi Komutanı
İsmet
Efendiler, ben bu arada Yüce Heyetiniz’e özellikle teşekkürlerimi sunmak
istiyorum. Nedenini açıklayacağım. Aleyhimize oluşan harekâtın, gerçekten birçok
kalpleri endişeye düşürecek boyutta olduğunu kabul etmek gerekir. Böyle bir
görüntü karşısında Yüce Meclisiniz olağanüstü bir sükûnet, soğukkanlılık ve
kararlılık göstermiştir. Hükûmet de komutanlara ve orduya karşı güvenini iyi
korumuş ve sonucu tam bir sakinlikle beklemiştir. Yüce Meclisiniz’de beliren bu
yüksek durum emin olunuz, hepimize ve bütün millete aynı şekilde iyimser bir
etki yapmıştır. Eskişehir’den gelen birçok kişiye kendiniz sorabilirsiniz. Daima
buradaki sükûnet, oraya sakinlik vermiştir. Halbuki düşman Eskişehir’e iki üç
saat yakınına kadar gelmişti. Eğer Meclis’te ufak bir telâş olsaydı, bu bütün
memlekete yansıyabilirdi. Hatta orduya da bulaşabilirdi ve Allah korusun
istenmeyen sonuçlar karşısında kalınabilirdi. İşte Yüce Heyetiniz’in sakinlik ve
dayanıklılığının etkisi ve sonucu olmak üzere İnönü Meydan Savaşı kazanılmıştır.
Bundan dolayı teşekkürlerimi sunarım (estağfurullah sesleri). Efendim, Fevzi
Paşa Hazretleri geldikleri zaman daha fazla bilgi vereceklerdir. Bu kadarla
yetiniyorum.1
Mustafa Kemal Paşa (Ankara)- Arkadaşlar, Muhittin Bey’in son derece değerli
sözlerinin doğurduğu duygulara tercüman olmak üzere bir iki kelime arz edeceğim.
Milletimiz bugün bütün geçmişinde olduğundan ve atasından daha çok ümitlidir.
Bunu ifade için şunu söylüyorum: Kendilerinin tabiri ile cennetten vatanımıza
bekçi olan merhum Kemal demiştir ki:
Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara mâderini
İşte bu kürsüden bu Yüce Meclis’in başkanı sıfatiyle yüce Heyetiniz’i oluşturan
bütün üyelerin her biri adına ve bütün millet adına diyorum ki:
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini
Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini (annesini)
(Sürekli alkışlar).
13 Ocak 1921
Atatürk ve
İnkılâp Konulu Söylev
1916’da Atatürk’ün askerliği- karakteri- dine karşı durumu- kişiliği ve
komutanlığı ve liderliği- Millî Egemenlik- Avrupa’ya karşı durumu- Müzik
inkılâbı:
Vossische Zeitung muhabirine demeç:
Bu demeç, 1916 senesinde Mustafa Kemal’in bağımsız olarak çalışmaya başlaması
için fırsatı ne biçimde elde edebileceğini kapsar. Kendisinde övünen bir tutum
görülmeden şöyle demiştir:
- Ordugâhta, tek başına iken sıçrayıp ateşe başlamıştım. Aynı zamanda İngiliz
askerînin o dakikada hemen bize karşı ateş açamayacakları kanısındaydım. Bunun
için, bir tehlike gelmeyeceğini biliyordum. Benim o zamanki gerçek amacım,
duruma tamamen hâkim olmaktı.
Bu olay, Gazi’nin seçkin olduğu yönlerden birisini de, onun övünme hayallerinden
uzak olduğunu da gösterir. Söz, Napolyon’un huyuna gelince, yüzünde Napolyon’a
karşı saygı belirtisi görülürken üzüntüyle, Napolyon’un kendi hayallerine
kapıldığını ve tahta çıktığını ve kendine Eski Roma ve Bizans İmparatorları’nın
unvanını verdiğini ve Hindistan’a göz diktiğini, akrabalarını ve çevresini
yüksek görevlere getirdiğini anmıştır.
- Amaçlarımızın kişisel olmaması gerekir. Yerli olmayan bir kimse, ait olmadığı
bir ülkeyi yükseltmek istediği zaman, kişisel isteklerden kendisini kurtaramaz.
Kendini eski yasalara bağlayıp geçmiş ile yakınlığını korumak isteyen bir kimse,
modern bir devlet de kuramaz. Napolyon, Polis Bakanı “Fouchet” nin yaşamını
bildiği hâlde, onu görevinde bırakmıştır, bundan başka kendisinin en büyük
düşmanlarına güvenmesi, çılgınlıktan başka bir şeyle yorumlanamaz. Napolyon,
temel bir düşünceye dayanmadan işe başlamış ve kendisine bir fırsat yaratacağını
sandığı olayların gelişimine uymuştur. Onun bu biçimde davranışı,
demokrasiciliğin durumunun altmış yıllık gecikmesine neden olmuştur,
diyebiliriz. Napolyon hakkında yayınladığınız kitabın Türkçe çevirisini altı ay
önce gazetemde (Hâkimiyet-i Millîye) yayınlanmasını buyurmuştum. Bunun nedeni
nedir biliyor musunuz?
İşte bunun nedeni şudur ki, bir taraftan onun kahramanlığından ve güçlü
sabrından asker bir ders alsın, diğer taraftan yerli olmayan bir kimsenin, diğer
bir ülkeye girmesiyle, o ülkede hainlik etmekle, sonun neye varacağını millet
anlasın.
Gazi’nin bu açıklaması, onun kendisi için çizdiği programı bize gösteriyor. Dine
karşı durumunu şöyle anlattı:
Sonradan Kuran’ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesini buyurdum. Bu da ilk kez olarak
Türkçe’ye çevriliyor. Muhammed’in hayatına ait bir kitabın çevrilmesi için de
emir verdim. Halk yinelenmekte olan bir şeyin var olduğunu ve din ileri
gelenlerinin derdi ancak kendi karınlarını doyurup, başka bir işlerinin
olmadığını bilsinler. Camilerin kapanmasına hiçbir kimse taraftar olmamasına
rağmen, bunların bu biçimde boş kalmasına şaşıyor musunuz?
Çobanlar, güneş, bulut ve yıldızlardan başka bir şey bilmezler. Yeryüzündeki
köylüler de ancak bunu bilirler. Çünkü, ürün havaya bağlıdır. Türk yalnız doğayı
kutsal sayar.
Gazi’ye dedim ki, kendisinin bu görüşü, en büyük akılların görüşlerine uyar.
“Goethe” de bu doğaya “Allahlar” adını vermiştir. Daha önce bu ülkede
aksettirilmesi uzak görülen bu sözleri Mustafa Kemal, yüksek sesiyle yinelenmiş
ve bundan sonra şöyle demiştir:
Ben anlaşılmaz işi kabul edemem, kutsallığa lâyık ancak topluluğunun başkanı
olan kimsedir.
İlâhiyat konusundan “kader” konusuna geçtim. Ve “kaza ve kader” denilen bu iki
kelimenin arasındaki farkı açıkladığını ve bunların anlamı “şans ve rastlantı”
kelimelerinin anlamına yakın olduğunu söyledim. Kelimeleri duyduğu zaman, biraz
durduktan sonra bu iki kelimenin Arapça olduğunu ve Türkleri ilgilendirmediğini
söyledi:
- Alın yazısını soruyorsunuz. Alın yazısının temeli, uygulaması mümkün olan
sorunlarda düşündükten sonra işe başlamaktır. Komutan bir kimsenin büyük bir
kararlılıkla fırsatları elden kaçırmaması gerekir. Aynı zamanda, akla uygun olan
şeyleri izlemesi gerekir. Değişikliklerin sabit ve belirgin durumları yoktur. Şu
kadar var ki, bu değişiklik durumunda ve çalışmasında bulunan kimseler için de
bir kolaylık verir.
İşte burada kendisine aşağıdaki soruyu sordum:
- Şu hâlde siz, o zamanlarda komutanlığı ele almamış olsaydınız, bu ülkenin
kurtarılmasını ve niteliklerinin birleştirilmesini düşünecek diğer kimseler
çıkmayacak mıydı?
- Diğer kimselerin nasıl düşündüklerini bilmiyorum. Benim izlediğim yol ve
çalışma, ancak kendi düşüncemin ürünüdür.
Aramızda bulunan çevirmen Dışişleri Bakanı idi. Bu kişi, bu sözleri zafer
çığlıklarıyla karıştıran bir sesle çeviriyordu. Oysa ki, Gazi bunları söylerken,
böyle özel bir uyum vermiyordu. Bu nedenle kendisini takdir ettim.
Gazi, ordu komutanlarının liderlerden sayılmasını ve kendisine bir asker gözüyle
bakılmasını istemez. Hatta, Avrupa’daki insanların, böyle bir asker komutanı
iken, Gazi’nin nasıl bir hükümet başkanı olduğunu görünce, kendilerinde
şaşkınlık ortaya çıktığını Gazi’ye söylediğim zaman birdenbire cevap vermeyip
biraz sonra şöyle demiştir:
- Gerçekten bir komutan, hükümet başkanı olduğu zaman, bir tehlike duyulur.
Çünkü, onun bir asker komutanlığından başka üstünlüğü yoktur. Bundan başka onu
hiçbir kimse kontrol altına alamaz. Bunu elbette Almanya denemiştiniz. Savaş
zamanında başkanınız kimdi?
- Loudendorf.
- Bozgun gününde kaçan adam başkan değildir.
Mustafa Kemal bunu söyledikten sonra Kayser’den söz etmiş ve şiddetli bir
biçimde aleyhinde bulunmuştur. Bundan sonra:
- Sizin iyi şansınız vardır, demiştir.
-Siz de Talat Paşa gibi, bir komutana bağlı idiniz, dedim. Ve Talat Paşa’yı
takdir edenlerden olduğumu gösterdim. Gazi, Talat Paşanın düşmanı olduğu hâlde
benim bu övgüme izin vermiş ve Talat Paşa Selânik’te küçük görevli iken onunla
nasıl tanıştığını anlatmıştır. Talat Paşanın anlayışının kıt olduğunu ve bunun
nedeni de Talat Paşanın Enver Paşaya karşı olan güveni olduğunu, bu nedenle
yoldan saptığını söylemiştir.
Gazi, bana karşı sorgulayıcı bir gözle baktı ve şöyle dedi:
- Daha önce ihtiras konusunu anmıştınız. Gerçekte onsuz büyük bir iş
oluşturulamaz. Ancak, onun herhalde millet yolunda bir görev amacına yönelmiş
olması gerekir. Başkan olan kimsenin, milletin ülküsüne göre çalışması ve
milletin psikolojisine hâkim olduktan sonra milletin eğilimine bağlı olması
gerekir. Ben de, padişahlardan kurtuluşumuz tamam olmadan önce, hemen Meclis’i
seçime çağırdım. Ve başkanlık hukukundan vazgeçerek, af bile kabul ettim.
Egemenlik tamamen milletindir. Yani, seçilen millet vekillerinindir. Yönetim
işlerine sizin sandığınız kadar karışmıyorum.
İşte bakanlardan birisi karşınızda bulunuyor. İsterseniz kendisinden sorunuz ki,
ben onun görevine karışıyor muyum? Ben bugün başkanlıktan ve hatta ordu
komutanlığından çekilmeğe ve kendi araştırmalarım için bir köşeye çekilmeye
hazırım.
- Parti başkanlığından da vazgeçer misiniz? riye sordum.
- Hayır... Asla vazgeçmem. Çünkü benim kanımca bu parti, ülkenin gerçek siyasî
düşüncelerini temsil ediyor...
Buralarda çok yıllardan beri oturan, yabancıların tanıklık ettikleri gibi,
gerçekte Mustafa Kemal, bizzat o, asıl kaynağına uygun olan demokrasi
temellerini bu ülkede oluşturmak için var gücüyle çalışıyor. Padişahların kötü
yönetimlerini eleştirdiği hâlde Mustafa Kemal, 1924 yılında, saltanat ve
halifeliği kabul etmesi için Ankara’ya gelen Müslüman kurullarının kendisine
yapılan önerilerini geri çevirmişdir.
Çünkü, bu kurulların bu önerilerini kabul etmiş olsaydı, yüzlerce yıldan beri
sarayda patlayan ihtilâllere ve ihtilâlci komutanların, tahtından indirilmiş
hakanın tahtı üzerine çıkmalarıyla sonuçlanan yöntem ve âdetlerine karşı
çıkmayacaktı. Aslında, bu yönleriyle Napolyon’u eleştiren Mustafa Kemal’in,
Müslüman kurulların bu önerilerini kabul etmemekle kendisine karşı bir muhalefet
ortaya çıkmayacağından emin bir durumda kalmıştır.
Gazi’nin yaşamı çok basit bir biçimdedir. Öteden beri yanında, ancak onun büyük
işlerinden korkması sonucunda uzak kalan ve geri dönüşünden sonra ölen (sevgili
annesi) bulunuyordu. Gazi, eşinden boşandıktan sonra, bütün mallarının Halk
Partisi’ne kalmasını önermiştir. Kendisinde gösteriş ve büyüklenme eseri
görülmez, Rüşvete karşı şiddetli mücadelede bulunur. Bu nedenden, onun eski
dostu Deniz Bakanı’nı hapse mahkûm etmekten geri kalmamıştır. Mustafa Kemal’in
demokrasiye taraftarlığını kendisinin demokrat olduğu düşüncesiyle
göstermektedir.
Gazi söylüyor:
- Kapıda duran nöbetçi bile benden korkmaz. İsterseniz kendisinden sorunuz.
Korku üzerine egemenlik kurulamaz. Toplara dayanan egemenlik sürekli olmaz.
Böyle bir egemenlik ve hatta diktatörlük, ancak ayaklanma çıktıktan sonra geçici
bir zaman için gerekli olur. Üyeleri çok fazla olan komisyon, büyük işler ortaya
koyamaz. Ülkemize bakınız, sessizlik içindedir. Sürekli güven ve huzura
taraftarız, asıl toprağımızdan başka bir metre kare toprakta gözümüz yoktur.
Çünkü, toprağımız geniş olup, kendi oturanlarına dar değildir.
Bütün devletlerle rahatlık ve kurtuluş antlaşmaları imzaladık. Ancak yeni
saldırılarla karşı karşıya gelmemiz durumu düşünerek orduyu bulunduruyoruz...
- Şu halde, basına niçin özgürlük verilmiyor?
- Yönetim ve hükûmetin sistemine saldırmamak şartıyla bütün basın özgürdür.
Gazi’nin Avrupa’ya karşı tutumu:
Gazi, Batı yolunda durabilmesi için, Türk’ün bütün gereksinimlerini yine batıdan
almak gereğini duyuyor. Milliyet ülküsüyle Avrupa’dan aktarma sorunu arasında
bir karşıtlık görüp görmediğine dair kendisine sorduğum soruya şöyle bir cevap
vermiştir:
- Asla... Çünkü modern olan milliyet ilkesi milletler arası genelleşmiştir. Biz
de Türklüğümüzü korumak için çabayla özeneceğiz.
Türkler uygarlıkta soyludurlar. Yunan’dan önce İzmir, taraflarında oturan eski
bir millet olduğumuzu bilimsel bir biçimde kanıtlamaya çalışıyoruz.
Müzik inkılâbı:
Gazi söylüyor:
- Montesquieu’nun: “Bir milletin müzikte eğilimine önem verilmezse, o milleti
ilerletmek mümkün olmaz” sözünü okudum, onaylarım. Bunun için müziğe çok önem
göstermekte olduğunu görüyorsunuz.
Biz batılılara göre doğu müzikçiliğinin kulaklarımıza gelen tuhaflığından söz
ettim ve dedim ki, “Doğunun tek anlayamadığımız bilimi varsa, o da onun
müzikçiliğidir.” Gazi, karşı çıkarak şöyle demiştir:
- Bunlar hep Bizans’tan kalma şeylerdir. Bizim gerçek müziğimiz Anadolu halkında
duyulabilir.
- Bu ezgilerin iyileştirilmesiyle ilerletilmesi mümkün değil midir?
- Batı müziği bugünkü durumuna gelinceye kadar, ne kadar zaman geçti?
- Dört yüz yıl kadar geçti.
- Bizim bu kadar zaman beklemeye zamanımız yoktur. Bunun için batı müziğini
almakta olduğumuzu görüyorsunuz.
Ayın Tarihi: 1930, No.73, s.6049-6055
30 Kasım 1929
TBMM’nin
Kuruluş Günü Anıları
16 Mart’ta İstanbul’un resmen işgali üzerine Ankara’da millî bir meclis toplamak
gereği-Mustafa Kemal’in şahsiyetine yönelik propagandalar ve saldırılar-Mustafa
Kemal’in işbaşından çekilmek düşüncesi-Mustafa Kemal için hürriyet ve
bağımsızlığın anlamı- Ateşkes döneminde İtilâf Devletleri’nin durumu ve
İstanbul’un psikolojisi- Mustafa Kemal’in girişimleri-Anadolu’ya
geçmesi-Milletin kurtuluşunu savunmak için gösterdiği tamayül
Hâkimiyet-i Millîye
S- Paşa hazretleri, yarın Nisanın yirmi üçü... Büyük Millet Meclisi’ni geçen yıl
bugün açmıştınız. Bu tarihin çok büyük önemi var ve bu tarih, millî geçmişimizin
en değerli anısı olacak, bu nedenle bazı sorular sormama izin verilir mi?
C- Ne sormak istiyorsunuz?
S- Geçen 23 Nisan, Meclisin ilk açılış gününe dair anı ve duygularınızı sormak
istiyorum, Sayın Paşa bu anı ve duygularınız millî tarihîmiz için çok önemlidir.
C- Peki açıklayayım.
Mustafa Kemal Paşa, koltuğuna gömüldü. Birkaç dakika düşündü, sigarasından
pencereye doğru giden helezonî dumanları bir süre gözleriyle sakince izledi ve
anılarını ağır ağır şöyle anlattı:
C- 16 Mart felâketi üzerine artık, İstanbul tamamen bağlanmış, millet ve ülke
başsız kalmıştı. O’nun kurtuluşunu düşünmek ve kurtarmak için Ankara’da millî
bir Meclis toplamak gerekirdi. Bu düşünce ile gerekli çözümlere giriştik.
Böylece geçen Nisan ortalarında milletvekilleri Ankara’da toplanmaya başladı.
Ancak ülke geniş ve ulaşım araçları sınırlı idi. Bunun için vekillerin varması
her zaman gecikmeye uğruyor ve bu gecikme bana eziyet veriyordu.
Bu eziyet içinde bütün çalışma arkadaşlarım ile gece gündüz dinlenmeksizin
çalışarak durumla ilgili çözümler düşünüp uyguluyorduk. Milletin beslediği sevgi
ve inancı yakından bildiğim için, bence bazı yönlerde sakatlık gösteren doğru
yoldan sapma hastalığına karşı, bütün millet ve ülkeyi koruyacak tedbirler
alındığı zaman, durumun ağırlığının giderilebileceğinden şüphe yoktu. O sırada
içeride halkın düşüncesini belirlemek, dışarıda da dünya kamuoyunu karıştırmak
amacıyla kullanılan araçlardan biri de doğrudan doğruya benim şahsiyetim idi;
ülkemizdeki millî heyecanı, hak ve kurtuluşu savunma yolunda gösterdiği hayatı
ile ilgili var olma yeteneğini yalanlamak için bazı kişiler, bütün saldırılarını
bana yöneltiyorlardı.
Gerek millete ve gerek İstanbul’daki hükûmete resmen diyorlardı ki: “Mustafa
Kemal’i tanımayınız; Mustafa Kemal’e güvenmeyiniz. İtilâf Devletleri’nin
Türkiye’ye karşı gösterdiği şiddet O’nun yüzündendir”. Onlar böyle söylüyorlar
ve ben ortadan kaldırıldığımda, milletin ve ülkenin dışarıdan her türlü dostluğu
ve iyiliği göreceğini ileri sürüyorlardı, zihinleri bu şekilde kandırıyorlardı.
Ben bu teşebbüste ne kadar yüzeysel, fakat ustaca bir kasıt olduğunu bütün
açıklığıyla görüyordum. Ancak milletimin üstüne konan baskı ve tutsaklık yükünün
benim yüzümden oluştuğunu düşünebileceklerin varlığını zaman zaman düşündükçe
kalbimin çok derin üzüntü ile çarptığını hissediyordum. Hem kendimi bu üzüntüden
hem de böyle düşünebilecekleri kuruntudan kurtarmak için, o güne kadar
oluşturulan tarihî durumun ve bu durumun o günden sonraki aşamalarına ait
sorumluluğu başka bir arkadaşa emanet ederek unutulmuş bir köşeye çekilmenin
uygun olacağını düşündüm; bu düşüncemi, o zamanlar temasta bulunduğum çalışma
arkadaşlarımın hepsine açık ve kesin bir dille bildirdim. Fakat arkadaşlarım
böyle bir davranışın düşmanın isteklerini ve niyetlerini desteklemekten başka
bir sonuç vermeyeceğini iddia ettiler.
İçerideki başkaldırı ateşi Ankara kapılarına kadar dayanmıştı. Durumun ağırlığı,
sorumluluğun büyüklüğü ürkütücü bir özellikte idi. Bu durum karşısında şöyle
düşündüm: Ortaya çıkan durum, hangi düşünceye yol açarsa açsın, çekilmek iki
şekilde açıklanabilirdi: Birincisi, tutulan yolda umutsuzluğa düşmüş olmak;
ikincisi, tutulan işin ağır sorumluluğuna dayanamamak. Bu gibi yanlış düşünceler
hem kutsal amaca zarar verir, hem de bu amaç etrafında toplanan güçleri
dağıtırdı. Bunun üzerine, arkadaşlarımın içtenliğine milletimin güçlü
inançlarına ve düşmanlarımızın önce ve sonra güçsüzlüklerini ilân etmeye
zorlayacağı hakkındaki kesin inancıma ve Allah’ın yardımına dayanarak, eskisi
gibi sonuna kadar millî mücadelemizin bana yüklediği namus ve vicdanî görevi
yerine getirmeye karar verdim.
Ve artık genel hareketi, kanuni olarak çevirmeye başlamak gününün daha fazla
ertelenemeyeceğinden; 1920 senesi Nisanının 23.günü Meclis’in açılmasına karar
verildi. İşte 23 Nisan Cuma günü öğleden sonra yaklaşık saat ikide Meclis
binasının kapısından girerken, günlerden ve gecelerden beri bütün varlığımı
meşgul eden fikir ve duyguya dalmış bulunuyordum. İçeriye girip Meclis salonunu
dolduran milletvekillerinin güven ve sevgiyle bana baktıklarını gördüğüm zaman
teşebbüsümüzün milletin isteğine, beklentisine uygunluğunu bir kez daha anladım.
Ve artık benimle ortak düşünce ve istekte milletin, düşünce ve isteğini tamamen
temsil eden bu kadar arkadaşlarla beraber çalışacağımdan dolayı büyük bir
mutluluk duydum.
Mustafa Kemal Paşa onurlu geçmişinin millî kurtuluşu hazırlayan bu anılarını
tekrar düşünmüş olmaktan duygulanmış gibiydi: Anadolu direnişi bu olgun şekline
gelene dek, millet kahramanın geçirdiği bazen ızdıraplı, üzüntülü, bazen
sevinçli, mutlu günleri ruhumda duydum. Baştan başa ebedi bir tarih oluşturan bu
anıları saran yüksek memleket coşkusunu, bugün kendilerinden dinlerken ruhumdan
kopan derin özlem ve duyguyu güç sakladım ve tekrar sordum:
S- Paşa Hazretleri Türk milletinin bütün dünyaya gösterdiği bu soylu direnç,
sizin aklınıza önceden nasıl geldi? Direnişe ait ilk düşüncelerinizi sormama
izin verir misiniz?
C- Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük
atalarımın en değerli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile büyülenmiş bir
insanım. Çocukluğumdan bugüne kadar aile, özel ve resmî yaşamımın her aşamasını
yakından tanıyanlar tarafından bu aşkım bilinir. Bence bir millette haysiyetin,
gururun, namusun ve insanlığın oluşması ve devam etmesi, kesin olarak o milletin
özgürlüğüne ve bağımsızlığına sahip olmasıyla mümkündür. Ben kendi adıma, bu
saydığım özelliklere çok önem veririm ve bu özelliklerin bende olduğunu iddia
edebilmem için, milletimin de aynı özelliklere sahip olmasını gerekli görüyorum.
Ben, yaşayabilmek için, mutlaka, bağımsız bir milletin çocuğu kalmalıyım. Bu
nedenle millî bağımsızlık bence bir hayatî meseledir. Millet ve ülkenin
çıkarları gerektirdiğinde, insanlığı oluşturan milletlerden her biriyle
medeniyet gereklerinden biri olan, dostluk ve politik ilişkilerini büyük bir
incelikle kabul ederim. Ancak benim milletimi tutsak etmek isteyen herhangi bir
milletin de, bu amacından vaz geçene dek amansız düşmanıyım.
Örneğin, genel savaş, yeryüzünde ortaya çıktığı zaman, coğrafî durum, tarihî
olaylar ve siyasî dengelerin zorlamaları karşısında, tarafsızlığımızın
korunmasının imkânsızlığı yüzünden Almanların bulunduğu gruba katıldık;
Almanlarla dost olduk. Almanlar, yurdumuza, ordumuza, hükûmetimize kadar
girdiler. Bunların hepsini hoş gördük; fakat Almanlardan bazıları, haysiyetimize
ve bağımsızlığımıza zarar veren davranışlar göstermeye başladıkları dakikada ve
anında, hiçbir yaptırıma bakmadan, ruhen, hatta eylem düzeyinde başkaldırdım. Bu
direncim yüzünden, genel savaşın devamı sırasında, bir yıla yakın, bu tavrımdan
yana olmayanlarla, ters düşerek, düşman konumunda kaldım. Arkasından, şartlar
gereği tekrar Suriye’de kabul ettiğim komutanlık, savaşın son günlerine
rastladı. Savaşın sürmesine taraftar olmadığım gibi, savaşın her imkândan
yararlanarak sona ermesi gerektiğine inanıyordum; bu inancımı da özel ve resmî
olarak açıklamaktan da geri kalmamıştım. Savaşın sonuçlarının bizim için üzücü
olacağını düşünüyordum. Fakat İngilizlerin, İtalyanların, Fransızların, bizim
için üzücü olacak bu sonucu, ülkemizi parçalamak ve milletimizi rezil ederek,
haysiyetimizi kırarak, aşağılık bir hayvan sürüsü hâline sokmaya çalışacak kadar
ileri götüreceklerini düşünemiyordum.
Herhâlde yenilirsek cezasız ve zararsız bırakılmayacağımıza şüphe etmiyordum.
Fakat insanlık, medeniyet, adalet ilkelerinin savunucusu olmakla tanınan bu
milletlerin hükûmet adamları, ne düşüncede ve yaratılışta olurlarsa olsunlar,
herhâlde, Türkiye’nin ve Türk halkının, haysiyetini, varlığını, bağımsızlığını
yıkmak gibi anlamsız bir girişimde olamayacaklarını düşünüyordum. Ateşkes
dolayısıyla, Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olarak bulunduğum Adana’dan
ayrılıp, İstanbul’a geldiğimde, anlaşma şartlarının uygulanmasına ve onun
ardından gelecek olan barışın şartlarına ilişkin düşüncelerimde etkili olan
görüşler böyle idi. İstanbul’da İngiliz, Fransız, İtalyan, askerî ve siyasî
temsilcilerinden bazıları ile oluşan görüşmelerde sürekli içtenlikle bu
görüşleri söylüyor ve diyordum ki: “Savaşa girmek ve girdikten sonra müttefikler
grubuna katılmak bizim için mecburiydi. Çünkü tarafsız bırakmazdınız.
Çarlık Rusyası da sizin yanınızdaydı. Yenilginin doğal gereklilikleri elbette
söz konusudur. Ancak, milleti bağımsızlığından mahrum bırakarak yok etmek,
hiçbir zaman gerekenlerden sayılamaz”. Bütün görüşmeler, şaşkınlık ve gariplik,
bende bir gerçeğin ortaya çıkmasına yol açıyordu. Dinlediğim iki yüzlü sözlerde
gizlenen bu gerçek, düşmanların bizi, kesinlikle yok etmeye karar vermiş
olmalarıydı. İtilâf görevlilerinin, subaylarının, askerlerinin İstanbul’da en
büyük kurumlardan, toplantı yerlerinden sokaklara kadar her yerdeki
davranışları, saldırıları, kışkırtmaları, bulduğum bu gerçeği kanıtlayan birer
delil oluyordu. Bu gerçeğe, herkesin gözü önünde bu saldırı ve aşağılamaya koca
İstanbul içinde padişahından, hükûmet üyelerine, komutanlarından, subaylarına,
en son askerîne kadar, bir buçuk milyon can, toplu tüfekli korunaklı, kırılması
zor, kalın zincirlerle sımsıkı bağladıklarını anlamaksızın şaşkın ve işini
oluruna bırakmış duruyordu. Ben bu zincirle çevrilmişlikle kendime dert ortağı
aramakla uğraşıyordum.
O şaşkın ve kaderci kütleler içinde zaman zaman girişimci insanları görüyordum.
Bunlar, kötülüğü genel olarak görüyorlar ve çare bulmayı düşünüyorlardı. Fakat
dayanak noktalarını yine İstanbul surlarının içindeki kütlede aradıklarını
görüyordum. Sayısız programlar ve bu programların etrafında esaret zincirine
vurulmuş olduklarının farkında olmayan yine o insanlar, gruplar, partiler,
topluluklar... Bütün bu kurumların yönü, benim ruhumdaki oluşumla tamamen zıttı.
Çünkü oluşumların hiçbirinde söz konusu olan davanın gerçek özelliğini anlamış
oldukları gerçeğini göremiyordum. En aydın sayılan insanların manda tutkunluğu
içinde, âdeta milletin bağımsızlık inancını yıkmak için aptalca sürekli bir çaba
içinde çırpındıklarını hayretle görüyordum. Ben artık şu noktaları açıkça
görebiliyordum. Düşmanlar bağımsızlığımızı yok etmeye karar vermişlerdir; bu
gerçeği, millet tam olarak keşfedememiştir. Çünkü İstanbul karanlık sisler
içinde boğulmuştur. Oradaki düşünceler, beyinler, oradaki vicdanlar bir yandan
doğrudan doğruya düşman baskısı, diğer yandan yine doğrudan düşman aldatmasıyla
bunalmış, bunaltılmıştı.
Hiçbir güç bu çevre içinde, duruma, gerçeğe uygun doğru hedef belirlemeyi
başaramazdı. Milleti hedefe yöneltmek için güçlü bir dayanak noktası bulamazdı.
Herhâlde hareket noktası İstanbul dışıydı. Bu noktayı bulmak ve orada bütün
milleti gerçek hedefe yöneltmek gerekiyordu. Bunun üzerinde günlerce düşündüm.
Bazı arkadaşlarımla fikir alışverişinde bulundum. Onlar da benimle aynı görüşte
idi. Ben önce, bir şekilde Anadolu’ya geçmek ve orada milletin görüşlerini,
duygularını bir kez daha değerlendirmek ve milletin kaynağını izlemek
istiyordum. İstanbul’dan ayrılmam bir sorundu. Ben bunun çözümünü düşünürken,
Anadolu’da yetkileri oldukça geniş, ordu müfettişliğini kabul edip etmeyeceğim
soruldu.
Tereddütsüz kabul ettim ve Anadolu’ya bu şartlarla geçtiğimde hiçbir inceleme ve
araştırmaya fazla gerek kalmadan düşüncelerimi en uygun konumda
uygulayabileceğime inanıyordum. Hemen hareket günüydü ki İzmir’i haydutçasına
işgal ederek millete büyük katliam örneğini vermiş oldular. Artık dönüşü
imkânsız olan kararımı vermiştim: Anadolu’ya gideceğim, hemen yetki ve
imkânlarımla milleti gerçek durumdan haberdar edeceğim ve millî bağımsızlığımıza
vurulmak istenen darbeye karşı, direniş şartlarını ve savunmayı oluşturmaya
çalışacağım. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’de vicdanlarına inandığım başkanlara
amacımı anlattım ve faaliyetlerimin kesintiye uğratılmaması için olabilecek
yardımlarını istedim. Vapura binmeden önce Babıâli’ye uğradığım zaman
Yunanlıların bu saldırısını şaşkınlık içinde haber alan Heyet-i Vekile toplantı
hâlindeydi. Benim varışımı öğrendiklerinde görüşmelerine ara vererek bir kısmı
yanıma geldi.
“Ne yapalım?” dediler.
“Yiğitlik gösteriniz!” dedim.
“Bunu burada nasıl yapabiliriz” dediler, yalnız, yine:
“Burada yapabildiğinizi yaptıktan sonra devam edebilmek için benim yanıma
gelirsiniz” cevabını vererek ayrıldım. Samsun’a ayak bastıktan sonra hemen ülke
ve milleti yokladım, gördüm ki ülkenin ve milletin görüşü bağımsızlık
savunmasında duraklayanları utandıracak yüksek özelliktedir. Doğrusu iki yıldan
beri bütün dünyanın şahit olduğu olaylar düşüncelerimde tutarlılık ve milletin
kararlı inançlarında gerçek kuvvetin olduğunu kanıtladı. Bundan dolayı cidden
gurur duyuyorum.
22 Nisan 1921
Sakarya
Meydan Savaşı Hakkında Söylev
Saygıdeğer Arkadaşlarım!
Milletimizi yok etmek niyetinde ve girişiminde bulunan düşmanlarımız, I. Dünya
Savaşı’nda, içinde bulunduğumuz grubun mağlûbiyetinden yararlanarak amaçlarını
hızlı bir şekilde gerçekleştirme girişimlerinde bulundular. Herkesçe bilinir ki;
ateşkes zamanında memleket ve milletin hayatını savunmak için elimizde var olan
bütün araçları almak hususunda girişmedikleri hiçbir yol kalmamıştır.Gerçekten
ordumuz dağıtılmış ve elimizde silâhımız, topumuz hemen yok denecek bir duruma
getirilmişti.
İşte böyle bir zamanda idi ki, düşmanlar amaçlarını tamamen sağlamak için Yunan
ordusunu memleketimize saldırttılar. Bu sırada düşman karşısına çıkabilenler
yalnız kalp ve vicdanları hürriyet ve haysiyet ateşiyle dolu millet fertleri
olmuştu.
Gerçekten Yunan ordusu, karşısında yalnız millî kuvvetlerden ibaret zayıf bir
hat bulmuştu. Fakat, bunun gerisinde millet ve milletin temsilcilerinden oluşmuş
olan yüce heyetiniz varlığımızı savunmak için tek vasıtanın ordu olduğunu kabul
ederek, böyle bir orduyu meydana getirmek için, bütün yardım ve çabalarını
harcamaya başlamıştı. Ancak düşmanlarımız bize bu fırsatı vermek
istemediklerinden derhal millî kuvvetlerimizin üzerine hücum ettiler. Ve bunun
sonucunda Bursa, Uşak gibi değerli şehirlerimiz de -İzmir gibi- zoraki düşmanın
eline geçti. Fakat, hükûmet, hükûmetimiz bundan etkilenmedi. Ve bir an bile
duraksamadan, ordusunu oluşturmak için hazırlıklarına devam etti. Ve bu gayret
ve emeklerle, memleketin harp kısmında ordunun ana öncüsü denebilecek bazı
teşkilâtlar şekillenmeye başlamıştı. Fakat, düşman bunu mutlaka önlemek için
fırsat arıyordu.
Ordunun vücut bulmasını kendi çıkarlarına aykırı gören bazı hainler, İstanbul
ileri gelenlerinin, İstanbul’un daima tehlikeyi göremeyen ileri gelenlerinin
hareket tarzından da yararlanarak hükûmetimize isyan etti ve düşmanlara katıldı.
Bunu çok uygun bir fırsat sayan düşmanlarımız; derhal baskın tarzında Bursa’dan,
Eskişehir yönünde taarruza geçtiler. Öyle bir zamanda idi ki, kuvvetlerimiz
Gediz ve Simav taraflarında uğraşıyorlardı. Fakat, bu meşgul olan kuvvetlerimiz
derhal İnönü’nde toplandı, düşman taarruz ve tecavüzüne karşılık verdi ve
ordumuz millî tarihimize Birinci İnönü zaferini yazdı. Gerçekte İnönü’nde bu
zaferi kazanmıştık; fakat arzu edilen orduyu meydana getirmek için gereken zaman
gecikmişti. Bundan dolayı artık bundan sonra yeniden ordumuzu oluşturmak ve
şekillendirebilmek için çalışmaya başlandı. Düşmanlarımız bu hazırlıkların da
önüne geçmek istediler. Bu kez daha çok kuvvetlerle ve daha büyük ölçüde,
çeşitli yönlerden yeni bir baskın hareketi gerçekleştirmişlerdi. Bu baskın
hareketi de yine ordumuz tarafından emniyet ile karşılanmış ve sonucunda da
İkinci İnönü zaferini kazanmıştık. Tıpkı birincisi gibi, bu ikinci zafer elde
edilmekle beraber ordunun hazırlıkları için yine gecikme olmuştu. Bundan dolayı
üçüncü kez yeniden pek büyük emek ve çabalarla ordunun hazırlıklarına devam
edilmeye başlandı.
Üzerimize saldıran Yunan kuvvetleri, böyle Türk kuvvetlerine çarparak
parçalandıkça, gerçekten bizi yok etmek isteyen düşmanlarımız daha büyük ölçüde
önlemler almak, gayret ve hırs uyandırmakla uğraştılar. Ve bütün bu çalışma
sonucunda Yunanistan’ın hemen bütün silâhlı kuvvetlerinden oluşmuş son derece
mükemmel, donanmış, kuvvetli ve büyük bir ordu Anadolu’nun içerisine saldırdı.
Artık düşmanlarımız bir görüşe varmışlardı ki, bu kuvvetli ordu, kuruluş hâlinde
bulunan ve hazırlıklarını tamamlamaya zaman bulamayan Türkiye Büyük Millet
Meclisi ordusunu tamamen ortadan kaldıracak, memleket ve milletimizi yok etme
hususundaki kararlarının uygulamasına hiçbir engel bırakmayacaktır. Bu düşman
ordusu, Temmuz ortalarında taarruz harekâtına başlamıştı. Ordumuz bu harekâta
karşı bildiğiniz gibi İnönü, Kütahya ve Altıntaş kuzey ve kuzeydoğusunda bulunan
uzun bir hatta bulunuyordu. Bu hatta düşmanla savaşmaya başlamıştık. Fakat, daha
ilk temasta, düşmanın sayıca ve araç bakımından üstünlüğü görünüyordu. Buna
dayanarak ordumuz bu hat üzerinde kesin savaşı kabulden çekinmekle yalnız mevzii
savaşlar vererek düşmanı fazla zararlara uğratmakla yetindi. Ve bunun sonucunda
ordumuz Eskişehir doğusu ve Seyitgazi hattına çekildi. Böylece bu hatta da
görüldü ki düşman ordusunun üstünlüğü kalıcıdır.
Bundan dolayı meydan savaşı vermeden, yalnız düşmanı kayıplara uğratmak için
savaşlar yapıldı. Ve bundan sonra ordumuzu biraz daha tamamlamak ve
memleketimizin diğer kısımlarında bulunan yedek kuvvetlerin katılımına zaman
bırakmak ve herhalde bizim için uygun ve düşman için uygun olmayan bir bölgede
Meydan Savaşı’nı kabul etmek uygun görülmüştü. İşte böyle bir kararla ordumuzun
ana kısımları düşman ordusu ile olan temasını kesmişti... ve uzak bir mesafede
doğuya çekilmiş, yaklaşık 26 Temmuzda Sakarya gerisinde toplanmıştı.
Düşmanlarımız ve düşmanlarımızın uygulama aracı olan Yunan ordusu, ordumuzu
sıkıştırıp mağlûp edemeyince, elinde yalnız birkaç şehir ve biraz arazinin
kaldığını gördü. Ve bunun bir hedef elde edemeyeceğine doğal olarak inanmış
oldu. Her halde tasarladıkları hedefe ulaşmak için ordumuzla mutlaka kesin sonuç
verecek bir meydan savaşı yapmak mecburiyeti bulunuyordu.
İşte biz, bu mecburiyetten dolayı düşmanın mutlaka doğuya yöneleceğine
inanmıştık ve Sakarya doğusunda, gelecek olan düşmanı emniyetle karşılamak için
lâzım gelen hazırlıklarda bulunduk. Gerçekten, düşman Eskişehir’de o güne kadar
oluşan kayıpları gidermek ve ileri yürüyüş esnasında uzayacak menzil hatları
üzerinde gereken düzenlemeleri yapmak için 15-20 gün kadar bir zaman harcadıktan
sonra 13 Ağustosta ileri yürüyüşüne başladı. 13 Ağustostan 17 Ağustosa kadar
Porsuk suyunun kuzeyinden ve güneyinden ve Sakarya’nın yukarı kısmının
güneyinden olmak üzere toplam 10 piyade bölüğü ve bir süvari bölüğünden oluşmuş
olan kuvvetli ordularını yürüttü. Ağustos’un 17 ve 18’inci günleri bu düşman,
Sakarya batısında ana ordumuzla temasa geldi. Düşman belki bizim Mihalıççık ve
Sivrihisar’da ciddî bir direnişte bulunacağımızı varsayarak bu hatta
kuvvetlerini toplamış olarak hazırlanmıştır. Halbuki bu sahada düşmanla temasta
bıraktığımız kuvvetler yalnız süvari bölükleriyle yükü hafif ve küçük piyade
müfrezelerinden ibaretti. Ve bunlar düşmanın harekâtını mümkün olduğu kadar
geciktirerek ve durdurarak ve teması koruyarak geriye çekilmişlerdir. Özellikle
düşman ordusunun sağ tarafı ve sağ tarafının gerisinde faaliyetler gösteren
süvari kütlelerimiz düşmanın harekâtına olağanüstü zorluklar çıkardı.
Bu şekilde düşmanın bütün stratejik plânlarını meydana çıkarmıştı. Düşman,
Sakarya karşısına geldikten sonra almış olduğu düzenin ordumuza taarruza ve
ordumuzu arzu ettiği gibi mağlûp etmeye uygun olmadığına karar vermiş olacaktır
ki, 13 Ağustostan 23 Ağustosa kadar önemli bir hareket yapamadı. Bu süre
zarfında yalnız stratejik düzenini değiştirmekle uğraştı. Düşmanın bu yeni
stratejik düzeninde takip ettiği görüş, ana kuvvetleriyle ordumuzun sol tarafını
çevirerek ordumuzu yok etmek ve ondan sonra Ankara’ya gelip Türkiye Büyük Millet
Meclisi ve Hükûmetini dağıtmak ve bütün Anadolu’ya hâkim olmak idi. İşte bu
maksada dayanan strateji plânını yaparken bizim nazarımızda meydana gelen
aşamalar şunlar idi: Düşman 1-2 tümenini Sakarya’nın batısında terkettikten
sonra geri kalan sekiz tümenini güneye ve doğuya kaydırarak Ilıca vâdisinin
güney sahasında doğuya doğru yürütüyordu. Doğal olarak biz de daha çok
öncesinden düşmanın bu maksadını keşfetmiş bulunduğumuz için ordumuza ona göre
önlem aldırmış bulunuyorduk.
Daima düşman sağ tarafı karşısında harekât yapan süvari bölüklerimiz ve yükü
hafif piyade bölüklerimiz, düşmanın geri dönüş yollarının üzerine, menzil
hatları üzerine birçok hücumda ve devamlı taarruzlarda bulundular. Birçok
kollarını vurdular, birçok otomobillerini ve diğer nakliye araçlarını tahrip
ettiler, yahut ganimet aldılar ve binlerce düşman Çeltik yakınından geçen menzil
hatlarını kuzeye taşımak zorunda kaldı. Düşman 23 Ağustos sabahına kadar
tasarladığı plânın bütün uygulamalarını tamamlamıştı. Ve bugün sabahleyin bütün
doğuya gitmekte olan kuvvetlerini kuzeye yöneltti ve ileri harekete başladı.
Bizim, İnler, Katrancı güneyinde ve onun doğusunda Kirazoğlu ve daha doğuda
Mangaldağı denilen bazı mevzilerde ileri bölüklerimiz vardı. Düşman bu ileri
bölüklerimize hücum etti. Bazı yerler hafif ve bazı yerler de ciddî ve kanlı
savaşlarla müdafaa olundu. Nihayet 23-24 Ağustos gecesi orada bulunan
bölüklerimiz zaten kararlaştırılmış olduğu gibi ve önceden aldıkları talimat
gereğince geriye, ana mevzilere alındılar. Düşman, aynı günü takip eden gecenin
sabahında Beylikköprü civarında da hafif postalarla sağlamlaştırılmakta bulunan
kısımdan bir ilâ bir buçuk tümenini nehrin doğusuna geçirmeye başladı.
Ağustos’un 24 üncü günü düşmanın Beylikköprü’den doğuya geçmiş olan kuvveti
üzerine o çevrede bulunan bölüklerimiz kuzeyden ve güneyden taarruz ettiler.
Savaş, akşama kadar ve bütün gece devam etti. Bunun sonucunda düşmanın doğuya
geçirmiş olduğu bölükler, olağanüstü kayıplara uğratıldı.
Ve hemen köprünün çevresinde ve doğusunda kurulmuş mevzilere kadar sürüldü. 25
Ağustos günü düşman Beylikköprü’den Haymana’nın 20-30 kilometre daha doğusuna
kadar uzayan bütün cephe üzerinde genel taaruza geçti. Bu taarruzlar daha
başlangıcında yalnız bir nokta ayrı olmak üzere büyük kayıplar ile
uzaklaştırıldı ve durduruldu. Yalnız Haymana güney sahasında, Alancık’ın
kuzeyinde Türbetepe denilen bir mevziimiz vardı ki, düşman burayı geçici bir
şekilde işgal etmiş bulunuyordu. Fakat, aynı günde o çevrede bulunan yedek
bölüklerimiz karşı taarruza geçti. Ve çok kahramanca taarruz ve hücumlarla
düşmanın oraya varmış olan bölüklerini hemen tamamen denilecek bir biçimde yok
etmiş, buradaki düşman askerînin, küçük bir kısmını oluşturan geri kalan kısmını
kıyıya atmıştır. Ve bu şekilde aynı günde orası tekrar geri alındı. Bugünkü
savaşta düşman bu tepede ve Yıldızdağı civarında olağanüstü kayıplara uğratıldı.
Ağustosun 26’ncı günü düşman yine bütün cephe üzerinde genel taarruzlarına devam
etmiştir. Ve bu taarruz harekâtında gelişen düşman bölüklerinin bölünmesi şöyle
idi:
Bir buçuk tümen kadar kuvveti Beylikköprü ve bunun kuzeyinden hücum ediyordu.
İki tümen kadar bir kuvveti Yıldız ve bunun doğusundaki Devidemir mevzilerimize
taarruz etti ve bunun daha doğusunda Sapanca sahasında 4-5 fırka kadar kuvveti
hücum etti. Düşmanın bugünkü taarruzu bile genellikle her yerde uzaklaştırıldı
ve durduruldu ve pek çok kayıplar verdirildi. Yalnız Haymana’nın güneyinde
Yamak’ın doğusunda bir miktar arazi kazanmada başarılı oldu. Fakat kısa bir
mesafe içinde ilerleyebilen düşman kuvvetleri derhal alınan önlemlerle
durduruldu. Bunu izleyen günde, 27 Ağustosta düşman ordusu Sapanca-Yamak
arasındaki kısmı ayrı olmak üzere yine bütün cephe üzerine genel taarruz yaptı.
Düşman bu taarruzda hiçbir yerde en ufak bir başarı bile kazanamadı. 28
Ağustosta yine düşman gündüz ve gece devam etmek üzere bütün hattımıza taarruz
etti. Bu taarruz sonucunda Beylikköprü yakınında ve sol tarafımız karşısında
düşman bir kısım arazi kazanmada başarılı oldu.
Fakat, buna karşılık özellikle sol tarafımız karşısında yerine konulamayacak
büyük kayıplara uğratılmıştır. Bununla beraber düşman, taarruzlarında ısrar
ediyordu. Ağustos’un 29’uncu günü yine Beylikköprü’den tâ Dikilitaş ve onun daha
doğusunda Büyükgökgöz mevzilerine kadar bütün kuvvetiyle genel taarruza
kalkışmıştır. Bugünkü savaş sonucunda Dikilitaş civarında ve onun biraz
batısında fazlaca bir kısım arazi kazanmada başarılı oldu. Bunun ardından
ordunun merkezini Sarı Hâlil ve Kursak mevkilerinden geçen hatta almayı uygun
gördük. Dikilitaş civarında ilerlemeye başarılı olan düşmana karşı tertibat
almış olan kuvvetlerimizle düşmanın bir hizaya gelmesi için bütün cephede böyle
bir değişikliği uygun bulduk. Gerçekten durum harita üzerinde düşünülürse
görülür ki, bugüne kadar bölüklerimizin savunduğu hat, tamamen bir dik açı
oluşturmak üzere kuzeyden güneye uzanan Sakarya hattı ve tamamen batıdan doğuya
uzanan Ilıca hattından kurulmuş oluyordu. Şimdi biz, bu dik açıyı atarak savunma
hattının merkezini geriye almak suretiyle daha kısa, daha yoğun hale konan bir
savunma hattına sahip bulunmuş oluyorduk. Yani düşmanın Dikilitaş yönünde biraz
arazi kazanmış olması, bize cephe değişiklikleri yaptırttı. Ve bu değişiklikler
düşmanın aleyhine ve bizim lehimize olmuştur. Doğal olarak böyle bir cephe
değişikliği manzarası düşmanı çok ümitlere düşürdü. Onun için 30 Ağustosta
tekrar düşman Beylikköprü bölgesinde ve Sarı Hâlil ile Kursak bölgesinde ve
buradan doğuda Büyükçalış yönünde ordumuzun sol tarafı aleyhine olmak üzere
genel taarruza geçti.
Bugünkü harekât sonucunda düşmanın bütün taarruzları hemen her yerde başarıyla
uzaklaştırıldı. Yalnız Çaldağı batısında hafif bölüklerle sağlamlaştırılmakta
olan araziye kolaylıkla girmiş oldu. Bundan dolayı düşman sanırım biraz daha
ümitlendi. 31 Ağustosta tekrar bütün cephede taarruzunu sürdürdü ve bu taarruz
sonucunda Sivrihisar ve bunun doğusunda bulunan Çaldağı sahasında bir kısım
arazi kazandı. Bugüne kadar cereyan eden haberleşmelerden orada gözle görülen
durum şu idi: Düşman uğradığı büyük kayıplar yüzünden artık bizim sol tarafımız
aleyhine olan taarruzdan tamamen vazgeçti. Fakat, merkezde, hafif tutulmuş
yerlerde taarruzunu yenilemekle belki bir sonuç alabileceğini zannettiği kanaati
ortaya çıktı. Ve gerçekten 1 Eylülde doğudan kaydırabildiği kuvvetlerin
katılımıyla sağ tarafımız aleyhine ve merkeze, Haymana ve Dikilitaş’a kadar olan
sahada genel taarruz yaptı. Ve bu taarruzu 2 Eylülde yine sağ kolumuza ve
merkezimize karşı yeniledi. Bugünkü taarruz sonucunda düşman Çaldağı üzerinde
bulunan bazı bölüklerimizin daha doğuya çekilmesine neden olmuştur. Bu elimizde
bulunan harita, Kiepert’in tercüme olunmuş haritasıdır. Elbette bütün dünya bu
harita ile harekâtı takip ediyor. Gerçekten bu haritaya bakılınca Çaldağı bütün
sahaya son derece hâkim bir mevzi gibi görünüyor. Görünüşte böyle bir mevziin
düşman eline geçmesi savaşın artık aleyhimize döndüğü gibi bir fikir verebilir.
Fakat Efendiler, bu çok yanlış bir fikirdir.
Daima özünü koruyan, aklını ve ileri görüşlülüğünü koruyan bir ordu için mevziin
önemi yoktur. Bir asker her yerde savaşır. Tepenin üstünde, tepenin altında,
derenin içinde de savaşır. Bundan dolayı bu kurala uyarak hareket eden ordumuz,
Çaldağı’nın düşman eline geçmesinden de hiç endişe etmedi. Çaldağı’nın 500
metre, bin metre doğusunda bulunan savunma açısından daha güvenli ve daha sağlam
bir hat üzerinde yerleşti. 3 Eylülde düşmanın bütün cephede sessizliği,
yorgunluğu görünüyordu ve birtakım önlemler almakta olduğu hissediliyordu.
Fakat, Eylülün dördüncü günü düşman, toplayabildiği kuvvetlerle sağ kolumuz ve
merkezimiz karşısında bulunan mevzilerini destekledi ve oradan tekrar taarruza
geçmek istedi. Fakat, bu kez düşmanın bütün taarruzları son derece fazla
kayıplarla her noktada durduruldu ve uzaklaştırıldı. Düşman gerçekte mağlûp
olmak üzere idi veyahut mağlûp olmuştu. Fakat, öyle birtakım emeller peşinde, o
kadar hayaller içinde geziyordu ki bu mağlûbiyeti bir türlü kendi kendine kabul
etmek istemiyordu. Onun için Eylül’ün beşinci günü bile toplayabildiği son
yedekleriyle son bir taarruz ve boğazlanmışcasına bir harekette bulunmaktan
kendini engelleyemedi. Gerçekten bütün bu kuvvetlerle yalnız ordumuzun merkezine
bir taarruz yaptı. Fakat, bu taarruzu bile büyük kayıplar ile durduruldu ve
uzaklaştırıldı. Artık düşman bütün cephe üzerinde taarruzdan vazgeçmek zorunda
kaldı ve savunmaya geçmek mecburiyetini hissetti.
Papulas’ın resmî olarak yayınladığı raporunu burada okudum. O rapora göre
Papulas, sanıyorum ki, bugüne kadar cereyan eden savaşlardan ve özellikle 6
Eylülden sonra, kendisince savaşı bitiriyor. Raporunda kısaca diyor ki: Türkiye
ordusunu mağlûp ettim, nehrin doğusunda yerleştim. Halbuki bizim plânımızın
yalnız birinci aşaması son bulmuştu. Henüz ikinci aşamasına başlamamıştık.
Gerçekten Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun plânı düşmana istediği yerde
savaşmak ve öncelikle onu çarpışmaya zorlamak ve çarpıştıkça kırmak ve beli
üzerine atılmaktı, bundan dolayı maksadımızın birinci aşaması tamamen
tasarladığımız gibi oluşmuştu. Onun için ikinci aşaması başlıyordu.
6 Eylülde artık düşmanın harekete ve faaliyete gücü kalmadığı tamamen
görünüyordu. Fakat, direnişinin ne dereceye kadar kırıldığını anlamak için
derhal cephemizin merkezinden karşı taarruza geçildi. Ve yaklaşık iki tümenlik
bir cephe üzerinde bu taarruz hareketi yapıldı ve başarılı olundu. Ve zamanın
uygun olduğu derecede ileriye gidildi. Eylül’ün sekizinci günü bu harekete devam
edildi ve yine elde edilmiş olan başarılar arttırıldı ve artık kanaat geldi ki,
düşman ordusunun tepelenmesi zamanıdır. Bundan dolayı daha köklü ve daha genel
şekilde hazırlıklara başlanıldı. Eylülün dokuzuncu günü hazırlıklar ile vakit
geçirdik. 10 Eylül günü bütün ordu cephesinde ve özellikle düşmanın sol kolu
aleyhinde Beylikköprü’nün doğusunda bulunan kuvvetlerine genel taarruz yaptık.
Bu taarruzumuz çok kısa bir zamanda gayet büyük sonuçlar verdi. Düşman ordusunun
hayat ve ölümüyle ilgili ve son derece önemli olan mevziler kahraman
askerlerimiz tarafından derhal işgal edildi. Ve buraları işgal eden düşman,
topunu, tüfeğini terkederek perişan bir şekilde Beylikköprü yönünde kaçmaya
başladı (Alkışlar)
İşte bugüne kadar burada oturmaya, burada yerleşmeye ve karşı harekât için
hazırlanmaya karar vermiş olan Yunan ordusu derhal geri dönmeye karar vermiştir.
Bu darbe ile düşman ordusunu geri dönmeye zorladık. Gerçekten 11 Eylülde düşman,
sağ tarafından başlamak üzere batıya doğru çekiliyordu. Fakat, bizim
yönelttiğimiz taarruz o kadar etkili, o kadar yok edici idi ki, buna karşı
düşman ordusu, Yunan milletinin gösterebileceği en büyük cesaret, yiğitlik,
kahramanlık ne ise onların hepsini göstermek suretiyle karşı koymak ve savunmada
bulunmak mecburiyetinde idi. Ve gerçekten öyle olmuştur. Düşman, sağ kolundan
getirmiş olduğu kuvvetlerle destek bulmuş ve ordusunun çekilme hareketini
yapabilmek için karşı taarruza geçmiştir. 11 Eylül günü düşmanın yaptığı bu
taarruzların tamamı kırıcı ve ezici bir şekilde uzaklaştırılmıştır. Ve 12
Eylülde ordumuz şiddetli hareketlerle taarruza devam etti. Ve düşman bütün
gayretlerine rağmen en önemli mevzileri süngülerimize bırakmak zorunda kaldı.
Kartaltepe, Beştepeler, onun güneyinde uzayan mevzileri bırakmış idi.
Zaten düşman ordusunun maddîyat ve manevîyatı bozulmuş ve sarsılmıştı. Bu
darbenin etkisi altında artık düzenli bir çekilme görüntüsünü de kaybederek
perişan bir halde; bir an önce nehrin batısına atılmaktan başka bir şey
düşünmedikleri anlaşılıyordu. Nihayet 13 Eylülde bu saha düşmandan tamamen
temizlenmiş bulunuyordu. Bu sahada meydan savaşı cereyan ederken Afyonkarahisar
ve Dinar taraflarında bulunan bölüklerimiz de Uşak, Karahisar hattına taarruz
ettiler. Hat ve köprüleri tahrip ettiler. Düşmanın menzil hizmetlerini
karışıklığa düşürmek suretiyle buradaki Meydan Savaşı’nın kazanılmasına yardım
etmişlerdir. Düşmanın çekilme hareketleri olurken daha önce düşmanın sağ tarafı
arkasında bulunan yükü hafif bölüklerimiz derhal düşmanın geri dönüş yolu
yönünde taarruz etti ve önüne gelen düşman bölüklerini perişan etti, dağıttı. Ve
biliyorsunuz, Sivrihisar’a kadar girdi.
Yunan ordusu Başkumandanın şahsına ait eşyasına varıncaya kadar birçok şeyleri
ganimet olarak aldı. 13 Eylülden bugüne kadar (ki, bugün 19 Eylüldür) geçen
aşamaları kısaca arz edeceğim: Düşman nehrin batısına atıldıktan sonra tamamen
çekilmeye devam edecek halde değildi. Onun için öncelikle toplanmak ve ondan
sonra yürümek zorunda kaldı. Bundan dolayı mümkün olduğu kadar kuvvetli olarak
nehrin geçitlerini tutmuş ve onun gerisinde toplanmaya uğraşmıştı. Bizim ona
karşı uygulamak istediğimiz harekât, nehir boyunca yalnız işgal hareketi yapmak
ve düşmanın kuzey ve güney tarafları dışından geri dönme yolunu kesmektir, bu
hareketimiz şimdiye kadar başarıyla cereyan etmiş ve başarıyla devam etmektedir
(elhamdülillâh sesleri). Yalnız çok arzu ederim ki, Düşman daha çok burada
uğraşmış bulunsun. Ancak bu hareketin tehlikesini fark etmiş bulunacaktır ki,
artık nehrin savunmasından vazgeçerek batıya doğru süratle çekilmeye
başlamıştır. En son durum şudur: Düşman ordusu Mihallıççık ile Sivrihisar
arasında ve daha çok demiryolu güzergâhında toplanıyor ve oradan geri çekilmek
istiyor.
Ve bizim bölüklerimiz nehri her noktadan geçmiş. Mihallıççık ve Sivrihisar
hattına yaklaşmakta bulunuyor. Kuşatmakla görevli olan kuvvetlerimizden bir
kısmı Hamidiye, Mahmudiye, Arapören civarındadır. Yani Seyitgazi’nin kuzey
doğusunda ve Alpı köyünün güneyindedir. Diğeri Kuzeyden gelen diğer kuşatma
kolumuz Kartaltepe’yi işgal etmiştir ve doğru Alpı yönünde hareket hâlinde
bulunuyor. Doğal olarak bu duruma göre düşmanın durumu pek de mutluluk verici
olmasa gerekir (Allah daha fena etsin sesleri). Bu ayrıntılı bilgiyi özetlemek
istersek diyebiliriz ki; düşman, ordumuzun sol kolunu kuşatmak suretiyle hızlı
ve yok edici bir sonuç almak istiyordu. Düşmanın bu stratejik harekâtını iptal
ettik. Düşmanı düzen dairesinde savaşa zorlayarak, öncelikle stratejiyle mağlûp
ettik. Savaşı cephe savaşına çevirdik. Onun ardından merkezimizi yarmak istedi,
bunda da başarılı olamadı. Ondan sonra savunmada kalmaya karar verdi. Taarruz
hareketlerimizle bunu da önledik. Ve bu şekilde yirmi bir gün, gecesiyle
beraber, devam etmek üzere Sakarya Meydan Savaşı kahraman ordumuz tarafından
kazanıldı (şiddetli alkışlar).
Efendiler! Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakarya’da kazanmış olduğu
meydan savaşı, çok büyük bir meydan savaşıdır. Savaş tarihinde belki benzeri
olmayan bir meydan savaşıdır. Bilirsiniz ki, büyük meydan savaşlarından biri
olan Mukden Meydan Savaşı bile yirmi bir gün devam etmemiştir. Bundan dolayı
ordumuzun savaş tarihine bir örnek olan bu zaferi kazanmış olmasından dolayı
Yüce Heyetiniz’i tebrik ederim (Alkışlar). Bu parlak zaferin kazanılmasını
sağlayan kişileri yüksek huzurunuzda ve bu kürsüden büyük saygı ve övgülerle
anmayı vicdanî bir borç kabul ederim. Genelkurmay Başkanımız Fevzi Paşa
Hazretlerinin bu Meydan Savaşı’nda yaptığı hizmetler çok büyük övgülerle
anılmaya layıktır. Pek saygıdeğer, faziletli ve değerli olan bu yüce şahıs,
savaş alanlarının hemen her noktasında gece ve gündüz hazır bulunmuş ve çok
isabetli ve değerli tedbirlerini yerinde, gerekenlere ulaştırmış ve daima sevinç
verecek, manevî kuvveti yükseltecek öğütleri bol bol kullanmıştır.
Adı geçen şahsın olağanüstü hizmetleri övgüye ve beğeniye değerdir. Batı Cephesi
Kumandanı İsmet Paşa Hazretleri derin bir zekâ, yorulmaz bir kararlılık, iman ve
faaliyetiyle gece gündüz harekâtın en ufak noktalarına varıncaya kadar etkili
olmuş ve son derece geniş bir görüşle ordusunu sevk ve idare ederek bu başarı ve
zafere ulaştırmıştır. Diğer grup ve kolordu ve tümen, alay ve diğerleri...
Kumandanların her biri, birbiriyle yarışırcasına fedakârlık, kahramanlık ve
dayanıklılık göstermişlerdir. Subaylarımızın kahramanlıkları hakkında söyleyecek
söz bulamam, yalnız ifadede doğru olabilmek için diyebilirim ki, bu savaş, subay
savaşı olmuştur. Bundan dolayı subay arkadaşlarımın en ufak rütbelisinden en
büyük rütbelisine kadar değer ve fedakârlıklarını bütün kalp ve vicdanımla ve
hakkını vererek anarım. Erlerimizi övgülerden çok yüksek görürüm. Zaten bu
milletin evlâdı, başka türlü düşünülemez. Bu milletin evlâtlarının
fedakârlıklarının, kahramanlıklarının için tek bir benzeri bulunamaz. Erlerimiz
hakkında yeni bir şey eklemek isterim: Kahraman Türk askerî, Anadolu
savaşlarının manasını anlamış, yeni bir ülkü ile savaşmıştır.
Efendiler! Böyle evlâtlara ve böyle evlâtlardan oluşmuş ordulara sahip bir
millet, elbette hakkını ve istiklâlini bütün manasıyla korumakta başarılı
olacaktır. Böyle bir milleti istiklâlinden mahrum bırakmaya kalkışmak hayal ile
uğraşmaktır. Efendiler! Müdafaa-i Milliye Vekilimiz Refet Paşa Hazretleri
savaşın bütün cereyanı anında ordunun ihtiyaç duyduğu ve duymadığı her şeyi
başarıyla ve zamanında yetiştirmiştir. Bu, zaferin elde edilmesi için birinci
etkenlerdendir. Bundan dolayı kendisine teşekkürlerimi sunarım.
Efendiler! Düşmanın pek büyük çabalarla, fedakârlıklarla vücuda getirdiği ve
diğer bazı devletlerin de büyük yardımlarıyla destekledikleri gerçekten mükemmel
ve kuvvetli ordularını mağlûp etmek için kendimizde bulduğumuz kuvvet ve kudret,
davamızın haklılığındandır. Gerçekten biz, millî sınırımız içinde hür ve
bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Biz, Avrupa’nın diğer
milletlerinden esirgenmeyen, hukukumuza tecavüz edilmemesini istiyoruz. I. Dünya
Savaşı’nda içinde olduğumuz grubun mağlûp olması yüzünden uğramamız gereken
cezayı Suriye ve Irak gibi geniş memleketlerimizin yönetimi ve geleceğinin
belirlenmesi hakkını o memleketler halkına bırakmak suretiyle hâkimiyet
hakkımızdan vazgeçerek çekmiş bulunuyoruz. Hiçbir mağlûp devletten bu kadar
geniş ve bu kadar zengin memleketler alınmamıştır. Bu araziyi bizden almak için
yönetimimize yüklenilenlerin tamamı asılsızdır.
Ve görünen nedenlerden ibarettir. Çünkü bugün işgal altında bulunan bu
memleketlerdeki halkın, medeni olduğu öne sürülen yönetimlere karşı isyan
etmekte olmaları, bütün kalp ve vicdanları ile tekrar bizim yönetimimizde
bulunmak arzusunu göstermeleri, bizim kötü yönetimimiz hakkında söylenilen,
duyurulan konuların ne dereceye kadar gerçekten uzak olduğunu tamamen ispat
eder. Hükûmetimizin ve milletimizin Hristiyan unsurlara karşı adaletli bir
şekilde hareket etmemiz, geleneklerimiz ve dinimiz gereklerindendir. Ve
gerçekten Hristiyanlara adaletli davranıldığına en büyük delil, memleketimizin
her noktasında en ufak köyünde bile Hristiyan unsurların Müslümanlardan fazla
huzur, refah ve servete sahip olmalarıdır. Eğer bunlar hakkında zulüm ile, gasp
ile adaletsizce muamele edilseydi doğal olarak bugünkü hal ve vaziyette
bulunmamaları lâzımdı. Bundan dolayı bunun için başka bir delil ve neden
söylemeye gerek görmüyorum. Fakat, bu Hristiyan unsurlardan, dışarının
kışkırtmalarıyla veyahut ekmeğini yediği toprağa nankörlük ederek millî
varlığımızı zarara sokmak, ihlâl etmek girişimlerinde bulunacakların
fenalıklarına set çekmek çok tabiî ve mecburîdir. Bundan dolayı, Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmetini hatalı saymak hiç kimsenin hakkı değildir. Bugün en
büyük, en kuvvetli ve en medeni milletlerin bu gibi meselelerde bize göre çok
şiddetli ve zorlayıcı uygulamalara girişmekte olduğu herkesçe bilinir. Fakat,
bütün dünya bilmelidir ki, sakin ve bağlı halk daima korunmuştur. Ve daima
korunacaktır. Hristiyan unsurlardan olanların İslâm vatandaşlarından bir farkı
yoktur. Aynı hukuka sahiptir. Ve sahip kalacaktır. Düşmanlarımızın diğer
iddiaları da bu arz ettiklerim gibi asılsızdır. Yunanlılar, gasp etmek suretiyle
işgalleri altına geçirdikleri bölgelerde çoğunluğun Rumlar’da olduğunu iddia
ederler. Halbuki, gerçek tamamen tersidir.
Bütün tarafsız istatistikler, bunu böyle göstermektedir ve milletlerarası
komisyon raporlarının sonucu bunu doğrulamaktadır. Ve nihayet Londra’da harp
bölgelerinde araştırmalar yapılmasını önerdikleri zaman bunu, delegeler
heyetimiz kabul ettiği halde; Yunan Hükûmeti reddetmiştir. Çünkü: Araştırmaların
sonucu onların değil; bizim lehimize olan gerçeği doğrulayacağına şüphe yoktu. O
halde Yunanlılar bizim memleketimizin servetini çalmaktan başka bir amaç
beslemiyorlar. Yunanlıların bizim yönetimimiz aleyhinde yayınlamaya devam
ettikleri iddialar yazık ki bazı yerlerde kabul görüyor. Fakat, sormak gerekir
ki: Onların gösterdikleri medeniyet eserleri nelerdir? Yunanlıların medeniyeti
Efendiler, zulme uğramış insanların kanına, malına, canına, ırzına tecavüz ve
mâsum kadın ve çocukları katletmektir. İtilâf Devletleri’nin gözleri önünde
cereyan eden bu kötülükler, gerçekten Yunanlıların Anadolu’ya getirmek
istedikleri medeniyetin iğrenç eserleridir! Evet, Haçlıların kahramanları
arasına girmek isteyen Kral Konstantin’in Anadolu’ya ulaştırmaya memur olduğu
medeniyetin eserleri: Yangın yerleri ve ihtiyar kadın ve çocuk cesetleridir
(kahrolsun sesleri). Mazlûm kanı dökmekten zevk alan Yunanlıların uygulamakla
oldukları zulümlere neden büyük devletler göz yumuyorlar?
Ve neden bizim millî varlığımızı zarara sokanlara karşı aldığımız önlemlere
kıyametler koparıyorlar? Bu sorunun cevabını medeniyet dünyası versin! Kral
Konstantin bazı hükûmetlerin hoşuna gitmek için Venizelos tarafından açılan
sefere gayet derin dinî amaçları canlandırmak için girişmişti. Hristiyanların
asırlarca önce takip ettiği dini gayeleri canlandırmak için Hz. İsa tarafından
kendini memur zannetti. İzmir’de ilk karaya çıktığı zaman İzmir şehrine değil,
vaktiyle Haçlıların çıktığı yeri seçerek oraya çıkmıştır. O yerin, Eskişehir ve
diğer Müslüman Türk şehirlerinin isimlerini değiştirdi. Kral Konstantin, Mareşal
Foch ve General Gouraud gibi değer ve askerî şöhretleri bütün dünyaca tanınmış
büyük kumandanların doğru öğütlerini gururla reddetti. Kral Konstantin’in arzusu
Haçlıların kahramanları sırasına geçmek ve eski istilâcı zalimleri taklit
etmekti. Avrupa bu serserilikleri uzaktan seyretti. Fakat, Efendiler, Cenab-ı
Hak bize yardım etti (elhamdülillâh sesleri) Yunan ordusu, Türkiye Büyük Millet
Meclisi ordusu karşısında yüz geri etti.
Sırrı Bey (İzmit)- “Senin dehan karşısında...”
Mustafa Kemal Paşa (devamla)- Kuşkusuz, haklarımızı elde edinceye kadar
silâhımızı elden bırakamayız. Fakat, bundan bizim aşırı harp taraftarı olduğumuz
sanılmasın. Böyle bir anlayış kadar büyük haksızlık olamaz. Biz tersine herkesle
barış yapmak istiyoruz. Efendiler! Barış yoluyla haklarımızı elde etmek için her
yola başvurduk. Bu konuda hiçbir kusur etmedik. Fakat, bizim bütün iyi
niyetlerimizi, ciddîyetimizi medeniyet âlemi önünde gizlediler. Ve ancak ilkel
kavimlere yapılabilir uygulama ile ve çocukça birtakım manasız tehditlerle bizi
karşıladılar. Efendiler! Bütün dünyanın bilmesi lâzımdır ki: Türk halkı, Türkiye
Büyük Millet Meclisi ve onun Hükûmeti, uşak yerine konulmayı kabul edemez. Her
medenî millet ve hükûmet gibi varlığının, hürriyet ve istiklâlinin tanınması
talebinde kesinlikle ısrarlıdır (hay hay sesleri). Ve bütün davası da bundan
ibarettir! Biz savaşçı değiliz. Barış severiz. Ve bir an önce barışın olmasını
görmek ve ona yardım ve hizmet etmek isteriz. Biz, Rusya ile dostuz. Çünkü
Rusya, herkesten önce bizim millî hukukumuzu tanıdı. Ve ona uydu (Alkışlar). Bu
şart dahilinde bugün olduğu gibi yarın da ve daima Rusya, Türkiye’nin
dostluğundan emin olabilir (Alkışlar). Bundan dolayı İtilâf Devletleri bile
millî varlığımızı ve istiklâlimizi tanıdıkları halde onlarla da aramızda hiçbir
ayrılık sebebi kalmayacaktır. Ve derhal barış ve ilişkiler kurulabilir.
Açık ve gerçek cephemizi tamamen açıklayabilmek için işte bu kürsüden ve kanun
yapmaya geniş yetkiye sahip olan yüce Heyetiniz’in başkanı sıfatiyle açıklıyorum
ki: Biz savaş değil, barış istiyoruz. Barış yapmaya hazırız ve bence buna engel
hiçbir neden yoktur. Eğer Yunan ordusunun bizi kanunî ve haklı olan davamızdan
vazgeçireceği düşünülüyorsa, bu mümkün değildir. Görüşün çürüklüğünü anlamak
için çok basit bir kıyaslama yeterlidir. Lloyd George 16 Ağustosta Avam
Kamarası’nda verdiği nutukta: “Başarılı bir harbi göze almış olan memleketin
lehinde davranmak gereğini” kabul ediyordu. Bundan dolayı bu başarıyı, bu zaferi
kazanan Türkiye olmuştur. Buna göre Lloyd George’un sözünden dönmeyeceğini ümit
etmek isterim. Bununla beraber bizi yok etmek görüşü karşısında varlığımızı
silâhla korumak ve savunmak çok doğaldır. Bundan daha doğal ve daha haklı bir
hareket olamaz (hay hay sesleri).
Tunalı Hilmî Bey- “Bu çalışma daima zaferle taçlanacaktır.”
Mustafa Kemal Paşa (devamla)- Efendiler! Askerî harekâtımız hakkında son bilgiyi
ve son sözü söylemiş olmak için arz ederim ki: Ordumuz, vatanımız içinde bir tek
düşman askerî bırakmayıncaya kadar takip, baskı ve taarruzuna devam edecektir
(yaşasın sesleri ve sürekli alkışlar).
19 Eylül 1921
Atatürk'ün
Büyük Zafer Konulu Söylevi
Arkadaşlar! Kalbimde derin bir özlem doğurmuş olan ayrılıktan sonra tekrar size
kavuştuğumdan dolayı, pek mutluyum (şükran sunarız sesleri). Cenab-ı Hakk’a
şükürler olsun ki, ordularımızın silâhlarına bıraktığınız yüce ve kutsal amaç,
istediğiniz şekilde, güvenliğimiz için kullanılmış olduğunu gösteren, mutlu bir
sonuca ulaştı.En karanlık ve en talihsiz günlerimizde Meclis’imizin sarp ve
yalçın bir kaya gibi kararlılık ve imanı; bu parlak geleceğe erişmek için,
gereken imkânı daima saklı tuttu.Millî meselelerde şaşmaz bir akılla daima
doğruyu ve daima iyiyi bulan ve seçen Meclis’imizin
bu sonuçlara ermekten dolayı duyduğu mutluluk kadar kazanılmış hak olarak başka
ne düşünülebilir? Milletin alın yazısını doğrudan doğruya yüklenerek ümitsizlik
yerine ümit, perişanlık yerine düzen, kararsızlık yerine kararlılık ve iman
koyan ve yokluktan koskoca bir varlık çıkaran Meclisimiz’in, temiz ve kahraman
ordularının başında bir asker olarak bağlılıkla ve boyun eğerek emirlerinizi
yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin pek nadir duyabileceği bir
memnuniyet içindeyim. (şiddetli ve sürekli alkışlar). Kalbim bu sevinçle dolu
olarak, çok temiz ve saygıdeğer arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil
ettikleri hürriyet ve bağımsızlık fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum
(Sürekli alkışlar).
Arkadaşlar! Tebrik etme mutluluğuna sahip olduğum bu zafer kolaylıkla
açıklanabilir değildir. Bunu anlamak, bugün değil, belki yarın tarih
sayfalarında geniş ve derin incelendikten sonra mümkün olacaktır. Fakat,
hissediyorum ki, benim ağzımdan buna dair bazı sözler işitmek istiyorsunuz (hay
hay sesleri). Bu isteklerinizi karşılamak için önemli bazı resimler ve önemli
bazı yazılar üzerinde açıklamalarda bulunacağım: (teşekkür ederiz sesleri).
Arkadaşlar, geçen sene Ağustos’un, yanılmıyorsam beşinci günü bu kürsüden, beni
Başkomutan tayin etmiş olduğunuz zaman teşekkürlerimi sunarken demiştim ki:
Memleketimizi çiğnemek üzere, memleketimize giren Yunan ordusunu namus
ocağımızda boğacağız.
Bu sözümde yanılmamış olduğumu olaylar ispat etti sanırım. Gerçekten Yunan
ordusu namus ocağımızda tamamen boğulmuştur arkadaşlar! (Alkışlar). O gün, bu
kürsüyü terk ettikten sonra Sakarya gerilerine kadar gelmiş olan ordumuza
kavuşmuştum. Hepinizin hatırındadır ki, yirmi bir gün ve yirmi bir gece devam
eden Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günlerinde ordumuz, düşmanın sol koluna
karşı taarruza geçti ve bunun sonucu olmak üzere çok kuvvetli ve çok donanımlı
olan Yunan ordusu mağlûp olarak geri dönmek zorunda kaldı ve ondan sonra tekrar
bu kürsüye geldim. Dedim ki:
Kararımız, en son düşman askerîni vatanımızdan kovuncaya kadar taarruza devam
etmektir, düşmanı takip etmek ve sıkıştırmaktır. Bu sözümü her harfiyle takip
etmiş ve uygulamış olduğumu olaylar ispat ettiği gibi, vuku bulacak olan
maruzatımla da açıklamış olacağım.
Gerçekten o gün için, düşman ordusunu takip etmek konusunda verilen karar, bu
zamana kadar saklı kalmıştır. Fakat arkadaşlar! Şunu kabul etmek zorundayız ki,
ordumuzun o günkü durumu, şartları ve araçları hemen uzun aralar üzerinde hızlı
hareketler uygulamasına uygun bulunmuyordu. Bu nedenle gereken eksikleri
tamamlamak hazırlıkları bitirmek için, bir zaman harcanacaktı. Ve bu zaman da
doğal olarak harcandı.
Fakat, gerçeği kesin olarak herkesin bilmesi gerekir ki, bu senenin ortalarında
ordumuz düşman ordusunu yenmek ve bozguna uğratmak için gereken kuvvet ve
kudreti kazanmış bulunuyordu. Fakat, bütün milletimizin ve onun gerçek
temsilcilerinden oluşan Meclisimiz’in işareti, kan dökmeden millî amaçlarımızın
elde edilmesine yöneltilmiş olduğunu pek güzel anlıyordum. Bundan dolayı
Efendiler, askerî kuvvetlerimizi kullanmadan önce kan dökmeye neden olmaksızın
meseleyi arabuluculukla çözmek için girişimde bulunmak da ayrıca bir görev idi.
Bu görevi yerine getirmek için, her türlü önlemlere girişildi. Bütün siyasal
girişimler uygulandı. Bu cümleden olmak üzere, en değerli arkadaşlarımızdan
incelemesine ve bakışının doğruluğuna son derece güvendiğimiz önemli hükûmet
ileri gelenlerimizden Fethi Beyefendiyi Londra’ya kadar göndermiştik. Adı geçen,
gerek Londra’da ve gerek diğer büyük devletlerin başkentlerinde bütün ileri
gelenler siyasîlerle görüşmek, konuşmak ve barış yapmak için her şeyi yapmaya
tam yetkili bulunuyordu.
Fakat Efendiler, Fethi Beyin Londra’daki kabul şekli ve özellikle o günlerde
Mösyö Lloyd George’un parlamento kürsüsünde verdiği nutuk gösteriyordu ki, bütün
bu girişimlerimiz ters bir anlamda kabul edilmiştir. Gerçekten insanca
duygularımızın gereği olarak, yapmış olduğumuz bu girişime İngiliz hükûmetinin
vermiş olduğu anlam, arabuluculukla girişimlerimizin bizim isteğimizle
yorumundan ibaretti. Zannettiler ki, ordumuz zayıftır. Zannettiler ki, ordumuz
taarruz ve takip etmek değil, yerinden kıpırdamayacak bir durumda bulunuyor.
Zannettiler ki, Meclisimiz ve hükûmetimiz zayıftır ve ümitsizdir. Şüphesiz,
bütün bu noktalarda en büyük hataya sapmış oluyorlardı, en derin dikkatsizlik
içersinde bulunuyorlardı. Ve belki bazı durumlar ve bazı görüntüler
düşmanlarımıza bu ümidi vermiş olabilirdi. Fakat ben, düşmanlarımızın bu şekilde
aldanmış olduğunu zannetmiyorum. İsteseydim, o anda bu fikri düzeltirdim. Fakat,
Efendiler, bu fikrin düzeltilmesi konusunu sözle değil, fiilen yapmayı seçtim.
Bundan dolayı, Fethi Beyefendi kesin inancını hükûmete bir raporla bildirdi ve
dedi ki: “Millî amaçlarımızın elde edilmesi, ancak askerî hareket ile
olabilecektir. Başka incelemeye, başka yoruma yer yoktur”.
Elbette ki Fethi Beyefendinin bu sözüne ve bu inancına katılmak gerekiyordu.
Aynı zamanda Avrupa’da bulunan bütün temsilcilerimizden ve diğer siyasî
memurlarımızdan gelen raporların içindekiler de, Fethi Beyefendi’nin sözünü,
inancını doğruluyor ve destekliyordu. Artık anlamıştık ki, harekat-ı askeriye
bir mecburiyet hâline geldi. Bunun üzerine Başkumandanlık, aracılık ve siyasî
girişimlerin gereği olarak, uygulamaya koymayı ertelediği taarruz kararını
fiilen uygulamaya geçirmeye ve taarruzu uygulamaya karar verdi. Ordumuzun
yetenek ve kudreti ve hazırlığına dair güvenimiz tamdı. Fakat, bir kez daha
Genelkurmay Başkanı Paşa cepheye gitti. Ben de cepheye gittim ve baştan sona
kadar ordumuzu tekrar gözden geçirdik. Düşman mevzileri, düşman ordusu
incelendi. Bu son kontrolümüzün sonucu var olan düşünce ve imanımızı
sağlamlaştırdı ve o zaman kesin olarak taarruz hazırlığı için emir verdim.
Efendiler! Taarruzumuz, öteden beri Genelkurmay Başkanı Paşanın çok derin ilme,
bilgiye ve deneyimlere dayanarak hazırladığı plân içinde oluşacaktı. Bu plân
düşman ordusunu kaçırmak için değil, fakat boğmak esasını ihtiva eden bir
plandı. Bu plân içinde hazırlık emri verildikten sonra, tabîi ki amacımızı
gizlemekte yarar görüyorduk. Onun için öncelikle Genelkurmay Başkanı ve sonra
Başkomutan tekrar Ankara’ya döndü. Ankara’ya dönüşümde Bakanlar Kurulu’ndaki
saygıdeğer arkadaşlarla beraber durumu bir kez daha düşündük. Genel durumu,
özellikle siyasî durumu tahlil ettik ve gördüm ki, bu arkadaşlar da bütün
kalpleriyle, bütün inançlarıyla Başkumandanlığın kararını uygun görüyorlar ve
destekliyorlar. Özellikle Maliye Bakanı Beyefendi’nin göstermiş olduğu kolaylık,
Başkomutanlığın uygulamalarında ayrıca bir kuvvet oluşturmuştur. Bundan dolayı,
kendilerine bu kürsüden teşekkür etmeyi ayrıca bir borç bilirim (biz de
katılırız sesleri). Bakanlar Kurulu arkadaşlarımızın da oyları elde edildikten
sonra tekrar buradan kayboldum. Konya üzerinden Batı Cephesi merkezinin
bulunduğu Akşehir’e gittim. Son araştırmalarımda artık düşmanı yenmek için her
şey hazır olmuştu ve aralıksız düşmanın İzmir’e kadar takibi için gereken bütün
önlemler alınmıştı. Bunun üzerine 25 Ağustosta taarruz için emrettim.
26 Ağustos günü geçen taarruz hareketlerini kolaylıkla kavramak için isterseniz,
o tarihteki düşman ordusunun durumunu birkaç kelime ile anlatayım. Dört, beş
fırkadan oluşan Yunan kuvveti Afyonkarahisar’da bulunuyordu. Afyonkarahisar’ın
doğusunda ve güneyinde olmak üzere yaklaşık 90-100 kilometrelik bir yol üzerinde
sağlamlaştırma yapılmıştı. Fakat bu sağlamlaştırma, Efendiler, bayağı değildi.
Yunanlılar bir sene sürekli olarak askerleri ve halkı kullanarak çalışmışlar ve
fennin bütün araçlarını orada uygulamışlardı. Dediğim yol, birçok kuvvetli
dayanma noktalarını ve derinliğine sağlamlaştırmayı, savunma yollarını
içeriyordu. Yani bu mevzi tam anlamıyla, son zamanın bir kalesi olarak
adlandırılabilecek bir durumdaydı. Bundan başka düşmanın üç fırkadan oluşan bir
kuvveti de Eskişehir’de ve Seyitgazi’de bulunuyordu. Eskişehir ve Seyitgazi’nin
kuzeyi, doğusu ve güneyi de tıpkı Afyonkarahisar’da olduğu gibi aynı araçlarla,
aynı teçhizatla sağlamlaştırılmış ve donatılmış bir duruma sokulmuş bulunuyordu.
Bu iki grubun arasında da demiryoluyla ve yürüyerek hızla ve kolaylıkla her
tarafa gidebilecek durumda olan ve Döğer’de bulunan düşmanın üç fırkadan oluşan
bir kuvveti vardı. Kısaca düşman seçkin ordusunun kollarını iki kaleye dayamış,
orta yerinde kuvvetli bir yedek gruba sahip bir takım hâlindeydi. Bu takımın
uzak kollarına da bakmak istersek, Gemlik ve İznik Gölü yakınlarında da düşmanın
iki fırkaya yakın bir kuvveti vardı. Eğer güneye bakacak olursak,
Afyonkarahisar’dan sonra bütün Menderes boyunca denize kadar düşmanın ikinci
fırkasını da içermek üzere, birçok bağımsız alayları ve atlıları vardı.
Biliyorsunuz ki, Efendiler, Batı Cephesi denildiği zaman orada bizim iki ordumuz
ve diğer kuvvetlerimiz de vardı. Binaenaleyh Birinci Ordu, Afyonkarahisar’ın
doğusunda Akarçay’dan batıya doğru Dumlupınar arasında bulunan düşman mevzileri
karşısında toplanacaktı. Burada elbette ki desteklenmiş olan ordumuz, düşmanı
yenerek, kuzeye atmak görevini aldı.
İkinci Ordumuz -bu Akarçay’dan kuzeye doğru Porsuk vardır, biliyorsunuz, işte
onun kuzeyinde Sakarya kısmı vardır- oraya kadar olan cephede düşmana taarruz
edecekti. Düşmanın Eskişehirde bulunan üç fırkası ve Afyonkarahisar’ın doğusunda
bulunan iki fırkası ki, toplam sekiz fırkayı kendi karşısında belirleyecekti.
Kocaeli bölgesinde bulunan kuvvetlerimiz de karşısında bulunan düşman
kuvvetlerine taarruz edecek ve bu kuvvetlerin güneye inmesini önleyecekti.
Menderes yöresinde biri atlı fırkası, olmak üzere kuvvetlerimiz vardı. Bunlar da
güneyden kuzeye doğru önündeki düşmana taarruz edecek ve o kuvvetlerin son savaş
yerine gelmesine engel olacak ve aynı zamanda düşmanın İzmir’le olan ulaşım
yollarını kesecekti.
İşte bu temel noktalar üzerine bütün önlemler ve düzenlemeler yapılmıştı ve
hazırlık tamamlanmış olduğu halde 26 Ağustos günü taarruz başlamıştır.
Bu hareketleri yakından yönlendirmek ve yönetmek elbette ki istenildiğinden ve
gerekli görüldüğünden, Başkomutanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi
Komutanlığı 26 Ağustos günü güneş doğmadan önce, Birinci Ordunun gözleme noktası
olan Kocatepe’de hazırdılar. Kocatepe, bilenlerce bilinir ki ve harita üzerinde
düşünenlerce anlaşılabilir ki, düşmanın güney cephesine ve güney cephesindeki
önemli noktalara o kadar yakındır ki mevzileri incelemek ve hareketleri
yönlendirmek ve yönetmek için, hatta dürbün kullanımına bile gerek yoktur.
Birinci Ordu, Akarçay’dan Dumlupınar’a kadar olan bütün düşman mevzilerine
taarruz edecekti. Atlı kolordumuz, bu taarruz grubunun sol kolunda bulunduğu
aralıktan içeri girecek ve düşman ordusunun arkasında icra-yi faaliyet edecekti.
Ordularla bütün cephe üzerinde taarruz olunacaktı. Fakat, ilk anda şu önemli
noktalar düşünüldü. Afyonkarahisar’ın batısında Kaleciksivrisi vardır ve onun
kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi vardır. Bu mevziler son derece önemlidir ve
ondan başka bütün mevzilerin kilidi derecesinde olan ikinci bir önemli yer daha
vardı ki, ona Tınaztepe adı veriliyor; bu, Kaleciksivrisi’nin on iki kilometre
kadar batısındadır ve bu zincirlemenin en önemli bir noktasıdır. Burasını yok
etmek istiyorduk. Bir de iki grubun arasında bir tepe vardır ki Belentepe
deniliyor. Afyonkarahisar’ın güneyindeki esas mevzisi başlıca bu noktalara
dayanıyordu. Bundan dolayı, bütün topçularımız ve ağır topçularımız bu üç
noktayı ateş altına alabilecek mevzilere konmuştur.
Arkadaşlar! Topçularımız, bu mevzilere gece geldiler ve karanlık içinde mevzi
aldılar ve güneş doğmadan önce bütün dünyanın gözleri açıldığı zaman, ateşe
başladılar (maşallah sesleri). Tam bir övgüyle ve saygıyla bunu söylemek isterim
ki, topçularımızın o gün göstermiş olduğu yetenek ve bilgi, bütün dünya
topçuları için örnek olacak yapıdaydı (Sürekli alkışlar). Askerî hayatımda bu
kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel yönetilmiş bir topçu ateşi çok az
gördüm. Topçularımız saat 4.30’da atışa başladılar; bilirsiniz ki, topçulukta
öncelikle ateş düzenlemek için atış yapılır. Yarım saat içinde bütün bu cephe
üzerinde ateş düzenlenmiş ve saat beşte yani yarım saat sonra, bu saydığım
noktalar üzerine şiddetle etki atışına başlamıştır. Bu mevziler, çok ve çok
sağlamdı. Bu mevzilerin korunma değerini en son inceleyen bir İngiliz subayının
verdiği raporda, eğer Türkler, bu mevzileri dört, beş ayda işgal ederlerse, bir
günde yok ettiklerini iddia edebilirler. Fakat Türklere, bu mevzileri yok etmek
için üç dört ay değil, bir gün de değil, yalnız bir saat yeterli gelmişti
(şiddetli alkışlar)! Saat altıda Tınaztepe’ye hücum durumunda, saldıracak kadar
yaklaşmış bulunan piyadelerimiz önlerindeki tel örgüleri kesmeye ve bir tarafa
itmeye gerek görmeyerek; ayaklarını kaldırdılar ve tel örgüsünden bacaklarını
aşırarak atladılar ve orada bulunan Yunan askerlerini süngüleriyle tamamen
tepeledikten sonra Tınaztepe’yi işgal ettiler (Sürekli alkışlar, yaşasın
Türkler, sesleri). Ve ben bu görüntüyü seyrederken, bir soruya bir cevap vermeyi
hatırladım. “Bu tel örgüsünü nasıl geçebilirsiniz?” diyorlardı. Oradakilerine
dedim ki: “İşte böyle ayaklarını kaldırır ve geçerler.” Bundan sonra Efendiler,
saat dokuzda Belentepe düştü. Ve onun ardından Kaleciksivrisi düştü. Fakat,
bunun daha kuzeyinde 1310 rakımlı Erkmentepesi hâlâ dayanıyordu. Bunun nedenini
açıklayayım:
Biz, ağır topçularımızı mevzilere getirebilmek için yollar yapmaya mecbur
olmuştuk. Bu bölgeyi bilenlerce bilinir ki, burası tekerlekli araçların
hareketine uygun olmayan bir yerdir, yol yoktur. Bundan dolayı, ondan daha
ilerisine yol yapabilmek için kesinlikle düşmanla çarpışmak gerekiyordu. Son
1310 rakımlı tepe, topçu ateşimizin etkisinden uzaktı. Orada taarruzlarımız
tekerlek geçmediği için yalnız dağ topçuları ile korunmak zorundaydı. Onun için
dayanıldı. Bu nokta, o kadar çok önemlidir ki, düşman, bütün kuvvetiyle ve bütün
araçlarıyla orasını elde tutmaya çalışıyordu. Tınaztepe önemli mevzisinin
batısında taarruz eden bölüklerimiz de bazı önemli noktalara, önemli mevzilere
girmişlerdi.
Bu taarruz gününde, en sol tarafta bir fırkamız -57’nci fırka- taarruzlarını
yöneltirken kuvvetlerini biraz birbirinden uzakça bulundurmuştu. Bu yüzden
düşman üzerinde, etkili bir sıkıştırma yapamıyordu. O fırkanın komutanı Reşat
Bey adında bir kişiydi. Bu kişiyi çok eskiden tanıyorum. Muş’ta beraber
savaştık, Suriye’de çok savaşlar yaptık. Çok değerli bir askerdi, kendisinin
bana çok sevgisi ve güveni vardı. Telefonla sordum: “Niçin hedefinize
ulaşamadınız?” dedim. Cevap olarak dedi ki, “Yarım saat sonra bu hedeflere
ulaşacağız.” Halbuki, yazık ki, yarım saatte bu hedefler ele geçirilememişti.
Tekrar sorduğum zaman telefonda Reşat Bey’in son bir ayrılış mektubunu okudular,
orada diyordu ki: “Yarım saat içinde size o mevzileri almak için söz verdiğim
halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam”.
Bu örneği, Reşat Beyin o hareketini övmek için söylemiyorum. Doğal olarak öyle
bir uygulama ve öyle bir hareket bizce kabule değer değildir. Yalnız ordumuzda
zabitanın, kumandanların kendilerine verilen vazifeyi ifada ortaya koydukları
can atmayı ve namus hissini göstermek isterim.
Gerçekten ordumuzdaki subaylar ve yüce kumanda heyeti, birbirine karşı böyle bir
sevgiyle, saygıyla, güvenle bağlıdırlar ve yukarıdan aldıkları emri bir namus
kabul ederek yerine getirirler. Efendiler! Düşman yakın destek bölüğünü birinci
yolda içeri soktu ve Balmahmut üzerinden ve Afyon’dan bile birtakım destek
bölüğü çekti ve ayrıca otomobillerle çekilir toplar getirdi ve bizim elimize
geçen noktaları tekrar geri almak için karşı taarruza geçti. Tınaztepe’nin
batısında elde edilmiş olan mevziler, hemen tamamen düşman tarafından geri
alındı ve Tınaztepe üzerine yönelttiği taarruzlar, başlangıçta askerlerimizin
yandan piyade ve topçu ateşleri sayesinde, bir an için durdurulabildi. Fakat
düşman eline geçti ve 1310 rakımlı tepe yerinde durdu. Aynı zamanda düşman,
Kaleciksivrisi ile Akarçay arasında Afyon’un güneyinde, bir karşı taarruz
hazırlığına kalkıştı sanılabilirdi. Gerçekten orada birtakım kuvvetler topladı
ve bütün bu cephe üzerinde Işıklar yönüne genelinde, gayet yoğun bir topçu
hazırlığına başladı. Düşmanın böyle bir hareketi çok akıllı ve çok beklenilirdi.
O kadar beklenilirdi ki, biz bu hareketlere başlamadan önce düşmanın bizim
üzerimizde en etkili bir hareketi olmak üzere, bunu kabul etmiştik.
Gerçekten düşman, böyle Karahisar’dan Akşehir genel yönüne yapılan bir taarruzda
başarlı olduğunda seçkin kuvvetlerimiz batıda kalmış ve diğer kuvvetlerden
ayrılmış olabiliyordu. Düşmanın bu kadar çok önemli olan girişimini daha önceden
düşünmüş olduğumuzdan başarısızlığa sürmek için, gereken her türlü önlemler de
alınmıştı.
Onun için bu düşman girişimi bizi korkutmadı. Bununla beraber, bu cephe üzerine
ve bütün cephe üzerine yönelen askerlerimizin şiddetli ve kahramanca
taarruzları, düşmanı bu harekete girişmekten önledi, düşman böyle bir şey
yapmaya cesaret edemedi.
Tınaztepe’de düşman tamamen hâkim olduktan sonra orada bulunan kuvvetlerden bir
alay -ki, ismini saygıyla ve övgüyle anmak istiyorum -57’nci alaydır- düşmana
ateş kullanımına gerek görmeksizin süngüsünü taktı; düşman cephesine girdi.
Bunun sonucu olarak gece Tınaztepe, çok derin ve sağlam bulunan Tınaztepe,
baştan sona kadar elimize geçti (Alkışlar). 26 Ağustos akşamına kadar bu cephe
üzerinde geçen olaylar bundan ibaretti. Yani, Akarçay’dan Tınaztepe’ye kadar
uzayan mevziler üzerinde Kaleciksivrisi, Belentepe ve Tınaztepe elimize
geçmişti.
Oradan sonraki mevzilere kuvvetlerimiz girememişlerdi. Bunun batısında hareket
uygulayacak olan atlı kolordumuz, yüce bilginizle Afyon’un batısında Çayhisar
vardır, Çayhisar’a kadar geldi. Daha ileriye çok kuvvet geçirmek için, henüz
zaman kendisine pek izin vermiyordu. Fakat, atlı bölüğümüzün burada görünmesi
hemen düşmanın dikkatini çekti ve düşman buna karşı Ayvalı-Karka yolunun
kuzeyinden güneye doğru, batıya yönelik bir cephe almaya mecbur oldu. Harita
üzerinde durum düşünüldüğü zaman kolaylıkla görülür ki, bu durum düşman
kuşatmasının öncesidir. Düşman, doğuya ve güneye yöneldiği gibi, İzmir’e karşı,
batıya da bir cephe almaya mecbur edilmişti. Bu durumla düşman kendi kendini bir
kale içerisine koymuştur.
Diğer cephelerde, Afyon’un doğusundaki düşman mevzilerine de kuvvetlerimiz
taarruz etmiştir ve orada bulunan düşman kuvvetlerinin, güneye gelip yardım
etmesini önlemede başarılı olmuştur. Onun daha kuzeyinde düşman için olağanüstü
öneme sahip olan Kazuçuran adında kuvvetli bir sağlam mevzi vardı. Oraya bizim
bir fırkamız taarruz etti ve orasını aldı. Fakat düşman bu noktaya çok önem
verdiğinden bölüğünü tekrar destekledi. Karşı taarruz yaptı ve bizim fırkayı
oradan attı. Fakat aynı fırka tekrar şiddetle taarruz ederek aynı mevziyi bir
daha aldı. Bunun daha kuzeyinde hareket eden bir atlı fırkamız vardı; bu da
Döğer genel yönünde yürüdü, her önüne rastladığı düşmana taarruz etti ve bu
sayede Döğer çevresinde bulunan üç fırka yedek kuvveti yerinden kıpırdayamadı
(bravo sesleri). Bunun daha kuzeyinde Seyitgazi’ye yakın Hüsrevpaşa bölgesi
vardır. O bölgede bulunan düşman kuvvetlerine taarruz eden bölüğümüz, aynı
zamanda Eskişehir doğu cephesine taarruz eden kıtalarımız düşmanın üç fırkasını
tespitte başarılı olmuştur. Ve bu taarruz eden kuvvetlerimiz oradaki düşmana
göre, dörtte bir oranında idi.
Kocaeli grubunda da taarruz başladı. Bölüklerimiz verilen görevi başarıyla
yerine getiriyorlardı. Menderes yöresindeki bütün bölükler bile verilen görevi
başarıyla yapıyorlardı. Orada bir atlı fırkamız, Uşak’ın batısına kadar
ilerleyerek düşmanın ulaşım yollarını kesmeye başlıyordu. Bundan dolayı 26
Ağustos akşamı durum bu idi. Eğer incelenecek olursa bu sonuç memnuniyete
değerdir. Ve gerçekten Başkomutanlıkça memnuniyete değer görüldü.... Çünkü
kuzeyde ve Menderes’te düşman kuvvetlerini, tam tasarladığımız gibi, bulunduğu
yerlerde belirledik ve sonra Afyonkarahisar batısındaki çok sağlam bir yolun da
en önemli dayanma noktasından üç yer elimize geçti.
27 Ağustos için yapılacak yeni bir şey yoktu. Bölükler, önceden almış oldukları
hedeflere bir an önce ulaşmak için taarruzlarına devam edecekti. Nitekim öyle
oldu. 27 Ağustos sabahı 1310 rakımlı tepeye karşı doğrudan doğruya Dördüncü
Kolordu Komutanı Kemalettin Paşa’nın önderliğiyle gayet ustaca bir taarruz
düzenlendi ve bunun sonucu olmak üzere, 1310 rakımlı Erkmentepesi düşmandan
alındı ve buradaki düşman yenilmiş ve perişan bir şekilde kuzeye ve kuzeybatıya
doğru atıldı. Bu şekilde Kaleciksivrisi’nden Tınaztepe’ye kadar olan iki
kilometrelik bir gedik açılmış bulunuyordu.
Düşman cephesi burada yarılmıştır. Bunun ardından, bu gedikten geçerek, düşmanı
bırakmamak ve tekrar taarruz etmek üzere, hareket edildi. Aynı zamanda diğer
düşman mevzilerine karşı da yönelmiş olan taarruzlar yenilendi ve bu sonuç ile
artık düşman tarafından, sağlam yollarının güvenle korunamaması durumu ortaya
çıkmıştır. Gerçekten biraz sonra birbirini takip eden Tınaztepe’nin batısında
bulunan mevziler bile birer, birer düşmeye başlamıştı ve Kaleciksivrisi cephesi
bile düştü. Gerek bu durumdan, gerek Afyonkarahisar’ın doğusuna yöneltilen
taarruzların etkisinden, orada bulunan düşman fırkaları bile mevzilerini terk
ederek, batıya ve kuzey batıya doğru çekilmeye mecbur olmuşlardı. 27 Ağustos
günü öğleden sonra saat beşte Sekizinci Fırkamız muzaffer olarak
Afyonkarahisar’na girdi. Burada 20-22 kadar çeşitli cinste top alınmıştır.
Karahisar’da da belki, henüz kesin hesabı bitmemiş olan savaş malzemesi,
silâhlar ve karışık malzeme ganimet alınmıştır. Yalnız düşman, Karahisar’da ve
ondan sonra her yerde yaptığı gibi, hemen şehri ateşledi. Bölüklerimizin hızla
yetişmesi sayesinde yangının yayılmasına meydan verilmedi ve yanan yerler de
bastırıldı. O gün, düşmanın önemli kuvvetleri kaleden atıldı ve böylece açık
Meydan Savaşı’na mecbur kaldılar.
27 Ağustos akşamı durumu şöyle düşündük: Düşmanın henüz Eskişehir grubu
yerindeydi ve Döker’deki yedek fırkaları henüz tamamen kullanılmamıştı. Diğer
cephedeki düşman kuvveti tamamen duruyordu. O halde burada yendiğimiz düşmanın
kuvveti dört ilâ beş fırkadan ibaretti. Bundan dolayı, düşman tekrar sol kolunu
Eskişehir’e dayandırarak, onun güneyinde Döker ve daha güneye ininiz, Resulbaba
sırtları vardır. Oradan batıya gidiniz, burada Dumlupınar mevzileri var; daha
sonra Toklusivrisi mevzileri vardır ki, düşman bu yol üzerinde çekilen
kuvvetleriyle tekrar savunma yapabildi. Zaten bu mevzilerde daha önce yapılmış
ve hazırlanılmış ve tel örgülerle sağlamlaştırılmış hemen hemen Afyon’un
doğusunda ve güneyindeki yerlere benzer kuvvetli yerler vardı. Onun için en
akıllı ve beklenen hareket, düşman için, bu idi.
Bundan dolayı, düşmanı bu mevzide de yenmek için, güneyde bulunan Birinci Ordu,
düşmanı sol kol ile kavrayarak, İzmir’e gitmesini önleyecek şekilde taarruza
devam edecekti. İkinci Ordu, doğudan düşmanı kavrayarak, kuzeye, Kütahya üzerine
gitmesini önleyecek şekilde taarruz edecekti. Artık ileriye geçmiş olan atlı
kolordumuz da düşman kuvvetinin tamamen arkasında hareket uygulayacaktı. O gece
düşündüklerimizi ertesi günü Hakkın yardımıyla ve tamamen düşündüğümüz gibi
noktası noktasına uygulamak kolaylıkla oldu (bravo sesleri).
Birinci Ordu bölükleri kuzeye hareketinde, düşmana birçok yerlerde rastladı ve
her rastladığı yerde çok kanlı savaşlar geçti. Örneğin: Balmahmut’un kuzey
doğusunda Köprülü vardır; bir fırkamız, düşmanın orada bir fırkasını yakaladı.
Gayet hızlı bir hareket sonucunda, düşman fırkası yenilerek, bütün silâhları ve
otomobillerle sürüklenir üç ağır topunu bırakmaya zorlandı ve perişan surette
Cankuyusu istikametinde firar etti. Ondan sonra Balmahmut istasyonunda yine bir
fırkamız, düşmanın bir fırkasını yakaladı, savaşarak yendi. Kuzeye attı, ondan
sonra, Oğlanmezarı, Başkilise, Kumari Çiftliği, Akçaşehir, Bakırcık, Tazılar’ın
güneybatısı ve Toklusivrisi’nde düşmanla karşı karşıya gelindi ve buralarda,
ciddî ve önemli savaşlar oldu ve fakat bazı fırkalarının direnmesine rağmen,
sonunda yenilerek kuzeye atıldı. Yalnız Toklusivrisi’nde bulunan düşman
direniyor ve yerinde durabiliyordu.
İkinci Ordu da verilen cephede batıya doğru yürüyüşüne devam ediyor ve savaşa
girmek istiyordu.
Bütün bu savaşlar olurken, atlılarımız tamamen düşman bölüklerinin gerilerinde
olmak üzere, hareket ediyordu. Örneğin: Olucak’ta ve Başkilise’de bazen piyade
gibi, ateş savaşı yaptı ve fakat, sık sık kılıcını çekti ve dört nala düşman
safları içerisine girdi. Arkadaşlar! Atlılarımızın burada gösterdiği
kahramanlık, düşüncenin üstündedir ve anlatılamaz (şiddetli alkışlar). Henüz
savaşa girmiş yeni düşman fırkalarını görür görmez atlılarımız dayanamıyorlardı,
bunları durdurmaya imkân yoktu ve hemen kılıçlarını çekiyor ve düşmanın
içerisine dalıyorlardı (Sürekli alkışlar) ve gerçekten bu kahramanlık sonucunda
batıya çekilmek isteyen düşman bölükleri durmaya ve yeni bir durum almaya
zorlandı. O sırada bir taraftan piyadelerimiz ve topçularımız yetişti ve düşmanı
tekrar savaşmaya zorladık. 28 Ağustos günü, bu dediğim çeşitli savaşlarla geçti.
Bunun sonucunda yani 28 akşamı biz durumu şöyle düşündük: Artık düşmanın bu çok
uygun olan mevzide savunmadan çok, arka yollardan saparak, Dumlupınar mevziine
gitmesi, veyahut oradan Uşak mevzilerini tutmak istemesi gerekir. Arkadaşlar,
burada düşmanın 4’üncü, 5’inci, 9’uncu, 12’nci, 13’üncü, 1’inci, 7’nci fırkaları
vardı; yani toplam yedi fırkası vardı.
Bu meydan savaşı sırasında, yalnız birinci, yedinci fırkaları mağlup bir
durumda, Dumlupınar’ın batısına geçebilmişlerdi. Diğer beş fırkası bu dediğim
çerçevenin içerisinde kaldı. Dumlupınar’a geçen bu iki fırka, henüz düşmanın
batıda yeni bir durumda bulunan ikinci fırkası ile birleşti ve bir kuvvet oldu.
Bundan dolayı, artık yapılacak şey, düşmanın bütün kuvvetlerini İzmir’e
çekilmekten, kuzeye ve herhangi bir yere gitmekten önlemek gerekti... Bunun
için, verilen emre göre, Birinci Ordu, artık bütün bölükleriyle batıya
yönelecek, düşmandan önce Dumlupınar mevzilerini tutacak ve batıya çekilmek
isteyen düşmana taarruz edecek idi. İkinci Ordu böylece, kuzeyden aynı düşmana
taarruz etmek üzere, ilerleyecek ve atlı fırkaları Muratdağı ile Kütahya, Gediz
şosesi bölgesinde toplanacak, düşmanın kuzeybatıya çekilmesine engel olmak
görevine devam edecekti. Döker yönünde hareket uygulamakta olan atlı fırkamızı
söylemiştim. O da Altıntaş’a çekildi, diğer cephelerde, Eskişehir’de ve diğer
yerlerde bütün bölükler verilen görevin yapılmasına devam edeceklerdi. Yani
taarruzlarına devam ederek düşmanı durdurulacaktı...
29 Ağustosta Birinci Ordu, Olucak, Hamurköy, Çalköyü, Aslıhanlar üzerinden
Dumlupınar’a gitmek isteyen beş düşman fırkasına çattı ve güneyden taarruza
başladı. Dumlupınar’ın doğusunda, Kızılcaköy’den Murat Dağları üzerinde,
Hasandede yönüne giden fırkamız da düşmanın Aslıhanlar’a gelmiş olan iki
fırkasına rastladı ve hemen bu iki fırkaya taarruz etti. Bunun üzerine düşmanın
Dumlupınar yolu kapatılmış oldu. İkinci Ordu da artık savaş temasına gelmişti.
Ağustos’un 29’uncu günü, bu hareketlere devam ile geçti.
30 Ağustosta durum şöyle idi: Artık düşmanın beş fırkası Dumlupınar’a gitmekten
de önlenmişti. Kütahya yönünde kuzeye gitmekten de önlenmişti. Yalnız kendisi
için, bir kurtuluş noktası kalmıştı ki, o da Muratdağı’nın kuzeyindeki Kızıltaş
deresi idi. Bu dere ve bu derenin içi, sarp patikalara sahip bulunuyordu. Yani
hareket zordu ve bunun da karşısında atlı kolordumuz bulunuyordu. Bundan dolayı,
düşmanın beş fırkası artık tamamen kuşatılmıştı.
Ağustos’un 30’uncu günü bu kuşatma hareketini kesin bir kazanç ile tamamlamış
olmak için, savaşları yakından görmek ve yönlendirmek ve yönetmek, uygun
görüldü. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanımız Paşa Hazretleri bizzat, kuzeye,
İkinci Ordu tarafına ve atlı kolordusu yanına gitti. Ben de aynı zamanda güneyde
Birinci Ordu yanına gittim. Birinci Ordu karargâhında durumu icap edenlere
açıkladım ve büsbütün bölükleri hızlı bir taarruza isteklendirdim ve oradan da
Dördüncü Kolordu Komutanın yanına gittim. Durum o kadar çekici idi ki daha
ileriye kadar gitmekten kendimi önleyemedim. Çalköyü yakınında bir yere gittim.
Burası düşmanın mevzi almak üzere bulunduğu bir yer idi. Oradan gördüğüme göre,
Uşak’a dönen düşman kuvvetleri, doğrudan doğruya Yunan Başkomutan Trikopis’in
emri altında olarak, Çalköyü’nün batısında Aydemir-Adatepe-Ağaçköy mevkilerinin
oluşturduğu bir daire idi ve arkasını da Kızıltaş deresine vermiş idi. Birinci
Ordu bölükleri de, bu daireyi doğudan ve güneyden sarmış bulunuyordu. İkinci
Ordu, kuzeyden Çalköyü, Kırkpınar ve onun daha batısından sarmış bulunuyordu ve
atlılarımıza bile oradan bu kuşatma hareketini oluşturmuş olan bölüklerle
beraber sıkıştırma işi emrolundu ve artık hiçbir şeyden çekinmeye gerek kalmamış
idi. Bütün topçuların mümkün olduğu kadar yakından ve hatta, açık mevziden ateş
etmelerini emrettim. Ve gerçekten öğleden sonra bu düşman şaşkınlık belirtileri
gösteriyordu. Kuzeye, doğuya, batıya, güneye başvuruyorlardı. Her taraf ateş ile
kapanmış idi, aynı zamanda piyadelerimiz ateşten vazgeçerek, süngülerini taktı
ve bir an önce düşman mevzilerine girmek için saldırdılar (Alkışlar).
Bu son durumdan iki buçuk saat sonra süngülerimiz düşman göğsüne girmiş ve
mesele çözülmüş bulunuyordu. Aynı zamanda gece giriyordu ve sanki, gece
karanlığı çok acı olan bu görüntüyü, dünyanın bakışlarından saklamak için acele
ediyordu (gülmeler ve alkışlar). Gerçekten arkadaşlar, bu savaş cephesini ertesi
günü gezdiğim zaman acı duymaktan kendimi alamadım. Bir asker için ve herhangi
bir asker için, bu durum üzüntüyü gerektirir. Fakat Allah, bu işgalcilere bunu
uygun görmüş olduğuna göre; burada bu duruma düşenler asker değildir. Bunlar
herhalde caniler ve katillerdir (yaşa sesleri, alkışlar).
Artık düşmanın beş fırkası, doğal olarak pek çok kayba düştükten sonra geri
kalanları teslim olduklarını bildirmeye başladı. Bu teslim alma uygulaması
birkaç gün devam etti ve sonunda şuraya buraya başvurup kurtulma imkânını
bulamayan Başkomutan Trikopis de arta kalanlar ile teslim olacak adam arıyordu.
Rastlantı ile oralarda bir istihkâm teğmenimiz vardı. Ona haber göndermiş
“Teğmen Efendi buyursun” demiş ve hemen atına binmiş birkaç askerle beraber
dereye inmiş orada savaş safı düzeninde bekleyen ordu artığını görmüştür.
Bunlar, hemen generalleri ve subayları ve askerleri ile beraber bu subayımızı
selâmlayarak teslim olduklarını bildirdiler! (Alkışlar).
Arkadaşlar! Bu savaş, bu son aşama geçerken, kuzeyden Eskişehir, Seyitgazi
tarafından bir düşman fırkasının güneye doğru gelmekte olduğunu gördük, bu durum
o kadar heyecan verici ve müthiş idi ki, bu fırkanın görülmesi bizi biraz
isteklendirdi ve mutlaka gelmesini diledik. Ancak bu fırka durumu anlamış olacak
ki, yönünü değiştirdi, kayboldu. Sonra gördük ki, bu fırka Kütahya yönüne
gitmişti ve fakat sonra da anladık ki oradan Gediz yönüne yönelmiş, çünkü her
tarafta askerlerimize rastlamıştır. Askerlerimizin taarruzuna uğramıştır. Biraz
orada ve biraz burada yenildikten sonra Gediz yönüne geldi ve bölüklerimiz
tarafından yakalanarak, bir tarafa itildi (gülmeler). Bu fırka düşmanın 15’inci
fırkası idi. 30 Ağustos günü Toklusivrisi’nde bulunan düşman, oraya taarruz eden
bölükler sürülmüş, Toklusivrisi ve onun yakınında ve batısındaki mevziler
elimize geçmişti. Fakat biraz önce açıkladığım gibi, düşmanın o çevrede bulunan
ikinci fırkası batıya çekilebilen birinci ve yedinci fırkalarla da birleşerek,
tekrar karşı taarruza geçmiştir. Orada zayıf bulduğu bölüğümüzü biraz da geri
sürmüştü. Fakat buradaki bölüklerimiz desteklenerek, ertesi gün bu üç düşman
fırkası tekrar yenildi ve Uşak yönüne atıldı. Eskişehir’de gerileme belirtileri
görülmeye başladı.
Bundan dolayı, 31 Ağustos sabahı durum şöyle düşünüldü: Düşmanın burada beş
fırkası yok ve esir edildiği gibi, düşmanın mağlup üç fırkası İzmir genel
yönünde geriliyor, Eskişehir’deki düşman grubu, bir fırkası ayrılmış olduğu
halde, gerileme belirtileri gösteriyordu. Bundan dolayı, meydan savaşı son
bulmuştu. Gerçekten, 26 Ağustos sabahı başlayan ve beş gün, beş gece devam eden
Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan Savaşı son bulmuş ve düşmanın seçkin
kuvvetleri yok edilmişti. Arkadaşlar, bu Meydan Savaşı’nın akışı sırasında
topçularımızın, piyadelerimizin, atlılarımızın, makineli tüfeklerimizin,
tayyarecilerimizin ve her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret ve
kahramanlık, her türlü övgünün üstündedir ve özellikle askerlerimizin Yunan
ordusunun kalp ve vicdanına verdiği dehşet çok önemlidir. O korku ve dehşet,
buradaki yok edilmiş ve çökertilmiş olan bölüklerden başka bütün Yunan ordusuna
yayılmış bulunuyordu. Ardından gelen hareketler bunun kesin şahidi olmuştur.
Sonuç olarak arkadaşlar, Yunan ordusunun vicdanında, fikrinde meydana gelen bu
korku, bütün Yunana milletine geçmişti (kahrolsun sesleri). O kadar ki, adalarda
bulunan Yunanlılar, Türk ordusu geliyor diye kaçmaya girişiyordu (gülmeler).
Arada deniz olduğunu unutuyorlardı (gülmeler) ve kaçamadığından ve
kaçamayacağını anladığından dolayı delirenler vardı. Bundan dolayı, bu meydan
savaşı, gerçekten düşmanlarımız için çok yok edicidir ve korku vermiştir. Bu
savaşın sonucu Yunanlılar’ın ve Rumların kalbini sındırmıştır. Bundan dolayı, bu
savaşa “Rum Sındığı Meydan Savaşı” demek çok uygun olur. Bu şekilde Afyon-
Karahisar’dan İzmir’e kadar dört yüz küsur kilometrelik uzaklık, birçok meydan
savaşları da yaşanarak, ordularımız tarafından on beş günde alınmış ve millî
ordunun bu üstün kudret ve hareketi özellikle anılmaya değer bulunmuştur. Meydan
Savaşı’nın bitiminden sonra durumu şöyle düşündük: Düşmanın İzmir yönünde
çekilebilen üç fırkası vardı. Birinci, ikinci ve yedinci fırkalar...
Eskişehir’de ve Kocaeli grubumuzun karşısında üç, dört fırka kadar vardı. Bu
fırkaların hızla çekilmesi ve Mudanya’dan vapurlara bindirilip İzmir’e
götürülmeleri bekleniyordu. Düşman için en doğru hareket buydu. Trakya’da ve
şurada, burada bulunan kuvvetlerden de hemen İzmir’e getirmek mümkündü.
Şöyle, böyle düşman belki bu şekilde sekiz ilâ on fırkayı İzmir’in doğusunda
toplayabilirdi ve İzmir’in doğusunda gerçekten, dar, sarp ve kuvvetli arazi
vardı. Bu kuvvetlerle böyle bir mevziyi savunabilirdi ve böyle yapmaları
gerekirdi (gülmeler).
Akıl ve anlayışlılığın seçtiği bu şeyi Yunanlıların yapacağını da kabul etmek
gerekti ve artık ordularımızı bu bakış açısından yönlendiriyor ve yönetiyorduk.
Yani Birinci ve İkinci Ordular, seçkin kuvvetleriyle ve atlı kolordusu durmadan
İzmir’e kadar takiplerine devam edecekti, düşmanın durmasına ve düzen almasına
zaman bırakmayacaktı ve bu hareketler, bütün ordu ile bütün ağır topçusuyla ve
bütün araçlarıyla birlikte uygulanacaktı.
Ordu, düşmana her nerede ve herhangi bir yerde rastlarsa, mutlaka ve hemen
vuracak, derhal mağlup edecekti. Ordu bu emir dairesinde yürüdü. Diğer taraftan
da Eskişehir’den ve Kocaeli grubumuzun karşısından kurtulmuş olan düşmanın böyle
geri dönmesi, yok olmaya dönüşmesi isteniyordu. Bunun için zaten Eskişehir’den
taarruz ve düşmanı takip eden kuvvetlerimizi, Kütahya üzerinden gönderdiğimiz
atlı ve piyade kuvvetleriyle destekledik. Bu kuvvetler, doğrudan doğruya
İnönü’ne yöneldi ve gerçekten orada, Eskişehir’den çekilen düşmanla karşı
karşıya geldi ve yapılan savaşta düşman yenildi ve Bursa genel yönünde
gerilemeye başladı.
Daha kuzeyde de anılmaya değer bir hareket vardı, şöyle ki: Kocaeli grubu
komutanı, kendisi yönetmek üzere düzenlediği bir müfreze ile Gemlik, İznik
arasındaki dar ve çok kuvvetli düşman mevziine atıldı ve mevziiyi parçaladı.
Doğrudan doğruya Eskişehir’den çekilen düşman kuvvetlerinin geri dönüş yolu
üzerine en önemli ve kesin etkiyi uyguladı. Bu hareketlere karşı Eskişehir
yönünden gelen düşman, çekilmekten başka bir şey düşünmüyordu. Yalnız çekilirken
büsbütün yok olmamak üzere şurada burada özellikle Keşişdağı ile İznik Gölü
arasında, senelerden beri var olan ve her sene biraz daha sağlamlaştırdığı
mevzilerine çekildi ve orada durdu ve Gemlik’le İznik arasındaki cepheyi hemen
sağlamlaştırdı.
Arkadaşlar! Birçok ayrıntılarla sizi yormamak için İzmir yönündeki genel
taarruzun bütün ayrıntılarını söylemeyeceğim. Yalnız düşman, Dumlupınar’dan
sonra Uşak yönüne, Alaşehir’de, Salihli ve Ahmetli’de ve Kasaba’da ve en
sonunda, İzmir’in doğusunda Nif’te durmaya kalkıştı. Bir taraftan da İzmir’e
dışardan bölükler getiriliyordu. Fakat, her durmak girişimi, anlattığım
düzenlemelerimiz ve hemen arkasından taarruzumuzla karşılanmış, düşman her durma
girişiminde, bir daha yenilerek, çekilebilmekten önlenmiştir. Yani düşman ordusu
çekilememiştir.
Arkadaşlar! Savaşı kabul eden düşman bölükleri, sağa, sola dağılmıştır. Çekilen
bölük yoktur. Yalnız birtakım kaçaklar vardır. Sonunda, ordularımız 9 Eylül’de
İzmir’e yaklaştı ve o gün öğleden önce saat 10’da atlı ve piyadelerimiz, aynı
zamanda İzmir’e girdi. Biz bu görüntüyü İzmir’in doğusunda bir Belkahve vardır –
belki içinizde bilenler bulunur- oradan, İzmir Körfezi’nin yüzeyine yansıyan bir
izdüşüm hâlinde seyrediyorduk. Ertesi gün doğrudan İzmir’in içine girdik ve
hükûmet konağına yerleştik (şükürler olsun sesleri, alkışlar).
Diğer taraftan Bursa yönüne çekilen ve Keşişdağı ile İznik arasında tutunmak
isteyen düşman da yenilmiş ve Bursa yönünde takip edilmiştir. Orada da 9 Eylül
akşamı, Bursa’nın doğusunda savunma yapmak isteyen düşman artçıları atıldıktan
sonra, Bursa’ya bölüklerimiz girmiş bulunuyordu. Burada yenilen düşmanın 11’inci
fırkası vardı; iki bağımsız piyade alayı ile desteklenmiş olduğu halde... Bir de
10.uncu ve 3.üncü fırkaları vardı. Biraz önce söylemiştim ki, düşmanın kuzey
grubuna bağlı 15’inci fırkası aşağıda, Gediz bölgesinde perişan olmuştu.
İzmir’e girdikten birkaç saat sonra, yeni bir askerî hareketle karşı karşıya
geldiğimizi anladık. Gerçekten, Menderes yakınındaki iki alay kadar düşman
bölükleri toplanmış, İzmir’in sonundan habersiz olacaklar ki, Seydiköy’ü
üzerinden, güneyden İzmir’e geliyorlardı (gülmeler). Bunun arkasından da bizim
3.üncü Atlı Fırkamız takip ediyordu. Sonunda İzmir’in çevre mahallelerine
girdikten sonra bizim orada olduğumuzu haber aldı ve hemen gelecek için,
gönderilen piyade ve atlı bölüklerimizle kısa bir savaşın ardından bu iki alay
olduğu gibi teslim olmayı seçti.
Biraz önce de söylediğim gibi bölük hâlinde çekilen düşman yoktur. Fakat kaçan
düşman askerleri vardır. Kaçaklar İzmir’e geldikleri zaman oradaki vapurlar-
vapurun içerisindekilerin heyecanı ile olacaktır ki- durmaktan vazgeçmişler ve
çekilip gitmişlerdir. Bundan dolayı, bu zavallılar Urla yarımadasına sapmak
zorunda kaldılar. Bunun için de Urla’yı, Çeşme’yi temizlemek üzere bazı
bölükleri görevlendirdik. Çekilen bu perişan fertlerin, denizden Yunan donanması
tarafından korunması üzerine bazı yerlerde durur gibi oldular, bunlar tekrar
parçalanarak, sonunda 16 Eylül’de bu yönde en son Yunan kaçakları, Yunan
askerleri kendilerini ya denize, ya vapura veya sandala atarak memleketimizden
çekilmiş oldular (Alkışlar).
Kuzey’de hareketler şu şekilde gelişiyordu: 9-10 Eylülden sonra düşman, doğrudan
doğruya Bursa üzerinden takiplerde bulunan bölüklerimizle sıkıştırılıyordu.
İznik Gölü’nün batısından Mudanya yönünde yürüyen kuvvetlerimiz düşmanın orada
bulunan 11’inci fırkasıyla 55 ve 47’nci bağımsız piyade alaylarıyla karşılaştı.
Bu düşman, vapurlara binemeyeceğine inanmış olacak ki, başında fırka komutanı
olduğu halde (202) subay ve (6000) asker ve bütün bataryaları ve bütün
depolarıyla beraber teslim oldu. Ondan sonra kurtulabilen üçüncü ve onuncu
fırkalardır. Burada işini bitiren bölüklerimiz, bunların peşine düştü ve
Bandırma yönünde bunları takip etti. Bu taarruzumuzu durdurmak için öncelikle,
Bandırma’nın doğusunda giriştiği savunmada başarılı olmadı, yenildi ve çok kayıp
verdi. Sonunda Bandırma yarımadasının içine girmekle kendini kurtaracağını
sandı. Bununla beraber takiplerimiz sonucunda çok azı buna başarılı olabildi.
Ayın 18’inde bu fırkalardan yalnız iki piyade alayı oradaki vapurlara
binebilmiştir. O halde düşmanın 3’üncü, 10’uncu ve 11’inci fırkalarının da sonu
anlaşılıyordu. 15’inci fırkanın sonunu gördük, diğer beş fırkanın macerasını da
gördük; diğer üç fırkanınkini de gördük. Arkadaşlar, bunları toplarsanız, on iki
eder. Zaten Anadolu’da bulunan Yunan fırkalarının sayısı da on ikiden ibarettir.
Harekâtların ayrıntılarını anlatmaktan vazgeçtim, fakat, bir şeyi tekrar etmek
gerekir. O da şudur: Bu düşman çekilirken, uğradığı her yeri yakmış, yıkmış ve
zavallı, savunmasız halkı, kadın ve çocukları öldürmüş ve yakmıştır (kahrolsun!
Sesleri). Bu korkunç faciayı tam bir lânet ve nefretle anmak gerekir (lânet
olsun! Sesleri). Arkadaşlar! Biz, bu harekâtları, sonuçlarını tamamen bilerek
yaptık, bütün bunlar belki bütün dünyaya hayret verecektir. Onun için ordumuzun
gücünü anlamayanlar bu kocaman eseri beklenmeyen bir rastlantı eseri gibi
göstermek istiyorlar. Fakat, hiçbir zaman öyle değildir. Harekâtlar bütün
ayrıntılarına kadar tamamen düşünülmüş, belirlenmiş, hazırlanmış, yönetilmiş ve
sonuçlandırılmıştır (Sürekli alkışlar).
Düşman ordusu, taarruzumuz karşısında, bu felâkete düşmemek için ne yapmak
gerekirse hepsini yapmaktan geri durmamıştır. Gerçekten ordumuzun öyle hareket
edeceğine ve böyle yok edici bir sonuç alacağına benim inancım vardı. Tam bir
saygıyla bildirmek zorundayım ki, doğrudan doğruya askerî harekâtler ile ilgili
ve bunu hazırlama ve yönetmeye görevli olan her üç kişi de benimle tamamen aynı
düşüncede idiler. Bildirmek zorundayım ki, aynı kuvvet ve inançla bana katılan
bu kişilerden birisi saygıdeğer Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Alkışlar).
Diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve üçüncüsü de Millî Savunma Bakanı
Kâzım Paşa’dır..
Ordu komutanları paşalar hazretleri ile kolordu ve fırka komutanları harekâtları
büyük bir cesaret ve yetenekle yönetmişler ve diğer bütün komutanlarımız da
imrenmeye ve övmeye değer bir özveriyle görev yapmışlardır.
Bu harekâte başlamadan önce, yani en son gün, başta bulunan kişilerle
birbirimize dedik ki: Taarruz edeceğiz, aralıksız takip edeceğiz ve düşmanı yok
ederek, sonunda mutlaka başarılı olacağız.
Bu düşünceye sahip olmayanlar da vardı. Arkadaşlar, bu inanca sahip olmayanlar
değil, ordumuzun yerinden kımıldayamayacağı ve taarruz yeteneğinden mahrum
olduğu fikrine kapılan bazı kimseler de vardı, belki de bu fikir ve bu sözlerin
söylenmiş olması, düşmanlarımızı çok ümitlendirdi. Belki de doğru oldu. Fakat,
bugün gerçekleşen sonucun tarihimizi kuvvetle şereflendirmesine işaret etmiş
olduklarından dolayı onlara da ayrıca teşekkür etmek gerekir (gülmeler).
Arkadaşlar, biraz önce de bildirdiğim gibi, siyasal girişimlerde son noktaya
geldiğimize inandıktan sonra bu harekâte başladık. İzmir’e ulaşmamızda ordu
tekrar siyasete değindi. Tabiî esası Hariciye Vekaletine ait meselelerdendir.
Yalnız orduya değinen noktayı açıklayayım. İzmir’e girdiğimiz zaman orada bir
İtilâf donanması vardı, İngiliz amiralinin yönetimi altında olmak üzere...
bunlar benimle görüşmeye gelmediler ve gelmek de istemediler. Yalnız orada
bulunan Birinci Kolordu Komutanı ile görüştüler ki, görüşmelerinin içeriği şu
idi: Orada bunların tabiî tebaaları vardı. Onlar hakkında bir güven elde etmek
istiyorlardı. Yalnız İngiliz amiralinin Birinci Ordu Komutanı ile yaptığı
görüşme; belki siyasal ilişkilerin kaynağı kabul edilebilir. Bu amiral, Birinci
Ordu Komutanı’na şu soruyu sormuştur: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetinin,
Büyük Britanya Hükûmetine karşı durumu nedir? Yani savaş durumunda mı? Barış
durumunda mı kabul ediliyor?” Bunun üzerine kumandanımız da şu şekilde karşılık
vermiştir: “Bu soruya cevap verebilmem için öncelikle, Büyük Britanya
Hükûmetinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti hakkında durumu nedir? Bizimle
barış durumunda mı? Yoksa savaş durumunda mıdır?” Amiral “Siyasal ilişkilerin
var olmadığını ve bunun geri verilmesi gerektiğini” söylemiş, komutanımız da
“evet, siyasal ilişkilerin isteğe değer olduğunu, fakat, bunun geri verilmesi
için, özel şekiller bulunduğunu -yani formalite- ve bunların ise ancak iki
hükûmet arasında yapılabileceğini” söylemiştir. İyi niyetle geçmiş olan bu
görüşme sonucunda; fiilen savaş durumunda olmadığımız fikri taraflarca kabul
edilmiş oluyor. Fakat onun ardından orada bulunan bir İngiliz -ki zamanında
konsolos imiş- beni görmek istedi. Doğal olarak konsolosların uygulamalarıyla
veyahut konsolos gibi görev yaptığını söyleyenlerle orada görev yapan valimiz
görüşebilirdi. Fakat bu kişi mutlaka beni görmek istedi. Ben de en sonunda kabul
ettim. Kendisi birtakım güvence istemeye kalkıştı ve aşırı olarak birtakım
önerilerde bulunuyordu. Doğal olarak kendisini ileri sürdüğü gibi, tanımıyordum,
çünkü hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce onaylanmış bir uygulama geçmiş
değildi, o bütün bunlardan gücenmişti. Bana dedi ki: “Siz, İngiltere Hükûmetine
savaş mı ilân ediyorsunuz?” Siyasal ilişkiler geri verilmiş değildi ki, yeniden
savaş ilân edilsin! Böyle iken bu sözlerin söylenmesi bir yanlış anlama doğurdu.
Ve bu kişi, bunun üzerine şuna, buna gitmiş ve özellikle amirallere de savaş
ilânından söz etmiştir. Bunun ardından idi ki, İngiliz amiralinden bir mektup
aldım. Diyordu ki:
“Konsolosumuzu kabul etmiş ve kendisine savaşa dair sözler söylemişsiniz.
Halbuki Birinci Ordu Komutanıyla aramızda buna dair bir kelime söylenmemiştir.
Gerçek düşüncenizi öğrenirsem hükûmetime bildireceğim”.
Ben buna cevap verdim. Birinci Ordu Komutanı ile amiral arasında geçen görüşmeye
benim de katıldığımı söyledim. Yani aramızda siyasal ilişkiler yoktur, avdeti,
şayan-ı arzudur. Bu fikre katıldım ve cevap verdim. Benim bu cevabım, İngiliz
amiraline memnuniyet vermiş, yalnız, ben onun mektubunu özel kabul ettiğim için,
özel cevap vermiştim. O ise, mektubunun özel olmadığını ve İtilâf Devletleri
adına olduğunu, mektubumu götüren subaya söylemiş ve ek olarak demiş ki: “Bunu
ilgili devletlere yazacağım, alacağım cevabı bildiririm.” Ondan sonra idi ki,
General Pelle, benimle görüşmek istedi ve İzmir’e geldi. General Pelle, yarı
resmî bir durumda geliyordu. Fakat, elbette hükûmeti tarafından gönderilmiş
olduğuna şüphe yoktur. Özellikle askerî harekâtlerimizin Çanakkale ve İstanbul
yönlerinde, kendilerince tarafsız kabul ettikleri bir bölgeye girmemesini
söyledi. Halbuki şimdiye kadar Hükûmetimize tarafsız bölgeden söz edilmemiş, ve
Hükûmetimizce böyle bir bölge sınırı kabul edilmiş değildi. Bu nedenle ben,
kendisine öyle bir bölgenin olduğuna dair bilgimiz yok dedim. Ve düşmanı takip
için yürümeye zorunlu olduğumuzu söyledim, ondan sonra dedi ki: Mösyö Franklen
Buyyon’dan özel bir telgraf aldım. Mösyö Franklen Buyyon, benim kişisel
arkadaşımdır ve o sıfatla benimle görüşmek istiyordu. Kendisini İzmir’de
görebileceğimi cevap olarak bildirdim. Gerçekten, İzmir’e geldi. Geldikten sonra
anlaşıldı ki, Mösyö Franklen Buyyon, Fransa Hükûmeti tarafından ve İngiltere ve
İtalya Hükûmetlerinin de uygun katılımı ile benimle görüşmeye geliyordu. Bu
sırada arkadaşlar, yani ordularımız İstanbul ve Çanakkale üzerinden geçerek,
Trakya’da bile düşmanı takip etmek, yenmek ve millî sınırımızın son ucuna kadar
ulaşmak üzere idi ki, Hükûmetimize ulaştırılmak üzere, bir örneği de
Başkomutanlığa verilen ve içindekileri doğal olarak dikkatlerini çeken nota
geldi. Bu nota, gerçekçi olarak, iki noktayı içerir. Biri, askerî harekâtların
gerçekleşmesine dair, yani yalnız askerî harekâtlara dairdir. Diğeri barışa,
konferansa dairdir. Ben yalnız askerî tarafa dair olan noktasına değineceğim.
Elbette Hükûmetimiz bu noktaya cevap verecektir. Askerî kısmında istenen şey
askerî harekâtların durmasına dairdi. Halbuki biz millî sınırlarımıza kadar
memleket bölgelerimizi düşmandan temizlemek zorundayız. Fakat, mutlaka bunu
savaş ve dövüş ile yapmaya da istekli değiliz. Meclisiniz’in ve Hükûmetinizin
görüşü mutlaka savaşmak, mutlaka kan dökmek ve millî amacımızı süngü ile ele
geçirmek değildir. Bundan dolayı, 1914 sınırımıza kadar Trakya’daki düşman
bölükleri çıkarılırsa fazla bir harekât yapmaya gerek olmaz. Boğazlar meselesine
gelince: Misak-ı Millîmizde açıkça belirtilmiş olduğu gibi Boğazların
serbestliğini isteyenlerden birisi ve belki de birincisi biziz. Bundan dolayı,
Boğazların da serbestliğini bozmak için bir düşüncemiz de yoktur. İşte bu
düşüncelere dayanarak notada belirtilen askerî konferansa Başkomutanlık
uymuştur. Bu, Mudanya Konferansında belirlenecek şeyler, bildirdiğim gibi
Trakya’nın boşaltılıp bize devredilip verilmesidir. Buna karşılık biz de
ordularımızı Boğazdan uzak bulunduracağız. Bunun şekil ve ayrıntıları
Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyi taşıyarak toplantıya gitmiş olan Batı
Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa ile diğer generaller tarafından
belirlenecektir. Herhalde Trakya’nın bir an önce boşaltılması gerekir. Çünkü
Yunanlılar, Anadolu’da boşalttıkları yerlerde olduğu gibi, orada da zulüm
uyguluyorlar. Ölüm saçıyorlar, yakıp yıkıyorlar.
Sizlerin de bilginiz olduğu üzere, son günlerde Yunanistan’da ihtilâl, isyan
çıkmıştır. Karmakarışıklık vardır ve bundan dolayı, dindaşlarımızı bir an önce
kurtarmak zorundayız. Orayı hemen teslim etmek bir acil önlemdir ve İtilâf
Devletleri’nin de bu konuda bize yardım etmesini ve bu meselenin
çabuklaştırılmasını ve kolaylaştırılmasını rica ettik. Bu gerçekler üzerine
dünden beri Mudanya’da konuşmalar geçmektedir. Sonucunu anlayacağız.
Arkadaşlar! Üç seneden beridir yolunda çalıştığımız yüce ve kutsal amaç,
milletin genel ve ortak gayret ve çalışmasıyla şükürler olsun gerçekleşiyor
(şükürler olsun sesleri). Bizi istediklerimizden alıkoyacak ortada hiçbir engel
kalmamıştır (Alkışlar). Etraflı olarak açıkladığım nedenle düşman ordusu tamamen
yok edilmiştir. Yunan ordusunun en son askerinden bile Anadolumuz temizlenmiştir
(Alkışlar). Kahraman askerîmizin süngülerinden canlarını kurtaranlar, dünyada
sonsuza dek utanılacak bir hızla ancak kaçmışlardır (şiddetli alkışlar). Bu
kaçaklar, asker değil, fakat, haydutlar, canilerdir. Demin de bildirdiğim gibi,
her geçtikleri yerde savunmasız bir durumda bulunan kadınlarımızı,
çocuklarımızı, ihtiyarlarımızı kesmişler ve yakmışlar (kahrolsun, lânet!
Sesleri), birçok şehirlerimizi ateşlere vermişler ve viraneliğe çevirmişlerdir.
Bu, zulüm ve vahşetin etkisini bütün insanlık ve medeniyet dünyası umarım ki,
hissedecektir. Arkadaşlar, Kral Konstantin’in memleketimizin en zengin ve en
bayındır yerlerine dikilen gözleri bugün yine-kendi cani askerleri tarafından
atıldığı zindanında- kan ağlıyor (kahrolsun! Sesleri). Sevgili milletimizin
hiçbir zaman zincir altına girmeyecek olan hürriyet ve istiklâline göz diken,
cana kıymak isteyen Yunan milleti, bugün baştan aşağıya kadar isyan ateşi içinde
matem saatleri yaşıyor (daha perişan olsun! sesleri) ve yarının endişesiyle
perişan bir haldedir. Görüyorsunuz ki, bize yapmak istedikleri bütün kötülükleri
Allah onların başına çevirdi. Allah’ın adaletinin bu kadar açık görünmesine hep
beraber, şükredelim (hamdolsun, sesleri).
Arkadaşlar! Bu Anadolu zaferi, tarih arasında, bir millet tarafından tamamen
benimsenen bir fikrin ne kadar güçlü ve ne kadar canlandırıcı bir kuvvet
olduğunun en güzel örneği olarak kalacaktır (şiddetli alkışlar). Önümüze dikilen
bütün engelleri birer birer yıkıp aştıktan sonra bugün artık Misak-ı Millî’nin
çizdiği sınırlar içinde, mutlu, rahat ve hür yaşamak için her ne gerekse,
bunların hepsini elde edeceğiz (Alkışlar). Düşman elleriyle viran olmuş ve
milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve
çocuklarımızın kanıyla sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık barışın tatlı
güneşi gecikmeyecektir (inşallah sesleri).
Arkadaşlar! Milletimiz, tek bir adam gibi, gösterdiği sarsılmaz birlik ve gayret
sayesinde bu başarıyı kazanmıştır (teşekkür ederiz, varol! Sesleri).
Milletimizin barış işlerinde de, barıştan sonraki işlerde de, aynı çalışma ve
gayret ve birliği göstererek, bu zaferi tamamlayacağına şüphe yoktur (hiç şüphe
yok! Sesleri). Bu zafer, bize bir imkân veriyor. Biz, bu imkânı memleketimizin,
milletimizin aydın, mutlu ve rahat geleceği için kullanacağız (inşallah
sesleri).
Arkadaşlar! Sözlerime son vermeden önce tam bir övünmeyle şunu bildireyim: Bu
harekâtı yapan bir ordunun babalarından ve analarından ibaret olan milletimiz,
bütün dünyaya karşı en yüksek saygı yerini ve değer yerini kazanmıştır.
Milletimiz çekinmeksizin övünebilir. Bu, en kuvvetli şartlarda hakkıdır ve böyle
bir milletin âciz bir ferdi olmakla en büyük mutluluğu duyuyorum (Sürekli
alkışlar).
Bu savaş meydanlarında, eşsiz kahramanlıklar ve yiğitlikler göstermiş olan
subaylarımızın, askerlerimizin ve komutanlarımızın her birinin ayrı ayrı bir
hikâye, bir destan oluşturan harekâtlarını tam bir saygı ve övgüyle anıyorum
(Alkışlar). Ve bu yiğitlik meydanlarında Allah’ın rahmetine kavuşan
şehitlerimizin şerefli ruhlarına hep beraber fâtihalar gönderelim (ayakta
fâtihalar okundu). Arkadaşlar! En son sözüm budur. Yiğitlik meydanında ölenlerin
analarına ve babalarına başsağlığı dilemeler değil, fakat tebriklerimizi
ulaştıralım (şiddetli alkışlar)
4 Ekim 1922
Atatürk'ün
Öğretmenler Hakkında Söylevi
Mustafa Kemal’in büyük zaferini kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya giden
kalabalık bir öğretmenler grubu ile Bursa Öğretmenlerine Şark Tiyatrosundaki
gece toplantısında söylenmiştir.
Hanımlar, Beyler!
İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’un ışık ocaklarını temsil eden
yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. Kalplerinizdeki duyguları,
beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve
alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. Bu dakika
önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim: İsterdim ki çocuk
olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. Sizden bilgileneyim,
siz beni yetiştiresiniz. O zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne
yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. Yerine
başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları
memlekete, millete yararlı fertler yapınız... Bunu sizden istiyor ve rica
ediyorum.
Öğretmen Hanımlar, Öğretmen Beyler!
Belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. Ben dilimizde “tâi
te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. Evet, öğretmen
hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket
geçirdi. Devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza
karşı birçok cinayetler yapıldı. Çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.
Hanımlar, Beyler!
Bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti
aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. Hatta
diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî
çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur.
Fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Bu düşüncemi
açıklayayım: Bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması
demektir... Bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi
etmekle elde edilir. Hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa
iyileştirici olur. Yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir
hale gelir. Bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? Milleti millet yapan,
ilerleten ve yükselten güçler vardır: Düşünce güçleri ve sosyal güçler...
Düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır.
Kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım
inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.
Öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak
gerekir. Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak,
güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir... Fakat bir sosyal
yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine
göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında
ilim ve fen gereklidir. İlim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur.
Bundan dolayı okul gereklidir. Okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. Okul
genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru,
bağımsızlığı öğretir... Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için
takibi uygun olan en sağlam yolu belletir... Memleket ve milleti kurtarmaya
çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin
olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu şekilde her türlü girişimlerin
mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.
Hanımlar, Beyler! Memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl
kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir.
Bilir misiniz? Orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul
etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın,
üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. Evet, milletimizin
siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve
fen olacaktır. Okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk
milleti, Türk sanatı, ekonomisi, Türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle
meydana çıkar.
Hanımlar, Beyler!
Memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği
kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. Bunun için bütün ilim ve fen
adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.
Öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız,
yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini
açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi
için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak
istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.
Hanımlar, Beyler!
Görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. Eğitim
işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu
şekilde olur. Bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak
ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. Bence bu programın ilkeleri
ikidir:
1. Sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. Çağdaş gereklere uygun olmasıdır.
Gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. Memleketimizi bir çember
içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız... Tam tersine ilerleyen ve medenileşen
bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim
ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her
bireyinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.
Hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların
korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz.
İlerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen
göremez. Hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına
girmeğe mahkûmdur.
Öğretmen Hanımlar, Öğretmen Beyler! Bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve
iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek
gereklidir. Bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı,
cahilliğin yok edilmesidir.
Bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz... Yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor,
demektir. Bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer
taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek
gerekir. Bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle
mümkündür. Ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip
olur. Doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu
dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz.
Çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.
Hanımlar, Beyler!
Kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır,
hastadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa
olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.
1. Milletine,
2. Türkiye devletine,
3. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne,
düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler
için yaşama hakkı yoktur. Mücadele gereklidir. Hanımlar, Beyler! İtiraf edelim
ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. Bizi
istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. Üç
buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. Bunun maddî ve belirgin tanığı
hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun Büyük Millet Meclisi
diye adlandırdı.
Bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, Türkiye devletinin tek ve gerçek
temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Değersiz çıkarları
için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını
düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi Sévres
antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu
idareyi gasp etmelerini Türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.
Hanımlar, Beyler!
Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız
zemin hazırladı... Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka
başarılı olacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip
edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. Son bir söz: Sizin
değerli bir heyet halinde Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil; bütün
Anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. Ve İstanbul’dan getirdiğiniz selâmları
bütün millete bildireceğiz. Ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki
kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. İstanbul’un talihi, İstanbul’da yaşayan
katıksız Türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.
Bursa Seyahati: s.16-19
27 Ekim 1922
Türkiye
Cumhuriyeti Ordularına
Ankara Hipodromunda yapılan geçit resminden önce Başbakan Celâl Bayar tarafından
okunmuştur.
Zaferleri ve geçmişi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle beraber
uygarlık nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!
Memleketini en buhranlı ve zor anlarda eziyetten, felâketlerden, belâlardan ve
düşman işgâlinden nasıl korumuş ve kurtarmış isen cumhuriyetin bugünkü verimli
devrinde de askerlik tekniğinin bütün
modern silâh ve araçları ile donatılmış olduğun halde görevini aynı bağlılıkla
yapacağına hiç şüphem yoktur.
Bugün, cumhuriyetin on beşinci yılını devamlı artan büyük bir rahatlık ve kudret
içinde kavrayan büyük Türk milletinin karşısında kahraman ordu, sana kalpten
teşekkürlerimi sunar ve bildirirken büyük ulusumuzun övünme duygularını da dile
getiriyorum.
Türk vatanının ve Türklük toplumunun şan ve şerefini, iç ve dış her türlü
tehlikelere karşı korumaktan oluşan görevini her an yerine getirmeye hazır
olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve güvenimiz vardır. Büyük
ulusumuzun orduya verdiği en son sistem fabrikalar ve silâhlar ile bir kat daha
kuvvetlenerek büyük bir kendini fedâ etme ve yaşamayı değersiz görmekle her
türlü görevi yerine getirmeye hazır olduğunuza eminim. Bu inançla kara, deniz,
hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanları ile subay ve erlerini
selâmlar ve övgülerimi bütün ulus karşısında bildiririm.
Cumhuriyet Bayramı’nın on beşinci yıldönümü hakkınızda kutlu olsun.
Ulus, 30.10. 1938
....